30 Nisan 2014 Çarşamba

Son zamanların özeti: Eymir, nişan tepsisi, leke tedavisi, nereye, paula...

Sesim soluğum çıkmaz oldu kaç zamandır, yazmaya değil, yayınlamaya üşenen ilginç bir yapım var.

Eee madem bahar geldi, silkeleniyoruz, üzerimizdeki ölü toprağını atıyoruz; buraya da iki kelam yazmak ve daha da önemlisi yayınlamak farz oldu.

Hayatım aynı şekilde akıp gidiyor aslında. Sürekli bir hareket, bir şeyler yapma, bir şeyleri halletme, bu arada sosyal hayat, kültürel aktivitelere yetişme, planlar, programlar arasında koşup duruyorum.

Öncelikle artık güneş yüzü görmeye başladık. Bunun en güzel yanı artık dışarıda daha çok vakit geçirebilmek oldu bu da spor tutkuma yeni bir şeyi ekledi: Açıkhava yürüyüşleri.



Aslında bu konuya yabancı değilim. Özellikle üniversite döneminde yürüyüş benim hayatımın önemli bir parçası olmuştu. Hayatımla ilgili pek çok farkındalığı yürürken yakaladım. Sonra işe başladım, iş öncesi parkta koşup işe öyle gittim. Banka müfettişi iken hangi şehre gitmişsem, mevsim ne olursa olsun hep sabah koşusuna çıktım. Ankara’da yerleşik hayata geçip erken başlayan mesai de üzerine eklenince spor salonuna üye oldum. O zaman bu zamandır, yürüyüşler spor salonunda koşu bandının üzerinde gerçekleşiyor.


Havalar güzelleşince Pazar sabahları denk gelen arkadaşlarla Eymir Gölü çevresinde yürümeye başladık. Bu artık bir ritüel oldu ve onca idmana rağmen 2 saatin sonunda bacaklardaki ağrı, yanma bizde endorfinde tavan yaptırdı. Ankara’da bir kaçış noktası, temiz hava, biraz su, bol oksijen için bir Pazar yürüyüş ya da bisiklet sürmek için bence iyi bir kaçış. Sonrasında da mis bir kahvaltı olursa “keyif” listenize yeni bir hane ekleyebilirsiniz.

Güneşle ilgili tek korkum yüzümdeki daha önce burada bahsettiğim leke tedavisinin muhteşem sonuçlarının ortadan kalkması olacak. Bu yazı dikkatli geçirmek zorundayım. Üç aşamalı fotom aşağıda, kesinlikle fotoğraflarla oynamadım.


Öte yandan ölü toprağı atmak için bir bahar temizliğine girişmek, evimizi ve hayatımızı mümkün olduğunda sadeleştirmek bu aşamada tam da kafa yorulası bir şey. Son zamanlarda dünyada da trend olmuş "simplfy your life"tan yola çıkarak 23 Nisan’ı evdeki dolapların içinde geçirdim. İlginçtir daha taşınalı 1.5 yıl olmuşken bunca atılacak şeyi ne ara biriktirdik hayret ettim, kıyafetten mutfak eşyasına kullanmadığım ne varsa ayırdım kenara, 6 jumbo boy çöp torbası doldu. Ayakkabılarımdan ayrılamıyorum, bir de o meselenin üstesinden gelirsem hayatım çok kolaylaşacak.

Bu blogun kuruluş nedeni öncelikle kendi el emeğimle hazırladığım tasarımlardı. Ancak insan oturduğu yerde nişan tepsisi, nikah şekeri hazırlayamıyor, illa ki bir vesile olmalı... O vesile sevgili Ülkücüğüm'ün nişanı oldu bu sefer. Mr. Balmy ile malzeme alışverişi için Ulus'ta attığımız turlar onun da epey hoşuna gitti. Malzemeleri alıp eve geldikten sonra kızları evde toplayıp onlara kısır ve çay servisini yaptırırken ben de çalıştım, çabaladım ve nişan tepsisini, makasını hazırladım. Konsept kırmızı-siyah olduğu için bir de kırmızı siyah kapı süsü yaptık. Ayna müthiş bir fikir bence!



Bu arada filmler, okumalar da devam ediyor. Araya bir de tiyatro oyunu sıkıştırdım üstelik.

Devlet tiyatrolarının tatile girmesine az bir zaman kaldı. Bu son demleri değerlendirmek için bu kez kalabalık kız grubuyla rotamız Küçük Tiyatro oldu. Lise yıllarımdan kalma alışkanlıkla öncesinde yanındaki Mudurnu Tavuk Lokantası’nda karnımızı doyurup ardından oyunu izledik.


Nereye tiyatroda ikinci sezonunda. Bir kamyon kasasında çeşitli nedenlerle yurt dışına kaçmaya çalışan çeşitli milletlerden, bambaşka kaçış nedenleri olan insanların hikâyelerini ve ortak hayallerini dinliyoruz oyun boyunca.

Açık söylemek gerekirse oyunun başlangıcında biraz klişe ve iç karartıcı bir hikâyeyle karşı karşıya olduğumuzu düşündüm. Ancak sonrasında gerçekten eğlenceli diyaloglar, çarpıcı sahnelerle karşı karşıya kaldık. İki buçuk saat süren bu oyunda Orta Doğu’nun yapısal sıkıntılarının bambaşka şekilde yansıdığı hayatlara tanıklık ediyorsunuz. Kimi savaştan, kimi töreden, kimi de ekonomik nedenlerden kaçıp daha müreffeh bir hayatın hayaliyle risk alıp yollara düşüyorlar, bu yolculuk sonunda vardıkları yerleri de oyunun aralarında görüyoruz. Ayrıca eğlenceli ve komik sahneleri de bir hayli fazla.

Devlet tiyatroları özellikle biz Ankaralılar için bir nimet. Oyunculuklara diyecek yok ancak bence dekor ve kostüm konusunda gerçekten başka bir sanatı daha konuşturuyorlar. Tabi ki daha geniş kaynaklara sahip olmaktan kaynaklanıyor bu ama görsel şölene de diyecek yok… Nereye de özellikle dekor anlamında çok çok başarılı. Ankara’daysanız, bu nimetten 10 liraya faydalanabilirsiniz, bence kaçmaz.

Ve bahsetmeye değer bir kitap derseniz, benim Isabel Allende hayranlığım geçen yıl Ruhlar Evi’yle başlamıştı. Bu blogta da yazısını okumuşsunuzdur, sonrasında Yüreğimdeki Ülkem ile Ruhlar Evi’nde tanıdığım yazarın ailesinin hikayesini biraz daha belgesel kıvamında okumuştum. Paula da bu seriden sayılacak bir kitap. Aslında hepsi birbirinden bağımsız kitaplar ama yazarın kendisinin ve ailesinin hikayesi olunca biraz o hissi veriyor.



Yazar, kızı Paula ölüm döşeğindeyken iyileştiğinde okuyup hayatını hatırlasın diye başlıyor yazmaya ardından kendi kendini terapi için yazıyor, sonrasında da gelen ilhamla bu roman çıkıyor ortaya. Gerçekten akıcı, hisli bir kitap. Şili’nin siyasi hayatına, gündelik yaşamına ve öte yandan kadın bakış açısıyla aşk, siyaset, ölümler, acılar, başarılar gibi pek çok konuya dair bir kitap olmuş.

Benim gibi iyi bir kadın yazar bulup peşine düşmek isterseniz Isabel Allende’yi bir okuyun derim. Ben şimdiden bir başka kitabının daha siparişini vermiş bulunmaktayım.

Havadisler şimdilik bu kadar, sosyal medya detoksu iyi durumda, see you!



27 Nisan 2014 Pazar

Yeni bağımlılığımız: Sosyal Medya!

Sabah gözümü açar açmaz elime telefonu alıyorum, ben uyurken neler oldu diye kurcalamaya başlıyorum.

İşe geliyorum, çalışma aralarında telefonumu kurcalıyorum.

Bir yerlerde bir şeyleri beklerken telefonla oyalanıyorum. Şarjım yeterliyse beklemek hiç sorun değil.

Eve geliyorum, uyku öncesi neler olup bitmiş telefonu kurcalıyorum.

Dahası bir haftadan fazla süre görüşmediğimizde birbirimizi özlediğimiz arkadaş grubumuzla bir araya geldiğimizde kafaları telefona gömmüş buluyoruz bazen kendimizi.


Hepimizin bir oyuncağı var güzel, muhteşem. Ancak o sanal dünyanın rüzgarına kapılıp “gerçek” olan hayattan, güzelliklerden mahrum kalmak neden? Sosyal medyada paylaşmak için geziyor, yiyor, içiyor gibi hissediyorum kendimi bazen. Son zamanlarda gezmeye gittiğim yerlerde fotoğraf çektirmeyi/çekmeyi bile canım istemez oldu sırf bu yüzden. O en güzel kareyi yakalamak için zaman kaybediyoruz, hatta bazen strese bile giriyoruz. Bu arada anın tadını çıkarmak gibi muhteşem bir zevki çöpe attığımızı fark etmiyoruz bile, her şeyi karelenip paylaşılacak fotoğraflar olarak görüyoruz. Elimizin altında, her şeye bu kadar kolay ulaşınca ilgi alanlarımıza, dolayısıyla kendimize emek harcamaya sabrımız kalmıyor, insanı git gide daha yüzeysel, her şeyden haberdar ama hiçbir şeyden de habersiz yapıyor bu illet.


Hafta sonu sevdiğim bir arkadaşımla tam da bundan konuşmuştuk. “İnsanı mutsuz ediyor bu” dedi. “Evde en leş halinle, pijamalarınla otururken bir başkasının en bakımlı, en güzel halinin fotoğrafını görüyorsun ya da evde televizyon karşısında pinekleyip sıkıntıdan patlarken birilerinin bir yerlere gidip gezip eğlendiğini görüyorsun, kendini bomboş, hayatı kaçırır hissediyorsun” dedi. Çok doğru bir tespit değil mi? Benim böyle hissettiğim çok oldu, sosyal medya takipçisi herkesin de başına gelmiştir. Sanki insanlar günün 24 saati o profildeki gibi yaşıyorlar gibi bir algı oluşuyor. Benim de sosyal medyanın ilişkileri de bozduğu konusunda bir tezim var. Biriyle bir şey yapıyorsun, diğeri buna bozuluyor, afra tafra yapıyor, ilişkiyi kopma noktasına getiriyor, ihanete uğramış muamelesi yapıyor ya da ona zaman ayırmadığında paylaştığın bir şeyden seni vuruyor.


Bir de şunlar var mesela: Geziyorsun, yiyorsun, içiyorsun bunları da paylaşıyorsun. Eleştirmiyorum, ben de yapıyorum, seviyorum bu durumu ama bir başkası senin bu haline uzaktan hasetle, gıptayla ya da aklına gelmeyecek binbir türlü hissiyatla yaklaşıyor. Sen gittiğin bir yerin fotoğrafını paylaşıyorsun, altında hiçbir beğenme, hiçbir yorum yapmıyor, sonra seninle karşılaştığında kinayeli kinayeli “gezmeye gitmişsinnn, hayat sana güzel maşallahhhh” diye aklınca lafı sokuyor.


“Sosyal medya çok zararlı bir şey” konulu bu yazıda nereye geleceksin derseniz, tıpkı sağlıklı beslenme gibi son zamanların trendi bir meseleden bahsetmek geldi içimden: “sosyal medya detoxu”. Daha çok kitap, daha çok müzik, daha çok film, daha çok sosyal aktivite, “gerçek” olana daha dikkatli bakmak, görmek, hissetmek gibi hayatı daha “aktif” yaşamak in, hayatı sadece seyirci konumunda geçirdiğimiz, üretmediğimiz sosyal medyada ya da televizyon karşısında vakit geçirmek out!


Bu nedenle ben de bugünden itibaren bir sosyal medya detoxuna girmeye karar verdim. Telefonu kendimden mümkün mertebe uzakta tutarak, en azından kısa bir zaman diliminde sosyal medyada dolaşıp televizyonu olur olmaz açmayarak başlamak istiyorum. Filmler izlemek, oyunları takip etmek, okumak, meditasyon gibi ruhuma yönelmek, hiç olmadı kendimi sokağa atıp dışarıda akıp giden hayatı daha çok görmek, hissetmek, buna kafa yormak istiyorum. Yılbaşı dilekleri, pazartesi başlanan diyetler gibi değil, sahiden istiyorum, en azından kendimi ne kadar tutabiliyorum görmek için. Sosyal medyada paylaşma olgusu olmadığından gerçekten neden keyif alıyorum iyice anlamak için. Hadi bakalım yolum açık olsun!

*Görseller çeşitli internet sitelerinden alıntıdır.


14 Mart 2014 Cuma

Doğaya karışmayı özleyenlere: Hindiba Pansiyon


Kış biraz hareketlerimizi kısıtlıyor, kapalı yerlere tıkıyor bizi, depresyona meylettiriyor. Gezmek, tozmak daha da bir zor oluyor. Mesela kışın alışveriş yapmak bile zulüm... Ayağındaki çizmeleri, kabanını, kat kat kıyafetlerini çıkarıp bir şeyleri denemek gelmiyor insanın içinden. Yazın ayağına taktığın terlikle hareket alanı genişleyiveriyor. O yüzden mi acaba yazın bir yerlere gitmek daha çekici ve kolay geliyor insana?
Muhakkak öyle, bir de ruh hali mutluluğa daha meyilli olduğu için yazın bir şeyler yapma enerjisi daha fazla sanki.

Hal böyle olunca Ankara’da oradan oraya gidip gelirken aklıma bir şehir dışına çıksam, havam değişse demedim bugünlerde. Ta ki sevdiğim ancak sonra kocasının işi nedeniyle İstanbul’a taşınıp “geç buldum, çabuk kaybettim” cümleleri kurduğum bir arkadaşımın teklifi geldi: “Benim doğaya açılasım var, hafta sonu Hindiba’ya mı gitsek?”




Hindiba Pansiyon son birkaç yıldır farklı yerlerde övgüsünü duyduğum doğa içinde ahşap ev konseptli bir pansiyon. Yoga, reiki gibi çeşitli kamplara, doğa yürüyüşlerine ev sahipliği yapıyor ve aylar öncesinden özellikle haftasonları odalarının dolmasıyla da ünlü.

Bana bu teklif bir ay önce geldi, ancak yer bulup bu haftasonu doğa için düştük yola. Hindiba Mengen yakınlarında, en önemli avantajı Ankara ve İstanbul’dan sabah yola çıkıp öğlene kendinizi bambaşka bir yerde buluyor olmanız. Özellikle Ankara’ya çok çok yakın, sadece 170 km.

Cumartesi çok da erken olmayan bir saatte yola çıktık, Bolu Dağı’ndaki İsmail’in yerinde ballı kaymaklı bir kahvaltının ardından ters istikamete dönüp Hindiba’nın yolunu tuttuk. Müthiş bir zamanlamayla İstanbul ekibimizle aynı anda pansiyona vardık.







Check-inimizi yapıp valizleri attıktan sonra Yedigöller yoluna düştük. Yolu kötü, çok bir şey yok uyarılarına rağmen gelmişken görelim dedik. 45 km yolu 1-1,5 saatte ancak kat edebildik. Doğa gerçekten muhteşem. Ancak milli park içinde ya da çevresinde yiyecek bir şey olmaması bizi epey sıkıntıya soktu. Birkaç fotoğraf molasının ardından soğuk ve açlıktan perişan halde dönüş yolunu çektik.

Kendimizi attığımız yer ise Mengen Çiftlik Et Mangal Restoran oldu. Mengen bildiğiniz üzere aşçılar diyarıdır. Bu restoran açılalı kısa bir süre olmuş, İstanbul’da, yurt dışında lüx restoranlarda aşçılık yapıp memlekete dönen dedeler ile hafta içi Ankara’da, hafta sonu orada çalışan torunlar tarafından işletiliyor, dekorasyona gelinin elleri değmiş.

Şömine başına oturup önce sıcakla kendimize geldik, ardından da nefis yemeklerle. Kendimizi nasıl kaybettiysek tek kare fotoğraf çekmemişim burada... Öncelikle Mengen’de bulgur çorbasını mutlaka denemelisiniz. Etler burada özel satın alınıyor, özel marine ediliyor, enfes olmuştu, lokum kıvamında, salata ve atıştırmalıklar, sıcak bazlamalar da cabası. Tatlı olarak Antakya’dan getirilen künefe de oldukça başarılıydı. Yemeklere diyecek söz yok ama asıl güzellik gördüğümüz misafirperverlikti. Yanıbaşında oturduğumuz sobada demlenen çaydan neredeyse iki demlik çay içtik. Beylerin maç izleme ısrarına karşı uğraşıp restoranın üst katını bize kapatma önerisini getirdiler, maç yayınları olmamasına rağmen bulmaya çalıştılar, nargile getirdiler.

Saatler geçti kalkmak bilemedik. Öyle huzurlu, öyle güzel bir ambiyans yarattılar ki bize! Bir süre sonra artık yüzsüzlük yaptığımızı düşünerek kalkmaya karar verdik.


Hindiba Pansiyon’a geri döndük.

Biraz da oradan bahsetmek gerekirse…

Doğa içinde konumu itibariyle gerçekten şahane bir yeşil manzarası sunan, şirin mi şirin bir yer burası. Ancak konaklamada yüksek konfor arayanlar için değil. Minimal yaşayıp doğayla yaşayalım, şehirden biraz uzaklaşalım kafasında olanlara uygun. Odalarında televizyon yok. Zaten topu topu 10-15 odalık bir pansiyon. Yemeklerde harikalar yaratmıyorlar. Aslında her şeyin “basic” hali sunuluyor, 5-6 masalı bir restoran ve “sosyalleşme alanı” var. Sadece burada çeken bir wifi bağlantısı eşliğinde. Amaç zaten şehirden, teknolojiden uzak durmak olduğu için bize fark etmedi ama erkekler maç özeti izleyemedikleri için biraz mızmızlandılar. Akşam restoran bölümünde birer bira ve çerez eşliğinde bir süre sohbet edip konsepte uygun olarak erkenden uyumaya çekildik. Amaç kahvaltı öncesi erkenden kalkıp doğa yürüyüşü yapmaktı.


Çıtır çıtır yanan soba eşliğinde sıcacık, temiz bir uykudan sonra sabahın kör vakti uyandım ama ekibin geri kalanı uyuduğu için odada kitap okudum.



Açlığa daha fazla dayanamayınca kahvaltıya geçmiştik ki, İstanbul ekibi de kahvaltıya geldi ve kahvaltı sonrası tam kadro yürüyüşe çıktık.




Hindiba’nın bir güzelliği de değişik uzunlukta farklı yürüyüş parkurlarının bulunması ve farklı renklerle güzergahın belirlenip haritalarla ve yol üzerindeki oklarla sizleri yönlendirmesi. Bir diğer güzellik de pansiyon çevresindeki dost canlısı köpeklerin yürürken size eşlik etmesi, öyle komik, öyle tatlılar ki, o zorlu parkur nasıl geçiyor bilemiyorsunuz bile.





Yürüyüşümüzün ardından acı bir kahve içtikten sonra dönüş yoluna koyulduk, mesafe kısa olduğu için Pazar gününü kaybetmeden evimizdeydik.


Hindiba dört mevsimde de görülmeli, hepsinde tadı eminim ki bambaşka olur ancak insan bir yandan da bazı güzellikleri herkesin keşfetmemesini dilemeden geçemiyor. 

10 Mart 2014 Pazartesi

“Sözler ölmez, kulaklar unutur ama sözler ölmez”

Okunanlar, izlenenler, takip edilenler birikiyor, aslında yazdıklarım da birikiyor, tek sorun sanırım yayınlamakta. Bu ara sık yazma sözü vererek ajandadan çıkan kitap, film ve oyunlara bir göz atalım.


Kendime Doğru Yürüyorum-Kunter Kurt

NLP gibi birçok konuda uzman bir isim Kunter Kurt. Benim dikkatimi Seda Akgül’ün programında çekmişti. “Nefese konsantre olarak yapacağınız beş dakikalık derin nefes alıp verme egzersizi endorfin salgılamanıza ve kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olur, her sabah uyanınca elinize bir kağıt alıp duvara yaslayıp ve nefes alıp vererek -ellerinizi kullanmadan- o kağıdı duvarda tutmaya çalışın, gün boyu kendinizi iyi hissedeceksiniz” demişti. O zaman transformal nefes hayatıma yeni girmişti. İlgimi oradan çekti.

Kitabını da alıp okumak istedim. Aradığım bu tarz yönlendirmelerdi aslında ancak bulduğum pratikten ziyade teorik birtakım bilgilendirmeler ve kitabın sonundaki soru cevap bölümüydü.

Kişisel gelişim kitaplarının şöyle bir etkisi var: Her şeyden önce verende değil, alanda prensibi geçerli. Orada yazanları sorgulamadığınız, içselleştiremediğiniz müddetçe okuyup geçeceğiniz cümleler olarak kalmaya mahkum kitaplar aynı zamanda kitabın yazarının da bir danışman olarak karşınızda oturup sizi doğru yöne yönlendirme şansı da bulunmuyor. Belki de o nedenle kitapta aradığımı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Israrla hayatımı değiştirecek kişisel gelişim kitabını aramaya devam!

The Best Offer


Geçenlerde bizim cd’ciyi ziyaret ettim. Bu kez kendime ait bir film listesiyle. Ancak sadece bir tane filmi çıkarıp verdi bana, gerisi yine onun tavsiyeleri. The Best Offer da onun tavsiyelerinden bir İtalyan filmi.

Özetle filmde, bir müzayede salonuna sahip olan ve eski eserler konusunda uzman Virgil Oldman adındaki yaşlı ve takıntılı bir adamın gizemli bir kadınla tanışması ve ona aşık olması anlatılıyor. Şaşırtıcı sonu insanı sarsarken, bu sondan sonraki asıl “son” içinize ince bir sızı yerleşmesine neden oluyor.


Öncelikle aşktan ve aşkın hikmetlerinden dem vurulabilir bu filmle ilgili olarak. Daha sonra görselliği ve müziğiyle de insanın içine işliyor. Sırf gelip geçen sanat eserleri için bile oturup izlenebilir. Sonra birtakım muhteşem sözler var tabi…

v: lambert, are you married?
l: yes, nearly thirty years.
v: what's it like living with a woman?
l: like taking part in an auction sale, you never know if yours would be the best offer.

b: emotions are like work of art. they can be forged they seem just like the original but they are forgery.
v: forgery.
b: everything can be fake virgil: joy, pain, hate, illness, recovery... even love.

Filth

CD’ciyden isteyip bulduğum yegane film. Irvine Welsh romanından uyarlanan Filth, uyuşturucu ve seks bağımlısı adı üstünde “pisliğin teki” bir polis olan Bruce Robertson’ın adilikleri üzerine gerçekten harika bir film olmuş. “Yaptım ama bir sor neden yaptım” finaliyle de sonlanıyor. Film boyunca nefret edilen karakter, filmin sonunda hak verilen, acınası bir kahramana dönüşüyor. Herkes doğarken iyi,  çocukluk travmaları ve hayatta karşılaşılan büyük yıkımlar insanları bambaşka yerlere götürebiliyor, diyor.


Fimin başı epey eğlenceliyken ortalarından itibaren konu ağırlaşmaya başlıyor, şaşırtma, düşündürme ve filmin başında karanlık kalan bazı noktaların ya da film boyunca neden olduğu anlaşılmayan sanrıların tümü açığa çıkıyor. Sonu ise “işte budur” nidası ile geliyor.

Bir filmin romandan uyarlanması zaten konunun hayli dikkat çekici olduğunun işaretidir benim nazarımda. Romanının da katbekat fazlasıyla bayılarak okunacağına eminim. İzleyin, izlettirin.

Bütün Çılgınlar Sever Beni

Biz Ankara’da kuru kuruya yaşarız. İşten sıkılıp bunalıp hadi bu akşam şuraya gidelim diye spontan bir plan yapamayız. Çünkü bu şehirde sosyal hayat oldukça kısıtlıdır. Sokakların hareketi belli gün ve saatlerle sınırlıdır. Bir şeyler yapabilmek için sıkı sıkıya takip edip günü saati çok önceden belli olan aktivitelere İstanbul’da yaşayanların iki katı paralar vermemiz gerekir.


Bu nedenle Biletix takiplerimi Mert Fırat hayranlığımla birleştirerek Ankara’ya turneye gelen Bütün Çılgınlar Sever Beni oyununa bilet aldık. 65 dakika-1 perdelik, kadın-erkek ilişkileri ve dostluk üzerine güzel bir komedi oyunu. Ağır aheste Pazar gününe yaraşır, yormayan, zorlamayan, eğlendiren bir oyun olmuş. Mert Fırat’ın ve Volkan Yosunlu’nun performanslarına diyecek yok, Aslı Tandoğan bu iki başarılı performans nedeniyle epey sönük kalmış oyunda ancak onun da arp çalma konusunda oldukça başarılı olduğunu söyleyip hakkını yememiş olayım.

Yazımın başlığının da bu oyundan olduğunu belirtip huzurlarınızdan ayrılayım.

*Görseller çeşitli internet sitelerinden, kaynağına ulaşamadım.


14 Şubat 2014 Cuma

Sevdiğinize uçması için kanatlar, geri dönebilmesi için kökler verin

Malum sevgililer günü… İster “aaa önemli tabi” diyelim, ister “kapitalizmin tuzakları bunlar, birilerinin cebine para girsin diye her şey” diyelim, hatta bizim kızlar arasında espriyle karışık “ay ben sevgililer gününde erkeğe hediye almayı sevmiyorum”  gibi gerekçeler uyduralım bir ucundan bu günün anlamına kapılıp gidiyor insan.

Her yanda kırmızı kalpler, pelüş ayılar, aşka dair reklamlar, afişler varken “aşk” gibi bizi içimizin en nadide yerinden yakalayan bir konuya ne kadar kayıtsız kalınabilir ki?


14 Şubat önemli…
Diğer 364 günümüz de…

Heyecan duymak çok kolay, kapılıp gitmek…
Zor olan, var olan bir şeyi aynı istikrarda, aynı heyecanda tutmak. Hani zamanında bir milli eğitim bakanı demiş ya “şu okullar olmasa işim çok kolaydı” diye, ben de diyorum ki “şu ilişkiler olmasa aşkı yaşamak çok kolaydı!”

Evliliğimin ilk günlerinde sevdiğim ve her konuşmamızda beni aydınlanmadan aydınlanmaya sürükleyen bir üstadımla sohbet ediyorduk.

Çalışma masasındaki kalemlikten bir makas çekti, bir de kalem. “Bak” dedi, “bu sensin, bu da hayatındaki insan. Sen onu makas olarak sevmişsin, o seni kalem. Makasın en önemli özelliği kesmektir, kalemse yazar. Sen ilerleyen zamanda “makas neden yazmıyor” dersen mutsuz olursun, mutsuz edersin, aynı şekilde karşındaki “kalem neden kesmiyor” diye üstüne gelirse bu ilişkiyi yürütemezsiniz. Bu ikili ilişkide uyum %51 ise bu ilişki yürüyor, %49 ise yürümüyor. İki taraftan biri haklı, suçlu, iyi, kötü anlamına gelmiyor bu, sadece biri makas, biri kalem yaradılışında olduğu ve birbirlerinin makas ve kalem olduğunu unutmalarından kaynaklanıyor.”

Sanırım gözlerim ışıldamıştır. Çünkü bazı klişe şeyleri duymaktan çok yorulmuştum ve adaptasyon evresi nedeniyle hayli zorlanıyordum. Sonra konuşmanın en can alıcı yeri geldi:

“Evlilik, ilişki, birliktelik adı ne olursa olsun, boş bir kabı her geçen gün yeni güzelliklerle dolduracağız zannediyoruz, aslında olan, bize dolu verilen bir kabı yaşanan olumsuzluklarla her gün azaltıyor olduğumuz. Boş kap dolsun diye beklemek değil, dolu kap boşalmasın diye uğraşmak gerek…”

Zaman zaman Mr. Balmy ile atışmalarımızda hep aklıma geliyor “o makas, ben kalem, dolu kap…” Yaradılışın verdiği fevriliklerim, sabırsızlıklarım var, hatta itiraf etmeliyim ki dırdırcı bir yanım da var. Onun da enteresan bir rahatlığı, umursamazlığı var. Bunlar geriyor bazen bizi, tartışmalarda karşındakine affedilmeyecek şeyler söylemek, içine yara olacak şeyler yapmak dolu kabı boşaltıyor. Ben kendimi eğitmeye çalışıyorum, birbirimize bir şeyler öğretmeye gelmişiz dünyaya buna inanıyorum, birlikte olup birbirine bağlandıkça her şeyi öğreniyor insan, kavga etmeyi, tartışma adabını bile…


Ama birini sevmek öyle bir şey ki…
Kendine bir şey almaktansa ona alıp, onu mutlu etmeye uğraşmak demek…
Sürpriz yapılmasından çok ona sürpriz yapmayı sevmek demek…
Onun her şeyiyle ilgilenip o talep etmese de onun için fedakârlıklar yapmayı mutluluğun bir parçası saymak demek…
Kavga da etsen, çok da kızsan, onu özlemek ve merak etmek, barışmak için can atmak demek…
Sonuna kadar haklı da olsan geri adım atmayı bilmek, “ben de ona şurada haksızlık ettim” diye düşünebilmek demek…
Ve tabi ki bunun ne kadar zor bulunan bir şey olduğunu hep hatırlayıp sevdiğinize dört elle sarılmak, aşkınızın peşinden koşmak demek… Bir bilenin dediği gibi:

Sevdiklerinize uçmaları için kanatlar, geri dönebilmeleri için kökler verin… Ve de yanınızda kalmaları için nedenler…

Mutluluk ve aşkla…

*Görseller ve başlıkta geçen söz kaynağını bulamadığım alıntıdır.