isabel allende etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isabel allende etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2014 Cumartesi

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan..."

Çantamda, elimde, valizimde sürekli kitap taşıyanlardanım. İçinde “keyif” ya da “huzur” geçen bir hayal kur deseler,mutlaka güzel bir manzaraya, güzel bir müziğin fon oluşturduğu, bayıldığım bir içecekle elimde severek okuduğum bir kitap olan bir mizansen yaratırım.


Kitap alışverişlerimi internetten yapıyorum ve son zamanlarda her şeyde olduğu gibi kitap okuma konusunda da sığlaşmamızdan hat safhada rahatsızlık duyuyorum.

Yanlış anlaşılma olmasın, ben “okusun da ne okursa okusun” insanıyım aslında. Çizgi roman, karikatür, beyaz dizi, chicklit… Hiç fark etmez, eline bir şey alıp okuyan insan iyidir.  Sığlaşmamızı düşünmem ise tamamiyle çok satanlar listelerinden kaynaklanıyor, bir de internetten alışverişte dönüp dolaşıp bu kitaplara yolun düşmesinden…

Eski çok satanları hatırlıyorum da her nevi kitabı, herhangi bir yazarı bulmanız mümkündü. Şimdiyse belli birkaç tür var, onun sattığını gören hemen hemen eş anlamlısı adlarla, aynıya yakın kapak fotoğraflarıyla bu kitapların türevlerini piyasaya sürüyorlar. Benim son zamanlardaki çok satan gözlemlerim şöyle:

-
- Kişisel gelişim kitaplarının dini versiyonu, kitapların çoğunun adında “Allah” geçiyor, bu kitaplarda dini içerik yoksa bile tasavvufa mutlaka dokunuyor.

-
- Beyaz dizinin bir başka versiyonu, romantik kitaplar. Daniel Steel ekolünden kalbi kırık orta yaşlı kadınları anlatılıyor ve onlara hitap ediyor, mutlu sonla bitiyor,genellikle kapağında eflatun/pembe çiçekler oluyor, adında da mutlaka çiçek ya da romantik sayılabilecek bir meyve adı geçiyor.

-
- Blogger kitapları.

-
- Cin Ali kitabı yazsa çok satanlara giren yazarlar, onlar da bunu bildiğinden edebi çalışmadan çok pr çalışmasına emek harcıyorlar.


- Son olarak ülke gündemine bomba gibi düşen siyasi meseleleri anlatan belge niteliğindeki kitaplar, özellikleri ise olaydan bir hafta sonra piyasaya çıkmaları, olay unutulup gidince kitapların da bu listelerden çıkması.

Hal böyle olunca internet kitap araştırmaları bu sığ deryada dolanıp duruyor. Neyse ki keşfetmeye meraklı olunca başka harika kitaplara rastlıyorum.

Bu kurcalamalarım sonucu geçen yıl tamamen tesadüf eseri Isabel Allende ile tanıştım. Belli aralıklarla belli kitaplarını okumaya, beğendikçe bir yenisini daha kütüphaneme eklemeye başladım. Burada da yazılarımda sözünü etmiştim.

Bu kez Isabel Allende’nin Maya’nın Günlüğü isimli kitabını okudum.


Maya Vidal Amerika’da yaşayan Şilili büyükannesi ve Amerikalı büyükbabası tarafından büyütülmüş bir genç kızken, başına açtığı belalar dolayısıyla babaannesinin Şilili bir dostunun yanına, küçücük bir Şili adası olan Chiloe’ye gönderilir. Şili’ye özgü gelenekler, inançlar, yaşam biçimleri, siyasetin yanında Maya’nın bulaştığı belaları da merakla okuyoruz. Bir kez daha Isabel Allende’yi neden sevdiğimi anladım. Gerçekten kurgu, içerik bir harika ama asıl beni benden alan anlatımı... Masal gibi yazıyor, nasıl okuduğunuzu anlamadan sayfalar geçmiş oluyor, her kitapta minik minik yeni bir şeyler öğreniyorsunuz, vizyona küçük bir pencere daha açılıyor. Bir de böyle harika cümleler çıkıyor:

"Kendini her zaman benim seni sevdiğim kadar seveceğine söz ver." (s.82)

"... bir kadının en seksi yanı kalçalarıymış, çünkü üreme kapasitesini belli edermiş, bir erkeğinse kollarıymış, çünkü çalışma kapasitesini gösterirmiş." (s.110)

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan, onları hor kullanmamak gerekir." (s.273)

"Bu bir telafi yasasıdır, Maya. Eğer kaderin kör doğmaksa, metroda oturup flüt çalmak zorunda değilsin, koku alma duyunu geliştirip şarap çeşnicisi olabilirsin." (s.315)


Siz de saydığım çok satanlardan fenalıklar geçiriyorsanız yaz bitmeden bu keyifli romanı elinize alın derim!

*Başlığım kitaptan. Chiloe adasının ilk fotoğrafı earthenergyreader.wordpress.com, ikinci fotoğrafı travel.allwomanstalk.com sitesinden alıntıdır.

30 Nisan 2014 Çarşamba

Son zamanların özeti: Eymir, nişan tepsisi, leke tedavisi, nereye, paula...

Sesim soluğum çıkmaz oldu kaç zamandır, yazmaya değil, yayınlamaya üşenen ilginç bir yapım var.

Eee madem bahar geldi, silkeleniyoruz, üzerimizdeki ölü toprağını atıyoruz; buraya da iki kelam yazmak ve daha da önemlisi yayınlamak farz oldu.

Hayatım aynı şekilde akıp gidiyor aslında. Sürekli bir hareket, bir şeyler yapma, bir şeyleri halletme, bu arada sosyal hayat, kültürel aktivitelere yetişme, planlar, programlar arasında koşup duruyorum.

Öncelikle artık güneş yüzü görmeye başladık. Bunun en güzel yanı artık dışarıda daha çok vakit geçirebilmek oldu bu da spor tutkuma yeni bir şeyi ekledi: Açıkhava yürüyüşleri.



Aslında bu konuya yabancı değilim. Özellikle üniversite döneminde yürüyüş benim hayatımın önemli bir parçası olmuştu. Hayatımla ilgili pek çok farkındalığı yürürken yakaladım. Sonra işe başladım, iş öncesi parkta koşup işe öyle gittim. Banka müfettişi iken hangi şehre gitmişsem, mevsim ne olursa olsun hep sabah koşusuna çıktım. Ankara’da yerleşik hayata geçip erken başlayan mesai de üzerine eklenince spor salonuna üye oldum. O zaman bu zamandır, yürüyüşler spor salonunda koşu bandının üzerinde gerçekleşiyor.


Havalar güzelleşince Pazar sabahları denk gelen arkadaşlarla Eymir Gölü çevresinde yürümeye başladık. Bu artık bir ritüel oldu ve onca idmana rağmen 2 saatin sonunda bacaklardaki ağrı, yanma bizde endorfinde tavan yaptırdı. Ankara’da bir kaçış noktası, temiz hava, biraz su, bol oksijen için bir Pazar yürüyüş ya da bisiklet sürmek için bence iyi bir kaçış. Sonrasında da mis bir kahvaltı olursa “keyif” listenize yeni bir hane ekleyebilirsiniz.

Güneşle ilgili tek korkum yüzümdeki daha önce burada bahsettiğim leke tedavisinin muhteşem sonuçlarının ortadan kalkması olacak. Bu yazı dikkatli geçirmek zorundayım. Üç aşamalı fotom aşağıda, kesinlikle fotoğraflarla oynamadım.


Öte yandan ölü toprağı atmak için bir bahar temizliğine girişmek, evimizi ve hayatımızı mümkün olduğunda sadeleştirmek bu aşamada tam da kafa yorulası bir şey. Son zamanlarda dünyada da trend olmuş "simplfy your life"tan yola çıkarak 23 Nisan’ı evdeki dolapların içinde geçirdim. İlginçtir daha taşınalı 1.5 yıl olmuşken bunca atılacak şeyi ne ara biriktirdik hayret ettim, kıyafetten mutfak eşyasına kullanmadığım ne varsa ayırdım kenara, 6 jumbo boy çöp torbası doldu. Ayakkabılarımdan ayrılamıyorum, bir de o meselenin üstesinden gelirsem hayatım çok kolaylaşacak.

Bu blogun kuruluş nedeni öncelikle kendi el emeğimle hazırladığım tasarımlardı. Ancak insan oturduğu yerde nişan tepsisi, nikah şekeri hazırlayamıyor, illa ki bir vesile olmalı... O vesile sevgili Ülkücüğüm'ün nişanı oldu bu sefer. Mr. Balmy ile malzeme alışverişi için Ulus'ta attığımız turlar onun da epey hoşuna gitti. Malzemeleri alıp eve geldikten sonra kızları evde toplayıp onlara kısır ve çay servisini yaptırırken ben de çalıştım, çabaladım ve nişan tepsisini, makasını hazırladım. Konsept kırmızı-siyah olduğu için bir de kırmızı siyah kapı süsü yaptık. Ayna müthiş bir fikir bence!



Bu arada filmler, okumalar da devam ediyor. Araya bir de tiyatro oyunu sıkıştırdım üstelik.

Devlet tiyatrolarının tatile girmesine az bir zaman kaldı. Bu son demleri değerlendirmek için bu kez kalabalık kız grubuyla rotamız Küçük Tiyatro oldu. Lise yıllarımdan kalma alışkanlıkla öncesinde yanındaki Mudurnu Tavuk Lokantası’nda karnımızı doyurup ardından oyunu izledik.


Nereye tiyatroda ikinci sezonunda. Bir kamyon kasasında çeşitli nedenlerle yurt dışına kaçmaya çalışan çeşitli milletlerden, bambaşka kaçış nedenleri olan insanların hikâyelerini ve ortak hayallerini dinliyoruz oyun boyunca.

Açık söylemek gerekirse oyunun başlangıcında biraz klişe ve iç karartıcı bir hikâyeyle karşı karşıya olduğumuzu düşündüm. Ancak sonrasında gerçekten eğlenceli diyaloglar, çarpıcı sahnelerle karşı karşıya kaldık. İki buçuk saat süren bu oyunda Orta Doğu’nun yapısal sıkıntılarının bambaşka şekilde yansıdığı hayatlara tanıklık ediyorsunuz. Kimi savaştan, kimi töreden, kimi de ekonomik nedenlerden kaçıp daha müreffeh bir hayatın hayaliyle risk alıp yollara düşüyorlar, bu yolculuk sonunda vardıkları yerleri de oyunun aralarında görüyoruz. Ayrıca eğlenceli ve komik sahneleri de bir hayli fazla.

Devlet tiyatroları özellikle biz Ankaralılar için bir nimet. Oyunculuklara diyecek yok ancak bence dekor ve kostüm konusunda gerçekten başka bir sanatı daha konuşturuyorlar. Tabi ki daha geniş kaynaklara sahip olmaktan kaynaklanıyor bu ama görsel şölene de diyecek yok… Nereye de özellikle dekor anlamında çok çok başarılı. Ankara’daysanız, bu nimetten 10 liraya faydalanabilirsiniz, bence kaçmaz.

Ve bahsetmeye değer bir kitap derseniz, benim Isabel Allende hayranlığım geçen yıl Ruhlar Evi’yle başlamıştı. Bu blogta da yazısını okumuşsunuzdur, sonrasında Yüreğimdeki Ülkem ile Ruhlar Evi’nde tanıdığım yazarın ailesinin hikayesini biraz daha belgesel kıvamında okumuştum. Paula da bu seriden sayılacak bir kitap. Aslında hepsi birbirinden bağımsız kitaplar ama yazarın kendisinin ve ailesinin hikayesi olunca biraz o hissi veriyor.



Yazar, kızı Paula ölüm döşeğindeyken iyileştiğinde okuyup hayatını hatırlasın diye başlıyor yazmaya ardından kendi kendini terapi için yazıyor, sonrasında da gelen ilhamla bu roman çıkıyor ortaya. Gerçekten akıcı, hisli bir kitap. Şili’nin siyasi hayatına, gündelik yaşamına ve öte yandan kadın bakış açısıyla aşk, siyaset, ölümler, acılar, başarılar gibi pek çok konuya dair bir kitap olmuş.

Benim gibi iyi bir kadın yazar bulup peşine düşmek isterseniz Isabel Allende’yi bir okuyun derim. Ben şimdiden bir başka kitabının daha siparişini vermiş bulunmaktayım.

Havadisler şimdilik bu kadar, sosyal medya detoksu iyi durumda, see you!



19 Haziran 2013 Çarşamba

Mola vermek güzeldir, yola daha hızlı ve daha mutlu devam edersin

Yaklaşık yirmi gündür ülkede olanlar malum. Aslında facebookta, twitterda ya da instagramda başka bir şeyle ilgili bir şeyler paylaştığımda kendimi suçlu hissediyorum ne yalan söyleyeyim. Ama bir yandan da hayat akıyor. Ülke böylesine çalkalanırken biz hala uyuyoruz, işe gidiyoruz, belli rutinlerimizi yapmaya devam ediyoruz.

Mesela aylar öncesinden erken rezervasyon yaptırıp tatile çıkıyoruz.


Ben de çapulinge ara verip sezonun ilk ayağı suya sokmasını gerçekleştirmek üzere annem ve babamla Kemer-Beldibi'ne doğru yola çıktım. Son 7-8 yıldır izinsiz geçen kışlar yüzünden yaz başında, hem sezonun bronzlaşmasını sağlamak, hem kafa dinlemek, hem de kitaplara gömülmek açısından böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorum ama 4-5 günle kısıtlı kalmak şartıyla!


Kaldığımız yer Beldibi-3 mevkiinde, küçük bir otel, ismi Ege Montana. Her şey dahil sistemle çalışıyor ama aslında bu her şey dahil sistem sadece içki için geçerli gibi. Zira hani normalde her şey dahil sistemde öğünler arasında bir sürü ikram vs. olur ya bunların hiçbiri yok. Yemek çeşidi de kısıtlı sayıda. Ha şikayet mi ediyorum, asla. Her şey dahil sistem benim şiddetle karşı olduğum bir sistem aslında. Çünkü sadece başıboş bir yeme ve içme eylemi, hatta ve hatta bir günün bir öncekinin aynısı olması beni fena halde sıkıyor.



Sabahları erken kalkıp güzel bir dağ manzarası eşliğinde yürüyüşümü yapıp terimi denize girerek attıktan sonra kahvaltımı yapıp şezlonga yatıyorum ve başlıyorum deliler gibi okumaya. Bir yandan da sürekli sosyal medyayı yokluyorum neler oluyor diye. Öğle ve akşam yemeği molası dışında kah bir ağaç altında, kah güneşin göbeğinde zihnimi boşaltıyorum.


Saçımla başımla, makyajımla, hiç uğraşmadan, aynı t-shirtle, aynı flipflopları ayağımdan çıkarmadan ancak aynı zamanda Roaccutane kullanmam sebebiyle yüzümü hat safhada korurken, vücudumu özellikle bacaklarımı bronzlaştırmak için havuçlu kremleri vücuduma boca edip vücudumun her yerini eşit bronzlaştırmak için çabalayarak geçirdim beş günü. İnsanın tek derdinin bikininin askı izi çıkması olması ne güzel şeymiş!


Bu beş güne sığdırdığım bir başka şey ise 2,5 kitap okumak oldu. Birini henüz bitiremediğim için şimdilik bir şeyler yazmayacağım ancak diğer ikisinden bahsetmeden olmaz.

1- Ruhlar Evi - Isabel Allende


Okumaya meraklı olunca düzenli olarak takip edilen kitap siteleri oluyor, yenilerden ne çıkmış, çok satanlara ne girmiş. Bu kitap sitelerinden birinde gezinirken Isabel Allende'nin bir kitabına rastladım. Konusu ilginç gelince yazarın başka kitapları, başka sitelerdeki yorumlar derken bir de baktım ki dünyadan haberim yokmuş! Isabel Allende askeri darbe sonucunda devrilen Şili devlet başkanının yeğeni imiş ve hayatı sürgünlerle geçmiş. Bu yaşadıklarının ona yazdırdığı, başyapıt sayılabilecek sayısız romanı, dünya genelinde bir sürü hayranları varmış. Bir yanda ülkesindeki gelişmeleri arka fona koyarak insanların gündelik yaşamlarını anlatır, zaman zaman masalsı destanlar dökermiş ortaya.

Bu araştırmamda yazarın ilk kitabının Ruhlar Evi olduğunu öğrendim, sonrasındaki birkaç kitabı, resmi olarak bu kitabın devamı sayılmasa da, bağlantılı olduğundan ilk Ruhlar Evi'ni okuyayayım daha sonra hoşuma giderse farklı kitaplarından devam ederim dedim.

İyi ki de demişim!

Uzun zamandır bu kadar zevk aldığım bir kitap okumamıştım!

Bir ailenin üç kuşaklık yaşamını Şili'deki komünizm, askeri darbeler, siyasi gelişmeler ışığında anlatıyor. Romanın adına bakıp da farklı izlenimlere kapılmaya gerek yok. Çünkü sözü edilen ruhlar ailenin ölülerinin ruhları ve romanın baş kahramanı sayılabilecek Clara onlarla iletişim kurabildiği için kitap bu adı taşıyor.
Kitaptaki siyasi gelişmeleri okurken hiçbir şey tesadüf değil diye sık sık düşündüm. Tam da bu sıralarda bizim ülkemizdekine benzer olaylar, yöneticiler, durumlar, halkın isyanları... Şaşırıyor insan, demek ki insanca yönetilme isteği ne zamana bağlı bir şey, ne de mekana diye düşünüyor zaman zaman.

"Tıpkı dünyaya geldiğimiz zamanki gibi öldüğümüz zaman da bilinmezden korkarız.Ne var ki bu korku gerçeklerle ilişkisi olmayan, bizim içimizden gelen bir şeydir. Aslında ölmek de, doğmak gibidir: Yalnızca bir değişim." (s.365)

Benim taktığım yazarlarım vardır, ne yazsa okurum dediğim. Bundan 15 sene önce Erhan Bener (30 kadar kitabını okudum, hala büyük hayranıyım), 10 sene önce Elif Şafak (ki artık böyle bir iddiam yok), son 15 yıldır devam eden Amin Maalouf ve sanırım artık bunlara Isabel Allende de eklendi. İlk kitap siparişimde yeni birkaç kitabını daha alacağım, sonra burada da rastlarsınız zaten onlara.
2- Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli


Bu aralar her yerde göreceğiniz, her plajda, hemen her şezlonga bir tane düşecek bu kitaptan.

Bir kere çok akıcı... Yarım günde başka bir şey yapmadan okuyup bitirdim. Diyor ki biri kitapta: "En tehlikeli duygu aşktır." Öteki şakayla karışık cevap veriyor: "Hayır, meraktır." İşte o merak sizi bir an önce kitabın sonuna varmaya odaklıyor. Rahat okunuyor, hızlı okunuyor, keyifle okunuyor, merakla okunuyor ama bir Serenad gibi insanın içine işliyor mu derseniz, maalesef işlemiyor.

Kitabın ortaya çıkışının temel fikri: Duygularımız olmasaydı nasıl olurdu? Romanımızın kahramanı da duyguları olmayan bir adam: Ahmet. Bir gün yaşadığı küçük kasabada bir cinayet işleniyor ve bunu araştırmak üzere gelen gazeteci kızla aralarında farklı bir ilişki gelişiyor. Bir yandan cinayeti kimin, neden işlediğine odaklanırken öte yandan Ahmet'in gazeteci kıza anlattığı kardeşi Mehmet'in hikayesini okuyoruz merakla. Duygulu, hüzünlü yanları var gerçekten, kitabı bitirdiğimde anladım ki duygularımız olmasa hayatımız daha kolay olmazmış, mayamızdaki hisler ne kadar bastırsak, ne kadar kaybetsek de baş göstermek için bir açık bekler, patlamaları çok daha büyük olurmuş.

"İnsan soyu zayıf, kırılgan, ölümlü, her türlü hastalığa, kazaya, acıya açık ama kendini avutarak yaşıyor, bunları unutuyor. İşte anahtar kelime bu; hayatın özü, büyük sırrı; olmazsa olmazı: Unutmak. Eğer unutmak diye bir şey olmasaydı, yaşam da olmazdı. İnsan, unutmadan hayatını sürdüremez." (s.31)

"Hayvanların tarihselliği yoktu; dün ve bugün arasında bir fark hissetmezlerdi. Bu tarihsel bilinç insana özgüydü ve hayvanları kıskanmamız için bir sebepti. İnsanın geçmişini araştırması acı veren bir deneyimdi. Mutlu olabilmenin tek şartı 'unutmayı' başarabilmekti.
Hayvanların yaptığı gibi neredeyse hafızasız yaşamak ve mutlu olmak mümkündür ama hiçbir şeyi unutmadan yaşamak imkansızdır... Uykusuzluk, derin düşünceye dalmak, tarihselliği hissetmek, yaşayanlar için zararlı ve sonunda ölümcüldür. Bu 'yaşayanlar' kavramının içine bir insan, bir halk ya da bir kültür dahildir." (s.186)

"Zenginlik insana ait bir özellik değil, diyorum. Para insanın doğal bir parçası değil; kaybolabilir, çalınabilir, soyut bir kavram, birtakım sıfırlar... Zaten hayatta anlamlı olan değerler parayla sahip olunamayanlar. Kitap, çalışacak insan, eşya alabilirsin; ama bunlar bilginin, dostluğun, paylaşma duygusunun yerini tutamaz. Oysa zengin aptallar paranın çok önemli olduğunu sanıyorlar, bu yüzden de servetlerinin kendilerine ruhsal bir ayrıcalık, özel bir mutluluk getirmesini bekliyorlar. Bu mümkün olmayınca, içleri de boş olduğu için can sıkıntısı başlıyor. Konuşacak bir şeyleri olmadığı için tavla, kağıt oyunu filan oynayarak tahammül edebiliyorlar bu hayata ve de birbirlerine. Veya işkolik oluyorlar, sanki kıtlık koşullarından kurtulmaları gerekiyormuş gibi işlere dalıyorlar. Onların yerinde olsam intihar ederdim." (s.250)