kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2016 Pazar

Beynin muhteşem hikayesi: Incognito


İradenizle yaptığınızı düşündüğünüz şeyleri, aslında iradeniz dışında yaptığınızı öğrenseniz ne olur? Şaşırır mısınız? İnkar mı edersiniz?

Ya bilim böyle diyorsa? Yıllardır süren araştırmaların geldiği nokta buysa? Siz her şeyi kendi iradenizle yaptığınızı düşünürken aslında beynin bunu sizin bilincinizden bağımsız gerçekleştirdiğini öğrenirseniz, ne olur?

Ben şaşırdım, inanamadım.

Kafamızın içinde taşıdığımız 1,5 kiloluk o kıvrımlı organın nasıl mucizevi bir şey olduğunu görüp hayranlık duyarken dehşete de düştüm.

Tüm bunların hepsini Nörobilimci David Eagleman’in kitabı Incognito’dan öğrendim. “Beynin Gizli Hayatı” alt başlığıyla piyasada bulunan bu kitabın başında ve sonunda yer alan iki cümle olayın küçük birer hapı gibi:

İnanılmaz bir hikayedir bizimkisi. Bildiğimiz kadarıyla, gezegende kendi programlama dilini çözme oyununa bodoslama dalacak kadar karmaşık tek sistemi oluşturuyoruz.” (s.2)

Eğer beyinlerimiz, anlaşılabilecek kadar basit olsaydı, bizler onu anlayacak kadar akıllı olmazdık.” (s.229)

Kitap öncelikle her sabah uyanan bilinçli “ben” ile bilinçsiz “ben”in ne kadarının biz olduğunu anlatmakla başlıyor. Rüyalar gören, varsayımlar yapan bilinçsiz yanımızın yanı sıra bazı eksik yazıları kendiliğinden tamamlayan beynin çalışma mekanizmasından söz ediliyor.

Beyin, zaman ve kaynaktan tasarruf sağlayan varsayımlarda bulunarak, dünyayı yalnızca ihtiyacı olduğu kadarıyla görmeye çalışır.” (s.55)

Bir şeyi çok tekrar etmenin beynin o işi yapmasında mükemmelleşmesine neden olduğu vurgulanırken “Genelde beyninizin en iyi yaptığı şey, en az farkına vardığımız şeydir.”(s.88) denilerek otomatik hale gelen davranışların (örneğin teniste servis karşılama gibi) beyin tarafından düşünülmeden kusursuzca yapıldığı anlatılmış.

Öte yandan herhangi bir duyusu eksik insanların beyninin o duygunun eksikliğini hiç yaşamadan, asla hissetmeden ona göre bir hayat adapte ettiğini okuyoruz. Gerçekliğin öznel bir karakter taşıdığını söyleyen kitapta “Gerçeklik beyin tarafından pasif biçimde kaydedilmek yerine, aktif biçimde beyin tarafından inşa edilir.” (s.83) diyor.

Dünyayı algılayışımıza benzer biçimde, zihinsel yaşamınız da ancak belirli bir alanı kapsayacak, geri kalandan da dışlanacak biçimde kurulmuştur. Bazı düşünceler vardır ki, onları düşünemezsiniz.” (s.83)

Beyniniz üçkağıtçıları sezmek gibi toplumsal problemleri çözebilecek, ama genelde akıllı ve matıklı davranmayı gerektirmeyecek biçimde evrimleşmiştir.” (s.87)

Beynimizin %30’unu görmek için kullandığımızı hayretler içinde okurken, görme işinin aslında ne kadar karmaşık olduğunu fark ettiriyor ya da şehvet devrelerimizin sadece kendi cinsimizden birine karşı uyanışa geçtiğini, pekala çıplak bir kurbağadan bile etkilenebilecekken bu basit görünen karmaşık içgüdünün beyinde vuku buluşunu anlatıyor. Aynı zamanda belli şeyleri güzel bulup beğenmemizin altında yatan fikrin “biçimin işlevi yansıttığı”na vurgu yapılıyor. Hatta bu mantıktan yola çıkarak bebekleri sevimli bulmamızın bile onların sevimliliğinden değil, bakıma muhtaç olduğu algısının beyinde yaratılmış olmasından kaynaklandığı açıklanıyor, böylece bakıma muhtaç olan bebeğin o zorlu bakım sürecinde bırakılması içgüdüsel olarak engellenmiş oluyor.

Kolay işler, güçtür aslında: Kanıksama sonucu doğal saydığımız şeylerin çoğu, sinirsel açıdan karmaşıktır.” (s.90)

Sonuçta, kendi içgüdülerimizden oluşan bir unwelt içinde yaşar ama onlarla ilgili pek az şey algılarız; bir balık, içinde yüzdüğü suyu ne kadar algılayabiliyorsa o kadar.” (s.91)

Psikologlar, bir şey okurken bir yandan da bir kalemi dişlerinizin arasında tutarsanız, okuduğunuz şeyi daha komik bulduğunuzu keşfetmişlerdir. Bunun nedeni, beynin yorumunun yüzünüzdeki gülümsemeden etkilenmesidir. Kambur durmak yerine dik oturursanız, kendinizi daha mutlu hissedersiniz. Beyniniz, ağız ve omurganızın yaptığı bu hareketlerin sizin neşenizden kaynaklandığını varsayar.” (s.137)

Sır tutmanın zorluğunun ise beyinde biten bir açıklamasını yapıyor:

Sır, beyinde rekabete tutuşmuş taraflar arasındaki mücadelenin ürünüdür. Beynin bir bölümü, bir durumu açığa vurmak isterken diğeri istemez. Beyinde rakip tarafların oylarının birbirine karşılık gelmesi, sırrı tanımlar. İki taraf da sırrı söylememekten yanaysa elimizde yalnızca sıkıcı bir gerçek, iki taraf da sırrı söylemekten yanaysa da yalnızca iyi bir öykü var demektir. Rekabetin çizdiği çerçeve olmadan, sırrı tanımlamamız da mümkün olmayacaktır. Sır deneyiminin bilinçli olarak yaşanmasının nedeni, rekabetten kaynaklanmasıdır.” (s.148)

Pek çok davranışımızın, suça bulaşmamızın temelinde ise kendimizin değil mikroskobik tarihimizin yattığını, yani genetik etkiyi vurguluyor. Burada da Y kromozomu taşıyanların (yani erkeklerin) şiddet suçuna 828 kat daha fazla meyilli olduğu araştırmayı ortaya koyuyor. Öte yandan genetik açıdan suçlu koduyla gelen bir kişinin iyi bir aile ortamında hiç suça bulaşmadığının kanıtı araştırmaları da sunuyor.

Benim dikkatimi çeken konular bunlardı ama eminim çok daha fazlası da vardır. Onun için de bu aydınlanma yaşatan, içinde bulunduğumuz “unwelt”i biraz olsun anlamamızı sağlayan bu kitabı okumak gerek.

Şaşırmaya hazır olun!

29 Haziran 2015 Pazartesi

Kötülüğün başlangıç noktası: Kabil

Elimde yaklaşık 150 sayfalık sarı bir kitap var. Kitap ince ama üzerindeki “1998 Nobel Edebiyat Ödülü” yazısı gözümü korkutuyor. Nedense böyle bir imajı var Nobel’in bende, zor okunur, zor anlaşılır gibi. Tatilden 10 gün önce elime alıyorum, 150 sayfa ama 10 günde anca okurum derken, iki günde işlem tamam!

Kitaplarımı internetten, internet araştırması sonucunda alıyorum. Nadiren de gazete, dergilerdeki tavsiye yazıları ya da tanıdık tavsiyesiyle. Bu internet araştırmaları sırasında zaman zaman kocaman bir okuyucu kitlesi olan ama benim adını dahi duymadığım bir yazara rastladığımda utanıyorum. Bunca yıldır okurum, nasıl kaçırdım diye… José Saramago da onlardan. Yazdıklarının sarsıcı, etkileyici hatta ürkütücü olduğunu söyleyebilirim. Ateist olması nedeniyle dini pek çok miti, anlatılagelen mucizeleri sorguladığı enteresan kitapları var ya da mevcut düzeni ciddi ciddi sorgulayıp yerden yere vurduğu alışılagelmemiş romanları da… 


Ben Kabil’den başlamak istedim. 

Tarihin ilk katili ve kötüsü Kabil’in öyküsünü bir yandan tanıdık, bir yandan bildiğimizin dışında bir seyirle okuyoruz. Kabil Ademle Havva’dan doğduktan sonra dini mitlerde anlatılan pek çok olayın şahidi oluyor. Babil Kulesi’nin yıkılışını, İsrailoğullarının savaşlarını, Eyüp peygamberin sabrını ve son olarak da Nuh Tufanı’nı yaşıyor. Tüm bunları yaşarken derin bir sorgulamaya giriyor ve okuyucuyu hem eğlendirip hem düşündürüyor. Öte yandan yazılanların belli bir kesimi çok rahatsız edeceği aşikar, zira yazarın kendi ülkesinde aforoz edildiğini de okudum bir yerlerde. 

José Saramago’nun yazım ve noktalama konusunda kendince bir üslup geliştirdiğini de ekleyip bu konuda da sıradan bir metinle karşılaşmayacağınızı belirteyim ve kitabın vurucu cümleleriyle sizi baş başa bırakayım.

…ölüm tanrılara yasaktır, oysa kendi adlarına ya da kendileri yüzünden işlenen bütün cinayetleri üstlenmeleri gerekir, Tanrı masumdur, eğer o var olmasaydı da her şey aynı olurdu…” (s.32)
Her şey gibi kelimelerin de kendi neden, nasıl, niçinleri vardır. Gösterişli olan kimileri tumturaklı bir havada bize seslenirler, sanki büyük işler için yaratılmış gibi kasılırlar, ama sonunda hafif bir yel bile olmadıkları, bir değirmen kanadını bile döndürmedikleri ortaya çıkar; sıradan, alışıldık, her günkü kelimeler olan diğerleri ise kimsenin öngörmeyeceği sonuçlara yol açar, bu iş için doğmamışlardır ama yine de dünyayı altüst ederler.” (s.46)

İnsanların tarihi, tanrı’yla anlaşmazlıklarının tarihidir; o bizi anlamaz biz de onu anlamayız.” (s.76)

Tanrı’mız, göğün ve yerin yaratıcısı, tam bir zırdeli, çünkü yalnızca eylemlerinin bilincinde olmayan bir deli yüzbinlerce kişinin ölümünden doğrudan sorumlu olmayı ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmayı kabul edebilir, tabii eğer, sonuçta, delilik yoksa, irade sışı, sahici delilik yoksa, dosdoğru kötülüktür bu…” (s.110)

tanrı’nın yalnızca tanrı diye, kurallar, engeller, yasaklar ve aynı ağırlıkta başka boş lakırdılar saptayarak müminlerin mahrem yaşamını keyfince yönetmesi gerektiği zırva fikri nereden kaynaklanmaktadır…” (s. 135)

Ve kitabın son cümlesi:
Tanrı’nın cevabı işitilmedi, kabil’in sonraki karşılığı da yok olup gitti; en mantıklısı, birbirlerine karşı hala argüman geliştiriyor olmalarıdır; müspet bilimin öğrettiklerine bakılırsa, tartışmaya devam etmişlerdir ve hala da tartışmaktadırlar. Hikaye bitti, anlatacak başka bir şey olmayacak.” (s.146)

20 Mayıs 2015 Çarşamba

"İnsanın kişisel tarihi başladıklarıyla değil, bitirdikleriyle, kazandıklarıyla değil, kaybettikleriyle yazılıyor"

Epeydir elime sarıp sarmalayan, okumak için sabırsızlanıp okuma saatlerini iple çektiğim bir kitap geçmemişti. Çantamda süründüre süründüre okuduğum kitaplar olsa da şöyle zevkten dört köşe olmamıştım nicedir. Nermin Yıldırım'ı da yeni kitap siparişimin araştırmaları sırasında keşfettim. Kitaplarının adlarıyla ilgimi çektikten sonra, yorumları, kitap özetlerini okuyup yazdığı ilk romanı, Unutma Beni Apartmanı'nı sipariş ettim ve gelir gelmez de yaladım yuttum.


Ben Aziz Nesin ile, Yaşar Kemal ile büyümüş biri olarak romanlardaki gündelik dilden ve terimlerden tutucu bir  şekilde rahatsız oluyorum, tabi ki hat safhada edebi bir dil beklemiyorum ama en azından yazım kuralları, anlatım bozukluklarına dikkat edilen kitaplar benim için her zaman başarılı bir romanın olmazsa olmazı oluyor. Nermin Yıldırım'ın da genç yaşına rağmen bu önemli konuya dikkat ederek yazdığını daha kitabının ilk sayfalarından anlamak mümkün. Bu anlamda da Unutma Beni Apartmanı beni sarıp sarmaladı.

Kitabın kahramanı Süreyya'nın hikayesinin içine çocukluğundan itibaren dalıp bir yandan Türkiye'deki, bir yandan dünyadaki önemli gelişmelerin panoramasını izleyip bir yandan bu gelişmelerin Süreyya'nın hayatındaki izlerine şahit olarak akıp gidiyor roman.

Babasının ölümü sonrası kendisini terk eden annesi ile ilgili travmaları, babaannesi ile büyüme aşamaları, tek başına hayatını kurması, hayatına giren birçok insan... Yeri gelip kitabın kahramanına sinir olmak, yeri gelip hak vermek, anlamaya çalışmak arasında gidip gelinen sürükleyici, çarpıcı bir hikaye olmuş. Zaman zaman gözümüze gözümüze sokulan sert tespitler, zaman zaman "evet, doğru" dedirten saptamalarla kitaba bayılıp yazarını takibe aldım ve ilerleyen günlerde diğer kitaplarını okumak üzere araştırmalara başladım bile.

Öykü sürükleyici, anlatım, dil alıp götüren cinsten. Kitapta altını çizdiklerim de aşağıda. Yaz da başlıyor, uzun sıcak günlere böyle bir kitap yaraşır...

"Acımak, başkalarının çektiği azaba bakıp, onların yasını tutarmış gibi yaparak kendi mutluluğuna şükretmektir. Acımak, kıl payı yırttığın mutsuzluğun diyetini uğursuz, cüretkar bir sadaka gibi dağıtmaktır. İşte bu sadaka, iki damla gözyaşı ya da kimsenin bir işine yaramayacak anlık bir yüek burkuntusu kadardır. Acıyan, kendini yüce duygulara malik, iyi yürekli bir insan olduğu yalanına inandırmaya çalışır. Halbuki bencil bir sahtekardan fazlası değildir. Pek tabi bununla yüzleşmeyi aklının köşesinden bile geçirmez." (s.10)

"Kim sırdaşlarını sever ki? Sırrın emanetçisi gönülsüz bir hamal, kör bir kurşun gibi sokaklarda dolanırken, kim anlık bir patlamadan ya da zaruretten dolayı sırlarını verdiği birini sevmeye devam edebilir ki?" (s. 15)

"Küçücük bir çocuğun tek istediği, diğer çocuklar gibi olmaktır. Herkes nasılsa, öyle olmak. İyi ya da kötü tüm farklılıklar, onu arkadaşlarının gözünde yabancı yapar. Diğer çocukların hayal bile edemeyeceği harika bir bisiklete sahip olmak da, herkesin sahip olduğu bir anneden mahrum bırakılmak da..." (s. 19)

"...intihar insanın kendisini, dünyadaki varlığını biraz fazlaca önemsediği anlamına gelmiyor mu?"(s.45)

"Her defasında benzer semptomları gösterip, üç aşağı beş yukarı aynı şekilde yaşanmasına karşın, içinden geçtiği ana ve sadece o anda değdiği iki kişiye özel olduğuna inanılan tek hastalıktı aşk." (s. 157)

"Ölüm vazgeçişlerin en katmerlisi, kahramanlığa giden yolun kestirmesiydi. Kısa olduğu için kestirmeydi elbette, yoksa kolay olduğundan değil. O yola sapmak kısacık anlardan geçen bir karardı, ama bu uğurda vazgeçilen yollar, sokaklar, kavşaklar, uç uca eklenmiş bir hayattan daha fazlasıydı. Ve ölmek tek bir hayattan daha fazlasını yitirmekti aslında." (s. 282)

"Oysa bazı ölümler, insanın adını, yeryüzündeki varlığını güçlendirir. Bazı ölümler, ölüleri yaşayanlardan daha güçlü, daha canlı kılar. Mesela intiharlar. Pek çokları koca bir hayattan vazgeçebilme cüretini gösterenlere saygı ve merak duyar." (s. 283)

"Bir insanı ölüme iten sebepler, bütün o süreç yakınları tarafından hiç fark edilmemişse belki de kimse yeterince yakınında olmamıştır,değil mi? Yaşanan bir intihardan sonra bütün yakınların yakınlıklarını temize çekmesi garip değil bu yüzden." (s. 284)



6 Eylül 2014 Cumartesi

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan..."

Çantamda, elimde, valizimde sürekli kitap taşıyanlardanım. İçinde “keyif” ya da “huzur” geçen bir hayal kur deseler,mutlaka güzel bir manzaraya, güzel bir müziğin fon oluşturduğu, bayıldığım bir içecekle elimde severek okuduğum bir kitap olan bir mizansen yaratırım.


Kitap alışverişlerimi internetten yapıyorum ve son zamanlarda her şeyde olduğu gibi kitap okuma konusunda da sığlaşmamızdan hat safhada rahatsızlık duyuyorum.

Yanlış anlaşılma olmasın, ben “okusun da ne okursa okusun” insanıyım aslında. Çizgi roman, karikatür, beyaz dizi, chicklit… Hiç fark etmez, eline bir şey alıp okuyan insan iyidir.  Sığlaşmamızı düşünmem ise tamamiyle çok satanlar listelerinden kaynaklanıyor, bir de internetten alışverişte dönüp dolaşıp bu kitaplara yolun düşmesinden…

Eski çok satanları hatırlıyorum da her nevi kitabı, herhangi bir yazarı bulmanız mümkündü. Şimdiyse belli birkaç tür var, onun sattığını gören hemen hemen eş anlamlısı adlarla, aynıya yakın kapak fotoğraflarıyla bu kitapların türevlerini piyasaya sürüyorlar. Benim son zamanlardaki çok satan gözlemlerim şöyle:

-
- Kişisel gelişim kitaplarının dini versiyonu, kitapların çoğunun adında “Allah” geçiyor, bu kitaplarda dini içerik yoksa bile tasavvufa mutlaka dokunuyor.

-
- Beyaz dizinin bir başka versiyonu, romantik kitaplar. Daniel Steel ekolünden kalbi kırık orta yaşlı kadınları anlatılıyor ve onlara hitap ediyor, mutlu sonla bitiyor,genellikle kapağında eflatun/pembe çiçekler oluyor, adında da mutlaka çiçek ya da romantik sayılabilecek bir meyve adı geçiyor.

-
- Blogger kitapları.

-
- Cin Ali kitabı yazsa çok satanlara giren yazarlar, onlar da bunu bildiğinden edebi çalışmadan çok pr çalışmasına emek harcıyorlar.


- Son olarak ülke gündemine bomba gibi düşen siyasi meseleleri anlatan belge niteliğindeki kitaplar, özellikleri ise olaydan bir hafta sonra piyasaya çıkmaları, olay unutulup gidince kitapların da bu listelerden çıkması.

Hal böyle olunca internet kitap araştırmaları bu sığ deryada dolanıp duruyor. Neyse ki keşfetmeye meraklı olunca başka harika kitaplara rastlıyorum.

Bu kurcalamalarım sonucu geçen yıl tamamen tesadüf eseri Isabel Allende ile tanıştım. Belli aralıklarla belli kitaplarını okumaya, beğendikçe bir yenisini daha kütüphaneme eklemeye başladım. Burada da yazılarımda sözünü etmiştim.

Bu kez Isabel Allende’nin Maya’nın Günlüğü isimli kitabını okudum.


Maya Vidal Amerika’da yaşayan Şilili büyükannesi ve Amerikalı büyükbabası tarafından büyütülmüş bir genç kızken, başına açtığı belalar dolayısıyla babaannesinin Şilili bir dostunun yanına, küçücük bir Şili adası olan Chiloe’ye gönderilir. Şili’ye özgü gelenekler, inançlar, yaşam biçimleri, siyasetin yanında Maya’nın bulaştığı belaları da merakla okuyoruz. Bir kez daha Isabel Allende’yi neden sevdiğimi anladım. Gerçekten kurgu, içerik bir harika ama asıl beni benden alan anlatımı... Masal gibi yazıyor, nasıl okuduğunuzu anlamadan sayfalar geçmiş oluyor, her kitapta minik minik yeni bir şeyler öğreniyorsunuz, vizyona küçük bir pencere daha açılıyor. Bir de böyle harika cümleler çıkıyor:

"Kendini her zaman benim seni sevdiğim kadar seveceğine söz ver." (s.82)

"... bir kadının en seksi yanı kalçalarıymış, çünkü üreme kapasitesini belli edermiş, bir erkeğinse kollarıymış, çünkü çalışma kapasitesini gösterirmiş." (s.110)

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan, onları hor kullanmamak gerekir." (s.273)

"Bu bir telafi yasasıdır, Maya. Eğer kaderin kör doğmaksa, metroda oturup flüt çalmak zorunda değilsin, koku alma duyunu geliştirip şarap çeşnicisi olabilirsin." (s.315)


Siz de saydığım çok satanlardan fenalıklar geçiriyorsanız yaz bitmeden bu keyifli romanı elinize alın derim!

*Başlığım kitaptan. Chiloe adasının ilk fotoğrafı earthenergyreader.wordpress.com, ikinci fotoğrafı travel.allwomanstalk.com sitesinden alıntıdır.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

"İyi bir hikaye her zaman yarım yamalak gerçekten daha büyüleyicidir."

Bütün çocukların doğumları birer efsanedir ve bu evrensel bir özelliktir. Birinin kalbini, aklını ve ruhunu mu tanımak istiyorsunuz? Ona nasıl doğduğunu sorun. Size anlattıklarından gerçeği öğrenemeyecek, yalnızca hikayeler dinleyeceksiniz.


Elimde yılın en iyi kitabı seçilmiş bir kitap var. İsmi gizemli, konusuna bir göz atıyorum çekiyor, merak uyandırıyor. Kitapyurdu.com ve ekşi sözlük yorumları iyi yönde, hemen sanal sepetime atıp siparişini veriyorum.

Diane Setterfield’ın On Üçüncü Hikaye kitabı elime geçince önceliği ona veriyorum. 

Bu artık bilinen bir şey: İnsanların bir filmi, kitabı takip etmesi isteniyorsa merak uyandırmalı.Kitabın çekiciliğinin önceliği de bu merak duygumuzu hat safhada kaşımasından kaynaklanıyor. Ancak sadece merak için okunuyor demek de haksızlık olur. Edebiyatla sıkı fıkı bir kitap bu, bol bol Jane Eyre gibi İngiliz edebiyatının önemli klasiklerine atıflar var, kitabın kendisi de gerçekten anlatımıyla, güzel kurgusuyla kendisini birkaç günde bitirme isteği uyandırıyor.


Büyük İngiliz yazar Vine Winter’ın eksik kalan on üçüncü hikayesini yani kendi hayat hikayesini yazdırmak üzere amatör bir biyograf olan Margeret Lea’ye ulaşması ile başlayan kitap, Vine Winter’ın hayatının üzerindeki gizemi kendi anlatımıyla yavaş yavaş kaldırmasıyla kitap heyecanlanıyor. Margeret’ı seçmesinin bile kendince bir anlamı varken siz hayaletler, gizemli ikizler, enteresan kardeş ilişkileri, ev çalışanları ile yüz yüze kalıp ne olmuş olabilir diye üç romana malzeme olabilecek şeyleri tahminlerinizde sıralıyorsunuz ve kitabın sonu en sevilen cinsten: Beklenmedik son…

Yazın bitmesine daha çok var, yaz dönemi okumalar azalmışken hızını kesmenize izin vermeyecek bir kitapsa aradığınız hemen edinin derim!

Paraya duydukları sevgiyi sağlıklı bir şekilde dengeleyemeyen insanların, güven duygusuyla ilgili fena takıntıları vardır.” (s.51)

*Görseller internetten.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

"Bazı hayatlar köşelere denk gelir"

Ailemin hikâyesinde köyde yaşayıp bir gün tası tarağı toplayıp büyükşehire gelmek önemli bir kısım. Bunu yapan dedelerim. Annem babam çocukken kendilerini Ankara’da bulmuşlar. Belli bir yaşa kadar çocukluklarını geçirdikleri köy hayatını hep özlemle anarlar. Köy hayatı şahane diye değil, herkesin en boktan da olsa çocukluğuna derin bir hasret duymasından. Köşelere denk gelen onların hayatı olmuş bizim soyağacında. Köylü doğup şehirli devam etmesi gereken, ailesi başka, çevresi başka telden çalan hayatlar. Bir önceki nesil kendi kapalılığında devam ederken, bir sonraki nesil de artık şehirli doğup şehirli büyümenin avantajını yaşamış çünkü.

Ben şanslıydım ki kendini geliştirmeye çok açık bir ailem var. Hayatın getirdiklerine uyum sağlamayı bilen, zamana, şartlargöre hayatlarını şekillendiren ve bir sonraki nesli alıp bir adım öteye atmayı kendisine amaç bilmiş insanlar. Böylece köylü doğup şehirli olabilmeyi başardılar. Ancak şunları da gördüm: Köy yaşantısının aynısını göç ettiği şehirde yaşamakta ısrar edip ne kafayı, ne yaşam biçimini değiştirmekte direnenler. Köydeki komün hayatı yaşayıp şehre değil de ancak kıyısına yerleşmiş olanlar…


İşte bu yüzden Arıza Babaların Çatlak Kızları adlı kitabı okurken hikaye öyle tanıdık geldi ki… Bir kere Ankara’da geçiyor. Samsun Asfaltı’nda başlayan hikaye, her gün kıyısından köşesinden geçtiğim Kurtuluş Parkı’nda, Kızılay’da devam ediyor. Göç hikayesi, komşuluktan öte yaşanan komün hayatlar, evladından önce elalem ne der kaygısıyla esip gürleyen ebeveynler, ailesiyle bambaşka, iş, okul, arkadaş çevresiyle bambaşka hayatlar yaşayan gençler. Yazarı Ayten Kaya Görgün mutlaka bu ortama bire bir şahit olmuş biri olmalı. Kullanılan kelimeler, tarifler, olaylar,mekanlar o kadar gerçek ki… Birkaç saatte okuyup her gün geçtiğim yollarda yürüdüm bu kitapla, şimdi değilse bile bir gün bir yerlerde görüp denk geldiğim hayatlara rastladım.

Hikaye sıradan gibi gelse de gözlem, ifade ve tanıdık birinin anlattığı bir hikaye gibi gelmesi kitabı okuma şevkimi artırdı. Bir eleştiri yapmadan da geçemeyeceğim, önce yazım yanlışı zannettiğim bazı ifadelerin kitapta her yerde sürekli aynı şekilde geçmesi sık sık kitaptan kopmama neden oldu. Örneğin, “tabi” yerine “tağabeyi” ya da “yakalayabilmek” yerine “yakalayağabeylmesi” gibi. Acaba bilmediğim bir ifade mi diyerek google’a sordum, hiçbir şey çıkmadı, sanırım dizgicinin yazara küçük bir şakası derken yazara konuyla ilgili mail bile attım ve bir iki günde dönüş yaptı kitabın yazarı, tahmin ettiğim gibi editör, yayınevi hatasıymış. Evet bildiniz, yazım yanlışlarına biraz takıntılıyım! Ancak bu kitabı yine de seve seve okudum. Bu tatil dönemlerinde sular seller gibi okunacak cinsten.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

İstanbul Kırmızısı

Yola çık, güneye git. Mümkün olduğunca güneye. Denizin seni okşayan bir renge sahip olduğu, sana iyi geleceği bir yere. Tek bir lokantanın, yeni tutulmuş bir balığın pişirildiği tek lokantanın olduğu, etiketsiz, belki biraz reçine kokan beyaz şarabın içildiği yere git. Oturup günbatımını seyredebileceğin bir yer olsun…
Ya da gündoğumunu. Güneşe karşı gözlerini yumacağın, bedeninin konuşmasına izin vereceğin ve onu dinleyeceğin bir yer olsun. Ve kiminle sevişmek istersen onunla sevişeceğin bir yer.
Belki böyle bir yer sadece içimizde var. Orayı aramayı sürdürmeliyiz….. Onu bulamazsak yaratmamız gerekir. Çünkü kimi zaman yola çıkmak, kaçmak işe yaramaz. Ötede sandığımız gerçek, çoğu zaman olduğumuz yerdedir ve ancak yüzleşme gücüne sahipsek bulabiliriz onu. Olduğunuz yerde hareket ederek, gerçeği kabul ederek. Sadece böyle değiştirebiliriz. Olduğumuz yerde hareket ederek ya da dünyayı gezmek için bavul hazırlayarak. Tek tek adımlarla.
Ve şu anda İstanbul dünyanın her yeri ve Anna’nınki gibi pek çoğu arasında sadece tek bir öykü. Ve onu anlatma yürekliliği bulduğunda, kendi öykünü anlattığında her şey değişir. Çünkü hayatın öyküye dönüştüğü andan karanlık aydınlanır ve ışık sana yol gösterir. Ve şimdi biliyorsun; o sıcak yer, güneydeki o yer sensin.



1 Mayıs tatildi, buna rağmen sabah erkenden uyandım, koltukta açılmayı beklerken biraz televizyona baktım boş boş. Acıktığımı hissettim bir şeyler atıştırdım, biraz ütü yaptım. Sonra Ahu’nun mesajı geldi:
“Spora gidecek misin?”
“Akşamüstü gideceğim, pilates dersim var.”
23 Nisan’ın neredeyse 14 saatini dolap temizlemekle geçirmişim, “bugün nereyi temizliyorsun” diye soruyor. Önceki yazımda bahsetmiştim ya, ışık yanıveriyor. “Ruhumu” diyorum. Evdeyim. “Hiçbir şey yapmamayı” beceremesem de frene basmayı deneyeceğim diyorum o anda. Mr. Balmy de hazır işe gitmişken, fırsat bu fırsat…

Uzun zamandır kitap okumaya şöyle geniş zaman ayıramamışım. Ferzan Özpetek’in kitabı İstanbul Kırmızısı’nı alıyorum elime. Sadece kahve, su almak, acıktığımı hissedince bir şeyler atıştırmak için kalkıyorum başından, tv kapalı, müzik açık, telefon sadece iletişim anları için yanımda.

Vuruluyorum. Kolay okunan, çabucak biten bir kitap. Filmleri gibi, öyle bir anlatıyor ki, bittiğinde sanki o hikayenin içinde ben de varmışım da şimdi, gözü, kulağı, objektifi bana yönelmiş gibi hissediyorum.
Kendi hayatının, kendi İstanbul’unun yanında Anna isimli diğer kahramanın öyküsü de kitapta akıp gidiyor. Kitabın sonunda kahramanlarımızın yolları bir şekilde kesişiyor. Aşk, aile, ilişkiler, anılar, eski İstanbul, yeni İstanbul… Tıpkı Ferzan Özpetek filmleri gibi, hani kitabın filmini çekmeye kalksa sanırım benim hayal ettiğimden farklı bir şey çıkmaz ortaya.

Öte yandan Emek Sineması ve Gezi olayları gibi yakın tarihimizin önemli olayları da kitaptaki hikâyenin içine yerleştirilmiş, göze sokmadan, kullanmadan… Bu kitaptan benim anladığım aslında Ferzan Özpetek kendi hayatındaki önemli birkaç detayın notunu düşmüş gibi.

Uçurtma uçurmayı bilmeyen bir erkek, bir kadını mutlu edemez.” (s.21)

Aşk cinsiyet ayırmaz: aşk seçer” (s.57)

“… Ama şimdi biliyorum, aşkın ana noktası bu: akşamları kapıda bekleyen birinin olması. Seni kucaklayan birinin. Ebediyen değil, tek bir gün için bile olsa kolları arasında kendini yuvanda hissetmeni sağlayan birinin.
Aşk. Ne öğrendim aşk hakkında? Aşk hakkında öğrendiğim, aşkın var olduğudur. Ya da belki, daha yalın anlatımla aşk hakkında öğrendiğim ve öğrenmeyi sürdürdüğüm, filmlerimde, bütün filmlerimde anlattığımdır. Yani, sevdiğimiz insanları asla unutmadığımız, onların daima bizimle kaldıklarıdır; bizi onlara artık var olmasalar bile çözülmez biçimde bağlayan bir şeyler olduğudur.

İmkansız aşklar, yarım kalmış aşklar, var olabilecekken olmamış aşklar olduğunu öğrendim. Yara izi bıraksa da dağlayıcı bir damganın daha iyi olduğunu öğrendim; kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir.
Duygular söz konusu olunca gizemli yasalarca yönetildiğimizi, belki kader belki serap; ama kesinlikle akıl ermez, açıklanamaz bir şeylerin var olduğunu öğrendim. Çünkü temelde aşık olmayı açıklayacak bir neden asla yoktur. Sadece olur. Bu bir gizemin içine girmek gibidir: sınırı aşmak, eşiği atlamak gerekir. Ve orada, bu gizemde mümkün olduğunca uzun süre kalmayı denemektir.” (s.65)

Korkuyorum da. Onun için, eski bir sinema için, bir hayali anmak için protesto gösterisi yapan halkına karşı polis gönderen bu ülke adına korkuyorum.” (s.96)

Hayatta asla başkalarının yargılarına takılıp kalmamak, insanların acımasızlığına ve dedikodularına kulak asmamak gerekir. Sevdiklerimizin ve bizi sevenlerin zayıflıklarını anlamaya çalışmak, bizde yarattıkları acılar yüzünden onları bağışlamak gerekir. Çünkü gerçekten önemli olan, göze görünen değil, duyguların özüdür.” (s.105)

Biliyor muydun, Japonya’da kırık seramikleri onarırken kırığı örtmeye çalışmazlar, tam tersine onu vurgulamak için kırık yeri altınla doldurarak düzeltirler, diyor. Çünkü bir şey zarar gördüyse, bir öyküsü varsa bu daha güzel sayılır. Hayatın seni unufak ettiyse onu altınla onar!” (s.110)


10 Mart 2014 Pazartesi

“Sözler ölmez, kulaklar unutur ama sözler ölmez”

Okunanlar, izlenenler, takip edilenler birikiyor, aslında yazdıklarım da birikiyor, tek sorun sanırım yayınlamakta. Bu ara sık yazma sözü vererek ajandadan çıkan kitap, film ve oyunlara bir göz atalım.


Kendime Doğru Yürüyorum-Kunter Kurt

NLP gibi birçok konuda uzman bir isim Kunter Kurt. Benim dikkatimi Seda Akgül’ün programında çekmişti. “Nefese konsantre olarak yapacağınız beş dakikalık derin nefes alıp verme egzersizi endorfin salgılamanıza ve kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olur, her sabah uyanınca elinize bir kağıt alıp duvara yaslayıp ve nefes alıp vererek -ellerinizi kullanmadan- o kağıdı duvarda tutmaya çalışın, gün boyu kendinizi iyi hissedeceksiniz” demişti. O zaman transformal nefes hayatıma yeni girmişti. İlgimi oradan çekti.

Kitabını da alıp okumak istedim. Aradığım bu tarz yönlendirmelerdi aslında ancak bulduğum pratikten ziyade teorik birtakım bilgilendirmeler ve kitabın sonundaki soru cevap bölümüydü.

Kişisel gelişim kitaplarının şöyle bir etkisi var: Her şeyden önce verende değil, alanda prensibi geçerli. Orada yazanları sorgulamadığınız, içselleştiremediğiniz müddetçe okuyup geçeceğiniz cümleler olarak kalmaya mahkum kitaplar aynı zamanda kitabın yazarının da bir danışman olarak karşınızda oturup sizi doğru yöne yönlendirme şansı da bulunmuyor. Belki de o nedenle kitapta aradığımı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Israrla hayatımı değiştirecek kişisel gelişim kitabını aramaya devam!

The Best Offer


Geçenlerde bizim cd’ciyi ziyaret ettim. Bu kez kendime ait bir film listesiyle. Ancak sadece bir tane filmi çıkarıp verdi bana, gerisi yine onun tavsiyeleri. The Best Offer da onun tavsiyelerinden bir İtalyan filmi.

Özetle filmde, bir müzayede salonuna sahip olan ve eski eserler konusunda uzman Virgil Oldman adındaki yaşlı ve takıntılı bir adamın gizemli bir kadınla tanışması ve ona aşık olması anlatılıyor. Şaşırtıcı sonu insanı sarsarken, bu sondan sonraki asıl “son” içinize ince bir sızı yerleşmesine neden oluyor.


Öncelikle aşktan ve aşkın hikmetlerinden dem vurulabilir bu filmle ilgili olarak. Daha sonra görselliği ve müziğiyle de insanın içine işliyor. Sırf gelip geçen sanat eserleri için bile oturup izlenebilir. Sonra birtakım muhteşem sözler var tabi…

v: lambert, are you married?
l: yes, nearly thirty years.
v: what's it like living with a woman?
l: like taking part in an auction sale, you never know if yours would be the best offer.

b: emotions are like work of art. they can be forged they seem just like the original but they are forgery.
v: forgery.
b: everything can be fake virgil: joy, pain, hate, illness, recovery... even love.

Filth

CD’ciyden isteyip bulduğum yegane film. Irvine Welsh romanından uyarlanan Filth, uyuşturucu ve seks bağımlısı adı üstünde “pisliğin teki” bir polis olan Bruce Robertson’ın adilikleri üzerine gerçekten harika bir film olmuş. “Yaptım ama bir sor neden yaptım” finaliyle de sonlanıyor. Film boyunca nefret edilen karakter, filmin sonunda hak verilen, acınası bir kahramana dönüşüyor. Herkes doğarken iyi,  çocukluk travmaları ve hayatta karşılaşılan büyük yıkımlar insanları bambaşka yerlere götürebiliyor, diyor.


Fimin başı epey eğlenceliyken ortalarından itibaren konu ağırlaşmaya başlıyor, şaşırtma, düşündürme ve filmin başında karanlık kalan bazı noktaların ya da film boyunca neden olduğu anlaşılmayan sanrıların tümü açığa çıkıyor. Sonu ise “işte budur” nidası ile geliyor.

Bir filmin romandan uyarlanması zaten konunun hayli dikkat çekici olduğunun işaretidir benim nazarımda. Romanının da katbekat fazlasıyla bayılarak okunacağına eminim. İzleyin, izlettirin.

Bütün Çılgınlar Sever Beni

Biz Ankara’da kuru kuruya yaşarız. İşten sıkılıp bunalıp hadi bu akşam şuraya gidelim diye spontan bir plan yapamayız. Çünkü bu şehirde sosyal hayat oldukça kısıtlıdır. Sokakların hareketi belli gün ve saatlerle sınırlıdır. Bir şeyler yapabilmek için sıkı sıkıya takip edip günü saati çok önceden belli olan aktivitelere İstanbul’da yaşayanların iki katı paralar vermemiz gerekir.


Bu nedenle Biletix takiplerimi Mert Fırat hayranlığımla birleştirerek Ankara’ya turneye gelen Bütün Çılgınlar Sever Beni oyununa bilet aldık. 65 dakika-1 perdelik, kadın-erkek ilişkileri ve dostluk üzerine güzel bir komedi oyunu. Ağır aheste Pazar gününe yaraşır, yormayan, zorlamayan, eğlendiren bir oyun olmuş. Mert Fırat’ın ve Volkan Yosunlu’nun performanslarına diyecek yok, Aslı Tandoğan bu iki başarılı performans nedeniyle epey sönük kalmış oyunda ancak onun da arp çalma konusunda oldukça başarılı olduğunu söyleyip hakkını yememiş olayım.

Yazımın başlığının da bu oyundan olduğunu belirtip huzurlarınızdan ayrılayım.

*Görseller çeşitli internet sitelerinden, kaynağına ulaşamadım.


1 Şubat 2014 Cumartesi

Anlatmak acıyı gidermiyor, ama uyuşturuyor

Son zamanlarda yanlış kitap seçimlerimden olsa gerek bir okuyamama hali peyda olmuştu. Peş peşe üç kitabı yarım bıraktım, aylarca elim gitmedi üçüne de. Artık okuyasım mı yok yoksa kitaplar mı yanlış bilemedim bir süre.


D&R’dan yeni bir sipariş daha vermeye karar verdim. Siparişe de okurken akıp gideceğini düşündüğüm kitapları koydum.


Bunlardan biri benim “ne yazsa okurum” listemde yer alan Ayfer Tunç’un yepyeni kitabı Dünya Ağrısı idi.
Ayfer Tunç kitaplarında kitabın sonuna gelmek bana bir şey ifade etmiyor, kitabı okuma süreci, anlatılanların anlatılış biçimi öylesine güzel ki, sona gelmek bende sadece tatminsizlik yaratıyor.

Son derece hüzünlü, “dünya ağrısı” çeken iki kahramanımız var. Uzun süre “asıl mesele”yi konuşmadan ama birbirlerine benzediklerini hissederek yarenlik ediyorlar. Arka planda bu ülkenin gerçekleri dönüp duruyor, kadın cinayetleri, töre, kitlesel galeyanla suçluya haddini bildirme merakı, ayırımcılık, katliamlar… Bunların önüne ise merak hissi yerleşiyor, “ne olmuş olabilir” diye merakla okunan bir kitap. Detaya inmek kitabın hazzının önüne geçer. O yüzden fazla bahsetmemeyim ama bir parantez açarsam, son günlerde ayrı ayrı pek çok ortamda sık sık dillendirdiğim bir şey kitapta yine karşıma çıktı: Anlatmak… Başına geleni, derdini, sıkıntısını, acısını paylaşmayan, içinde yaşayan, ayıpmışçasına saklayan insanlarla karşılaşıyorum sık sık ve habire ortada ayıp olmadığını, en azından herkese değilse de güvenilir bir-iki insana sıkıntını anlatmak gerektiğini söyleyip duruyorum. Kitapta da gidip buldum bunu: Anlat… Acın geçmese de uyuşur, belki anlamsızlaşır, hafifler…

Sürükleyici bir roman isterseniz, buyurun…


Kitapta altı çizilenler:

Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar.
Başkalarının kuyuları daha mı iyi?
İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır.” (s.12)

Güzel şeyleri de unutmak istiyor. Güzel şeyleri hatırlamanın ertesi günü mahveden, yıkıcı bir tarafı var.” (s.12)

Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” (s.71)

Suç böyle bir şey diye düşündü, asla kendisiyle sınırlı kalmaz, geçmişi de ortaya döker, yeniden yazar, kuyruğuna başka şeyler takılır, devasa bir günah haline gelir.” (s.92)

Ama insan, hayatın bir yerinde iyi kötü bir bütün olmak istiyordu, kırık dökük de olsa bir bütün ya da ona yakın bir şey. İnsan bu yüzden hatırlıyordu her şeyi, zamanı gelince istemese de parçaları bir araya getiriyordu. Ama zaman içinde pek çoklarının ruhu taşlaşmış oluyordu, çoğunluk aynada kendine baktığında gördüğü sahte bütünden hoşnut kalıyordu.” (s.124)

İntihar insanın elindeki büyük fikirlerden biridir.” (s. 228)

Hayatın bir anlamı yoktur ama yaşamak hayata bir anlam verme uğraşıdır.” (s. 248)

Gerçeğin kuyusu bir cehennem. Ömrümüz gerçeğin kuyusuna inmemek için mücadele etmekle geçiyor. Sen bu yüzden kendini başkalarının kuyusuna atıyorsun, ben bu yüzden başımı alıp gidiyorum. Kendi kuyumuza inip kendimizi tanımak istemiyoruz. Biliyoruz çünkü ne kadar aciz, zavallı, korkak, tiksindirici olduğumuzu. Ama bilmek istemiyoruz.” (s.281)

Bir an gelir, en yakınındaki kişinin aslında hiç tanımadığın bir yabancı olduğunu anlarsın. Çünkü yakın diye bir şey yok. Yakınlık ya da her ne ise insanları bir arada tutan şey, kelimelerle, hareketlerle, öğrenilmiş duygularla imal edilmiş, zayıf bir bağ, hiç beklenmedik bir anda kopuyor. Normal insanlar bu kopuşları anlamazdan geliyor, yabancılığı kabul ediyor, ufak tefek tadilatlar yapıyor, böylece hayat devam ediyor.” (s.293)

İnsan öyle filmlerdeki gibi dersini alıp değişmiyor, kafaya darbe yiyip aklı başına gelmiyor. İnsan hamurundaki mayayı değiştiremiyor, hamur bir parça sakinleşiyor sadece, o kadar, belki de yaşlandığın içindir.” (s.322)

*Görseller internetten alıntıdır, maalesef kaynaklarına ulaşamadım.


26 Ocak 2014 Pazar

Seda Diker ile "Haz" var, dahası var

Cinsellik her zaman ilgi çekici, biraz gizli saklı, çoğu zaman tabusal.


İnsanoğlu karmaşık bir mekanizma. Ruh var, beden var, duygular, zihin... Hepsi birbiriyle öyle mükemmel işlemek üzere programlanmış ki birindeki küçük bir aksaklık diğerlerinin tökezlemesine ve o muhteşem makinenin allak bullak olmasına neden oluyor. Son zamanlarda okuduklarımdan, yaşadıklarımdan ve kendi kendime tespit ettiklerimden biliyorum ki bu makinenin bütünlüğünü en çok bozan şey duygu, düşünce, kaygı, korku, endişe gibi içsel şeyler.

Bilinçaltımıza kodlananlar, kaygılar, korkular, alışkanlıklar bu gizli kapaklı konunun, cinselliğin, yalan yanlış, kimi zaman görev, kimi zaman asıl ruhunu unutarak yaşanan bir şey haline gelmesine neden oluyor. Ve hayatımızın, içgüdülerimizin önemli bir parçasındaki aksaklık tüm ruhumuzu, mutluluğumuzu alıp götürüyor. 

Seda Diker ilişkiler konusunda danışmanlık yapan, yazılarıyla, kitaplarıyla kitlelere ulaşan bir ilişki koçu aynı zamanda tantra uzmanı. "Haz" ise ilişkilerin olmazsa olmazı cinsellik konusunda tıkanmalar yaşayan ve farklı sorunları olan üç kadın üzerinden cinsellikte en yüksek mutluluk derecesine ulaşıp bütünsel bir doyuma ulaşmanın yollarını, bu yolla duygusal, zihinsel olarak da aşkı, ilişkileri yaşamanın süreçlerini anlatan bir kitap.

Uzun yıllardır evli olup artık neredeyse "görev" halinde cinsellik yaşayan İpek'i, hayatındaki adamları kaybetme korkusu nedeniyle sex kölesi haline gelmiş Arzu'yu, aile baskısıyla bekaret takıntısıyla sağlıksız ilişkiler yaşayan Nihan'ı okurken hikayeleri öylesine tanıdık geliyor ki... Aslında çoğu toplumsal olmak üzere, kadına erkeğe evrensel olarak yüklenen saçma sorumluluklar, zamanla değişen modern dünya ile kadının ve erkeğin doğadan gelen görevleri haricinde birbirlerinin görevlerini yüklenmeye başlaması, çocukluktan bilinçaltına kodlanan saçma tabular, korkular, kaygılar sorunların temel kaynağını teşkil ediyor.


Kahramanlarımızın üçü de danışmana gidiyor ve orada kitabın asıl misyonu ortaya çıkıyor. Uzun uzun terapi süreçlerinden bahsediliyor. Üç kadının hikayesi dedim ama aslında bunlar bence yazarın danışanlarının genel sorunlarının yansıtıldığı üç karakter olarak karşımıza çıkıyor yoksa bazen "bir dakika bu adamla bu kahraman hangi arada bu kadar yakınlaştı" gibi boşluklar yaşayabilirsiniz. Çünkü kahramanların tanışması hikayesinden sonra bir sonraki bölümde yatak odasına geçiliyor. Ama bu söylediğim bir eleştiri değil. Çünkü yazar zaten peşinen üç kadının sadece yatak odası hikayelerini okuyacağımızı söylüyor. "Cinsellik satar" kuralından hareketle merakla okunan hikayeler bunlar.

Kitabın asıl amacı ise ilişkilerin bedensel, duygusal, zihinsel ve ruhsal olarak bir bütünlükle yaşanıp tam doyuma ulaşmanın yolunu çizmek. 

Kitapta ilgimi çeken bazı bölümlerden bahsedecek olursam:

Erkek cinselliğini bedenini dışında, kadın içinde yaşar. Dolayısıyla kadın cinselliği kalbiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle cinsellikle ilahi sevgiye ulaşmak kadın için mümkündür, erkeğe ise bunu ancak kadın öğretebilir. 

Zaman içinde modern toplumun da getirdikleriyle eril davranışlar gösteren kadınlar, dişil davranışlar gösteren erkeklerin sayısında büyük bir artış olduğu ve bu tarz rol değişimlerinin de ilişkilerin sağlıklı yürümesinde büyük bir sorun teşkil ettiğini vurgulamış Seda Diker. Her zaman bu kimliklere göre hareket edilmesi içgüdülerimiz gereği kadın-erkek ilişkisini ve cinselliği "haz" odaklı yaşamamızın birinci şartı olarak önümüze konuluyor.

Kadının birçok alt kimlik taşıdığı ve alt kimliklerin tümünü birden erkeğine göstermesi ile ilişkinin "tam, olmuş" bir ilişki kıvamına geleceği de vurgulanmış. Bu alt kimliklerin tümünün birden bir matruşka bebek misali katman katman ilişkide açığa çıkması gerektiğinden bahsetmiş. Bu alt kimlikler ve ilişkide taşıdığı anlamlarsa birkaç cümleyle şöyle yansıtılabilir:

Bakire: Masumiyet, arınmışlık, adanmışlık.
Orospu: Bir erkek fahişeyi ayağına getirir, orospununsa ayağına gider. Kadının içinde taşıdığı cinsel gücü ve çekiciliğini aurasıyla yansıtmasıdır.
Özgür kadın: Kadının merkezinde ilişkisi ya da erkeğinin değil, kendisinin olmasıdır.
Cadı: Kadın yüksek sezgileriyle ilişkinin seyrini hissedip bir şifacı gibi davranır.
Lolita: Kadın isteklerini doğrudan belirtir, almayı bilir, vereni mutlu eder.
Anne: Şefkatli, fedakar, koşulsuz sevgi sunan tarafımızdır.
Bilge kadın: Piramitin en tepesindeki kimliktir, ilahi sevgiyi taşır, kalbi ve ruhuyla erkeğine ulaşmıştır.

Tüm bu dikkat çekici noktaların yanında tantra gibi tekniklerle, kundalini enerjisi ve çeşitli terapi yöntemleriyle çakraların açılıp mükemmel cinsellik, boşalmadan orgazm gibi üst seviyeye ulaşma aşamalarından da bahsedilmiş. Kitap kahramanların mutlu sonlarıyla son buluyor. Her şeyin başlangıcının koşulsuz sevmekle başladığını hatırlatarak.

Hikayeler ilgi çekici, magazinel bir yanı bile var bu hikayelerin, diğer kısımlarda ise alınacak, akılda tutulacak çok şey var hele ki bizimki gibi cinselliğin çok farklı şekilde algılandığı bir toplumda.

28 Haziran 2013 Cuma

Bir Buddha Hikayesi: Siddhartha

"I have read this book for 4 times."
Gözlerim açılıyor.
"4 times???"

Üniversitedeyken bir arkadaşım var, Anndrea, Danimarkalı. Girdiğimiz kitapçıda Siddhartha'yı gösteriyor ve böyle diyor.


İsim bir şey ifade etmiyor, arkasına göz atıyorum kısaca, hımmm uzak doğu felsefesi, Buda'nın hikayesi filan... O zamanlarda şimdikinin aksine ne uzakdoğuya merakım var, ne de bu hümanist felsefelere. Arkadaşım felsefeyle yakından ilgili. Felsefeyle ilgilenen bile dört kere okuduysa ağır bir kitap demek ki diyorum. Üstelik ne kadar beğenirsem beğeneyim bir kitabı ikinci kere okuyamıyorum ben. Arkadaşım anlıyor aklımdan geçeni: "Okunması kolay bir kitap ama ben her seferinde bir şey kaçırdım mı acaba diye okudum, her seferinde de başka bir şey buldum." diyor.

Yorumsuz kalıyorum, zaman zaman kitabı gördükçe aklıma geliyor, geçiştiriyorum.

Geçenlerde kitap siparişi verirken aklıma geliyor, daha zamanı gelmedi mi İlke diyorum, alıyorum kitabı. Altı üstü 150 sayfa. Bir masal kadar basit ve yalın bir dili var. Bu basit cümleler arasında aslolan kaçıyor bazen. Ben de hiç yapmadığım bir şey yaptım bu kitapta, kitabı okudum bitirdim, kapağını kapattım, sonra açtım başından yeniden okumaya başladım, başka şeyler dikkatimi çekti, başka cümlelerin altını çizdim.

En özet şekilde söylersek, Siddhartha isimli karakterimizin "erme, aşma, Nirvana'ya ulaşma" yani Buddha olma öyküsü var bu kitapta. Bu yolda tek bir rehberi var, kendi içindeki "Ben". Dünyevi şeylerle içimizdeki Ben'i unuttuğumuzu anlıyor yolculuğunda. Hep kendine kulak veriyor, aydınlanma için başkalarının değil, sadece içindeki Ben'in uyanması gerektiğini anlıyor.

Dinler, felsefeler, tasavvuf... Hepsi aynı şeyi söylüyor bunu bir kez daha anladım. Kitapta da, Budizm'de de, tasavvufta da bu var: Dünyadaki her şey birlik içinde, birbirine görünmez iplerle sıkı sıkıya bağlı diyorlar, öyle olmasa bizim Orta Asya'daki kamlar, doğunun tasavvufçuları, uzak doğunun felsefecileri, Peru'daki şamanların hepsi aynı şeyi nasıl anlatırdı ki zaten?


Kitabı okurken düşünüp, araştırıp not aldığım bazı şeyler.

- Aslında sarhoşluk, meditasyon, vecd ve zikir halleri birbirinden çok farklı değil, hepsinde aynı şeyler var, bu da hayatta hiçbir şeyin kesin çizgileri olmadığını gösteriyor, her şey zannettiğimizden çok daha geçişken, iyi-kötü, doğru-yanlış diye bir şey yok.

-Atman: Her şeyin özü Atman'dır, bütün evren Tanrı'dır, insan ruhu yani Atman da tanrının bir parçasıdır, öldükten sonra insan tanrı ile birleşir, onda çözümlenip tanrıda yok olacağı söylenir.

-Siddhartha arayışında hiçbir öğretiye, öğretmene itibar etmiyor, "kendi"ne dönüyor ki amacına ulaşmak için gerekli olan aracı, bir süre sonra amacını geçmesin, unutturmasın. Amaca ulaşmak için seçilen yollar bazen hayatımızı o kadar kaplıyor ki araçlar amaç halini alıyor ve asıl olandan, amacımızdan günden düne uzaklaşıyoruz. Hep iş hayatıyla ilgili örnek veririm ben, hayata geliş amacımız mutlu olmak ve işe gitme nedenimiz istediğimiz şeylere elde etmek için bir araca ihtiyaç duymamız. Halbuki bir bu araç uğruna mutlu olmak amacımızdan uzaklaşıyoruz, işle ilgili yaşanan mutsuzluklar hayata geliş amacımıza ihanet ediyor. Bunu hep akılda tutmakta fayda var.

Kitapta altı çizilenler:

"Ben tümüyle safdışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesi kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz." (s.24)

"Şimdiye kadar öğrendiğim tek şey, hiçbir şey öğrenemeyeceğim oldu. İnanıyorum ki, bizim 'öğrenme' dediğimiz şey gerçekte yok. Tek bir bilgi var, dostum, bu da dört bir yandadır, bu da Atman'dır, benim içimde, senin içindedir bu da, her varlığın içindedir. Ve artık şuna inanıyorum ki, bu bilginin bilme isteğinden, öğrenme isteğinden daha azılı bir düşmanı olamaz." (s.29)

"Öğrencilerinden biri olsam korkarım kendi Ben'im sadece görünürde, sadece yalancıktan sükun bulup esenliğe kavuşacak, oysa gerçekte yaşamını sürdürüp büyüyecek giderek, çünkü o zaman öğretiyi, senin peşine takılmamı, sana duyacağım sevgiyi, keşişler topluluğunu kendi Ben'im yapmış olacağım." (s.44)

"Mavi maviydi, ırmak ırmaktı; her ne kadar Siddhartha'daki mavinin ve ırmağın içinde o biricik ve Tanrısal varlık yaşamını sürdürüyorsa da, Tanrısal varlığın hikmeti burada sarı, orada mavi, burada gökyüzü, orada orman, bir başka yerde Siddhartha olmaktı. Amaç ve töz nesnelerin arkasında bir yerde değil, onların içindeydi, her şeydeydi kısaca.
...Ne sağır, ne körmüşüm. Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama, dedim; kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi." (s.49)

"Bedenin özben olmadığı, duyuların oyununun özben olmadığı nasıl kesinse, düşünceler de, akıl da, öğrenilen bilgelikler de, bir düşünceden sonuçlar çıkarma ve yeni düşünceler üretme becerisi de özben değildi. Hayır, düşüncelerin dünyası da özbenin uzağındaydı, duyuların rastlantı niteliği taşıyan Ben'ini öldürüp düşüncelerin ve bilgeliklerin rastlantı niteliğindeki Ben'ini beslemek de hedefe götürmeyecekti. Her ikisi de, gerek düşünceler, gerek duygular hoş şeylerdi, en son anlam her ikisinin arkasında gizliydi, her ikisine de kulak vermek, her ikisiyle de oynamak gerekiyordu, ikisi de küçümsenmemeli ya da abartılmamalıydı; yapılacak şey, her ikisine kulak verip Ben'in gizli seslerini yakalamaktı. Seslerin kendisinden istemediği hiçbir şeyin peşinden koşmayacak, seslerin kendisine salık vermediği hiçbir şeyle oyalanmayacaktı." (s.55)

"Bunu da ırmak öğretti bana; her şey dönüp gelir!" (s.57)

"Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez." (s.63)

"Siddhartha hiçbir şey yapmaz, bekler, düşünür, oruç tutar, ama taş nasıl suyun içinde yol alırsa, o da dünyadaki nesneler içinden yol alıp gider, bir şey yapmaksızın, kılını kıpırsatmaksızın; bir şey çekip götürür onu; düşecek oldu mu koyuverir kendini, düşer. Belirlediği hedef kendine çeker onu, çünkü hedefinden onu alıkoyacak hiçbir şeyin ruhundan içeri sızmasına izin vermez..... Herkes büyü yapabilir, herkes belirlediği hedefe ulaşabilir, yeter ki düşünmesini, beklemesini ve oruç tutmasını bilsin." (s.67)

"Yazmak iyidir, ama düşünmek daha iyi; akıllılık iyidir, ama sabretmek daha iyi." (s.71)

"Aynı zamanda hem sevip hem aşağıladığı insanların çocuksu ya da hayvansı bir yaşam sürdüğünü görüyordu. Çalışıp didindiğini görüyordu onların; karşılığında ödedikleri ücrete hiç de değmeyecek nesneler uğrunda, para pul, küçük hazlar, küçük payeler uğrunda acı çektiklerini, saçlarını ağarttıklarını görüyor, birbirlerine verip veriştirip hakaretler yağdırdıklarını, bir Samana'nın gülüp geçtiği ıstıraplardan dolayı ah vah ettiklerini, bir Samana'nın hiç duyumsamadığı yokluk ve yoksunluklardan etkilendiklerini görüyordu." (s.75)

"Sen de benim gibisin, insanların büyük çoğunluğundan farklısın..... içinde dingin bir yer, sığınılacak bir yer var, ne zaman istersen benim gibi oraya çekilebilir, kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa herkes buna sahip olabilir.
.....
İnsanların büyük çoğunluğu düşen yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgarın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgar varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar." (s.77)

"Tepetaklak gidiyorsun! diye söylendi kendi kendine ve güldü. Bunu söyler söylemez ırmağa ilişti gözü, ırmağında da tepetaklak yuvarlanıp gittiğini gördü, boyuna tepe üstü akıp gittiğini ve bu arada şarkılar söylediğini, neşesini elden bırakmadığını." (s.97)

"Yolum daha nereye götürecek beni? Acayip bir yol, dönemeçler çizerek ilerliyor, belki de bir çember çiziyor. Nasıl ilerlerse ilerlesin, izleyeceğim bu yolu." (s.98)

"Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir. Dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki biliyorum artık!" (s.99)

"...bir başka şeydi ölen, ölmeyi hanidir özleyip durmuş bir şeydi. Bir zamanlar o yakıp kavurucu çilecilik yıllarında öldürmek istediği şey değil miydi bu? Kendi Ben'i değil miydi, küçük, ürkek ve mağrur Ben'i, bunca yıl savaşıp durduğu, onu dönüp dolaşıp yenilgiye uğratan, her öldürülüşünden sonra dirilip kalkan, sevinci yasaklayan, korkulara kapılan Ben'i? Hele şükür bugün ölümü boylayan, buradaki bu orman içinde, bu şirin ırmak kıyısında can veren bu değil miydi? Ben'in ölümü değil miydi onu adeta bir çocuğa, içi böyle güvenle, böyle neşeyle dolup taşan, böylesine korkusuz bir çocuğa dönüştüren?
..... neden bir çileci olarak Ben'le savaşından sonuç alamadığını şimdi seziyordu Siddhartha. Pek çok bilgi, pek çok kutsal dize, pek çok sungu kuralı, pek çok oruç, pek çok eylem ve çaba başarıya ulaşmasını önlemişti. Kibirden hiçbir şey görmemişti." (s.100)

"Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta, akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardır, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye bir şey de bilmez." (s.108)

"... tüm çile ve kahırlar zaman değil miydi, tüm uğraşıp didinmeler, tüm korkular zaman değil miydi? Zaman aşılır aşılmaz, zaman düşüncesi kafadan çıkarılır çıkarılmaz dünyadaki bütün güçlükler, bütün düşmanlıklar silinip gitmiyor mu, yenilgiye uğratılmıyor muydu?" (s.108)

"... gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri, hiçbir öğretiyi benimseyemezdi. Ama aradığını bulan da hangi öğreti olursa olsun, hangi yol, hangi amaç olursa olsun hiçbirinden onayını esirgeyemezdi. Artık onu sonsuzlukta yaşayan, 'Tanrısal'ı soluyan binlerce başka kişiden ayıran hiçbir şey yoktu." (s.111)

"...yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi zorbalıktan güçlüdür." (s.118)

"...oğluna sevgisi daha güçlüydü bilgisinden, ona karşı şefkati de daha güçlü, onu kaybetme korkusu daha güçlüydü. Şimdiye kadar böylesine gönül verdiği bir başka şey olmuş muydu? Böylesine derinden sevmiş miydi bir başkasını, böylesine kör bir sevgiyle, böylesine acı çekerek, boşu boşuna sevmiş, ama yine de mutlu hissetmiş miydi kendini?" (s.120)

"Dünyevi yaşam süren insanların başka bakımdan bilgilerden geri kalır yanı yoktu; nasıl ki zorunlu olan her şeyi inatla, şaşmadan yapan hayvanlar kimi anlarda insanlardan üstün görünebilirlerse, onlar da bilgelerden hayli üstündü.
... bilgeliğin ..... her an, yaşamın ortasında birlik düşüncesini düşünebilme, onu hissedebilme ve nefesle içine çekebilme konusunda ruhta her an var olan eğilimden başka bir şey, bir yetenekten, gizli bir hünerden başka bir şey değildi..... Uyum, dünyanın ezeli ve ebedi mükemmelliğinin bilinci, gülümseme, birlik." (s.129)

"...sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu." (s.130)

"... tümü, bütün sesler, bütün amaçlar, bütün özlemler, bütün çileler, bütün hazlar, bütün iyi, bütün kötü şeyler, tümü birden dünyayı oluşturmaktaydı. Tümü birden oluşumların ırmağı, tümü birden yaşamın müziğiydi. Ve Siddhartha dikkatle bu ırmağa, bu binlerce sesli şarkıya kulak verdi mi, salt acılara, salt gülmelere kulaklarını tıkayıp ruhuyla tek bir sese bağlanmadı da Ben'iyle bu ses içinde yitip gitmeyerek bütün sesleri işitti mi, bütünü, birliği duymaya çalıştı mı, binlerce sesin bütün şarkısının bir tek sözcükten oluştuğunu görüyordu, bu sözcük Om'du, mükemmellikti." (s.133)

"Siddhartha bu andan sonra yazgıyla savaşı bıraktı, çektiği acılar son buldu. Yüzünde bilmenin neşesi çiçeklendi, hiçbir istemin karşı duramadığı, mükemmelliği tanıyan, oluşumların ırmağına, yaşamın seline 'evet' diyen bir bilmenin neşesi. Acıları ve sevinçleri paylaşmaya hazır, kendini tümüyle ırmağın akışına bırakmış, birlik be bütünlüğün bir parçası olmuştu Siddhartha." (s.134)

"Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak." (s.137)

"Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez." (s.139)

"Hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı da gerçek olmasın! Bir gerçek ancak tek taraflıysa dile getirilip sözcüklere dökülebilir. Düşüncelerle düşünülüp sözcüklerle söylenebilen ne varsa tek taraflıdır., hepsi tek taraflı, hepsi yarım, hepsi bütünlükten, mükemmellikten ve birlikten yoksun..... Zaman da gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka şey değildir." (s.140)

"Dünya, mükemmellikten yoksun ya da mükemmellik yolunda ağır ağır ilerliyor değildir; hayır, her an mükemmeldir o, tüm günahlar bağışlanmayı, tüm küçük çocuklar yaşlıyı, tüm bebekler ölümü, tüm ölenler sonsuz yaşamı kendi içinde taşır. Hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez.
..... var olan her yel iyi görünüyor bana, ölüm yaşam gibi, günah kutsallık gibi, akıllılık aptallık gibi görünüyor, her şeyin öyle olması gerekir, her şey benim onayımı, benim istekliliğimi, benim sevecen rızamı beklemektedir, benim için iyidir o zaman, bana zararı dokunamaz." (s.140)

















22 Mayıs 2013 Çarşamba

Sevdiğim erkeğin geyşası olurum derken bir daha düşünelim!

Lise son sınıf ile üniversitenin ilk yılının gönlümde bambaşka bir yeri vardır. Belki de hayattaki ilk büyük aşılması gereken engeli rahatlıkla aşmanın güzelliğidir bu. 18-19 yaşlarım beni ben yapan, ruhumda, aklımda, fikrimde büyük aşamalar kaydettiğim yıllardı bana göre. Bunun nedeni  belki de hayatımda en çok okuduğum dönemler olmasıdır.

Bilgisayar evlerimize yeni yeni girmiş, internetle tanışmışız ama ne büyük bir derya olduğu hakkında çok fikrimiz yok, internet sadece chat yapıp arkadaşlarımızla ücretsiz yazıştığımız bir mecradan ibaret o zamanlar. O yüzden de internetten kitap sipariş etmekten filan da haberimiz yok, kredi kartını sadece iş güç sahibi adamlar kullanıyor zaten.

Bu nedenlerle kitap alışverişleri babanın kefilliğinde üye olunan kitapçıların kendi hesabında taksit yapmasından ve bizim de her ay gidip kitapçıya o taksiti ödememizden ibaret. Çok fazla okuyunca da haftada birkaç kez kitapçının yolunu tutmak işten bile değil, öyle ki bir ara kitapçıda çalışan bir "abi"ye aşık olmuşluğum bile var!


İşte o dönemlerde "çok satanlar"da bir kitap duruyor, "Bir Geyşanın Anıları". Uzun zaman o kitapla bakıştım durdum. O zamanki aklım, fikrim ve "geyşa" kelimesi geçince insanların yüzünde oluşan imalı sırıtışlar nedeniyle kitabın sadece erotik anılardan ibaret olduğu hissine kapılmıştım. O yüzden elime bile alıp incelememiştim ama bir yandan merak etmiştim, nedir bu geyşaların hali diye.

Gel zaman git zaman bu kitabın filmi çekildi, aslında geyşaların bizim anladığımız anlamda kadınlar olmadığı vurgulandı, Uzak Doğu kültürüne semaptim arttı derken geçenlerde internetten kitap alışverişim sırasında ben bu kitabın indirime girdiğini görüp seneler öncesinin bir telafisini yapmak istedim.

Neyle karşılaşacağız derseniz, akıcı bir romanla, ilginç bir kültürle ve yaşamöyküsüyle karşılaşacaksınız derim. Yalnız göz önünde tutulması gereken bazı noktalar da yok değil. Öncelikle kitabın başında Amerika'da yaşayan ve gençliğinde Japonya'da geyşa olan bir kadının öyküsünü okuyacağımız vurgulanıyor ama kitabın sonundaki notta bu öykü kurmacadır yazıyor. Büyük ihtimalle kitapta öyküsü anlatılan kadının yazara öykünün kendisine ait olmadığı yönünde dava açmış olmasından kaynaklanıyor arkadaki not.

Geyşalık bizim anladığımız anlamda "fahişelik" gibi bir kurum değil. Geyşa kelimesinin kökü Japonca'daki sanat kelimesinin karşılığı olan "gei" den geliyor. Küçük yaşlarda geyşa yetiştirilen okiya adındaki evlere verilen kızlar buradaki hizmetçilik yaparak işe başlıyorlar. Potansiyel görülenler okullara gönderilerek yetiştiriliyorlar. Müzikte, dansta uzmanlaşıyorlar, bilgili ve kültürlüler, sonsuz bir saygıyla hizmet etmek amacındalar.

Yolları çok uzun ve meşakkatli. 13-14 yaşlarında bekaretleri açık artırmayla satılıyor, bir erkek onların "danna"sı olmak isterse metres hayatı yaşıyorlar ve bunların neredeyse tamamına kendileri karar veremiyorlar, kazandıkları paranın da sadece belli bir kısmı kendilerine kalıyor.

Arthur Golden'in Bir Geyşanın Anıları kitabında Sayuri isimli geyşanın geçtiği bu yolları okuyoruz. Araya İkinci Dünya Savaşı giriyor. Savaş esnasında çekilen zorluklar ve sonrasında yaşananları da izleyebiliyoruz.

Ahlaki değerlerin, "doğru"ların zamana, mekana göre nasıl değiştiğini görüp şaşırıyoruz. Şimdi bir çocuğa tecavüz ne kadar iğrenç geliyorsa kulağımıza, o zaman bir çocuğun bekaretinin satılması toplumda saygı duyulan bir mertebeye ulaşmasına neden oluyor. Kadın haklarından filan bahsetmekse olası bile değil!

Kitapla ilgili bir eleştirim de kitabın bir Amerikalının gözünden yazılmış olmasından kaynaklanıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya'yı işgal eden Amerikalılar için "çok iyilerdi, bize hiç zarar vermediler" gibi bir ifade var. Yeryüzünde savaşı -haklı ya da haksız- yaşamanıza neden olan bir topluluğa bunu söyleyebilecek tek bir insan tanımıyorum! Neticede mevcut düzeninizi bozan, sevdiklerinizi öldüren, hastalandıran, sakat bırakan, açlık, yoksulluk çekmenize neden olan savaşın müsebbibi olanlara bu kadar dostça yaklaşmak... Peh diyorum!

Ben isterdim ki bu kitabı bir geyşa, olmadı bir geyşanın çocuğu/torunu yazmış olsun, o da olmadı bir Japon'un kaleminden kurgu bir hikaye olarak çıksın. Çünkü kitapta okuduğum bazı şeylerin sırf "bu insanlara ilginç gelir, bunu öyle değil de böyle yazayım" fikriyle yazıldığı hissine çok kapıldım.

Yine de ucundan kıyısından bu kültürü yakalamak için rahat okunan bir kitap isterseniz buyurun derim.

"Kişiliklerimizde su bulunan bizler, akacağımız yeri kendimiz seçmeyiz. Yapabileceğimiz tek şey, hayatımızın manzarasının bizi götürdüğü yere akmaktır." (s.161)

"Asla savaştığım adamı yenmeye çalışmam. Onun güvenini yenmeye çalışırım. Şüphenin bulaştığı zihin zafere odaklanamaz. İki adam eşittir -gerçek eşit- ama ancak eşit güvenleri olursa." (s.418)

"Felaketler şiddetli bir rüzgar gibidir. Yalnızca bizi gideceğimiz yerden alıkoymasını kastetmiyorum. Aynı zamanda bizden koparılamayacak olanlar dışında her şeyi yırtar alır, bu yüzden sonrasında kendimizi gerçekten olduğumuz gibi görürüz, olmak isteyeceğimiz gibi değil." (s.449)

"... yalnızca orada olmayana odaklanmanın tehlikelerini anlamıştım. Ya hayatımın sonuna gelsem ve her günümü hiç gelmeyecek olan bir adamı bekleyerek geçirdiğimi fark etsem ne olacaktı? Hayatım elimden kayıp giderken bile başkandan başka hiçbir şey düşünmediğim için yediğim şeylerin tadına gerçekten varamadığımı ya da bulunduğum yerleri gerçekten görmediğimi fark etmek ne dayanılmaz bir acı olurdu. Ama eğer düşüncelerimi ondan çekersen nasıl bir hayatım olurdu? Hiç yapmayacağı bir gösteri için çocukluğundan beri hazırlanan bir dansçı gibi olurdum o zaman." (s.450)

"...eğer yapığın şey için seni affedemiyorsa, senin kaderin olmadığı kesindi..." (s.541)

*Üç maymunlu geyşa görseli http://freevintagedigistamps.blogspot.com'dan, diğer geyşa görseli weburbanist.com'dan.

3 Mayıs 2013 Cuma

"Aşk, kadınlar yorulunca biter. Kadınlar bir adamı değil, bir mezarlığı terk eder."

Kadınlar...


Çok komplike ama bir o kadar da dolaysız. Aşkı yaşamaları bir başka, dostluğu yaşamaları bir başka. Dayanıklılık dedin mi onlardan sorulur. En büyük kavgayı hep kendileriyle yaşarlar, hayatı en çok kendilerine zehir ederler. Mesela erkekler daha standart gelir bana, oysa kadınlar...

Ece Temelkuran'ın son günlerdeki popüler kitabı "Düğümlere Üfleyen Kadınlar"ı daha önce hiçbir kitabını okumadığım için dur bakalım ne anlatıyor bu kadın merakıyla edindim.

Yine yaklaşık 100 sayfasını okudum, baktım kopuyorum okumadan, başa aldım, tekrar başladım. İkinci okumamda anladım ki bu zor bir kitap.

Hikaye Orta Doğu'da geçiyor. Orta Doğulu dört kadının kaçış-aşk-kovalamaca-bölgenin siyasi ortamına karşı duruşlarının hikayesi diyebiliriz özetle. Öte yandan da derseniz bana kadın ve aşk romanı söyle, aklıma ilk bu kitap gelir sanırım.

Gerçekten zor okunan, bazen gereksiz uzatıldığını düşündüğüm bir kitap bu. Son 100 sayfa anlatılmak isteneni anlatmış gibi geldi, öncesindeki yaklaşık 400 sayfada ise zaman zaman gereksiz ağdalı anlatım ve tasvirlere boğulma durumu var, bu haliyle bir zorlama hali de yok değil kitabın.

Tabi ki bunlar benim görüşlerim. Hiç mi iyi bir şey yok derseniz, bölgedeki gelişmelere şöyle bir bakmış oluyoruz mesela, kadınlar ve kadın olmak üzerine iyiden iyiye düşündürüyor insanı. Aşkı sorgulatıyor, bir erkek bu durumda ne yapardı, bizim yaradılışımız neler yaptırıyor...

Bir de güzel mi güzel tespitleri var tabi, şunlar gibi:

"Belli ki dünyayla başa çıkabilen ama kalbiyle başedemeyen bir kadındı." (s.10)

"İnsanlara güvensizliğin sürekli kaygısına boşverip hayal kırıklığının anlık kederini tercih eden biri." (s.34)

"İnsan, o da eli iyi gelmişse, hayatta kendini bir kere bütünüyle görür. Ömrün gerisi ya o sahneye yeniden kavuşmak için geçer ya da ondan kaçmakla." (s.39)

"Bazen hayatınıza geri kabul edilmek için yapabileceğiniz hiçbir şey kalmaz. Denedikçe düşkünleşirsiniz. Bir küçük hata... Küçücük bir şey bütün hayatınızı silip atar.
...
Sizi sevenlere bile görünmek istemezsiniz. Yaşadığınızın adaletsizlik olduğunu hatırlatan dostlar, daha acı vericidir yalnızlıktan. Büsbütün unutulmak istersiniz, bir zamanlar sevilen, hayran olunan biri olarak hatırlanmaktansa...
...
İnsanı en çok kendini hayal kırıklığına uğratmak mahveder." (s.74)

"İşte o sahneyi viran eden, gelip gitmiş, hiç geri dönmemiş bir adam var. Şimdi ölüme bu kadar yakınken onu bulamazsam... O zaman cancağızım, hayatım büsbütün yalan olmuş olacak. Büsbütün yanılmışım, bütün bu ömrü yanlış yaşamışım demek ola..." (s.75)

"Korkmak, ne sefil bir hapishane." (s.90)

"Işığın bir sesi olmalı. Yoksa sivrisinekleri karanlıkta daha iyi duyuyor olamazdık. Işığın bir kütlesi olmalı. Yoksa karanlıkta daha geniş sevişiliyor olamazdı." (s.93)

"Kolonyalizm ne acayip bir şey diye düşünüyordum kruvasana bakıp bakıp. Çölün ortasında niye kuruvasan yiyoruz ki biz? Bu insanların kendi ekmekleri vardı herhalde Fransız sömürgecilerden önce. Ekmeklerini nasıl unuttular? Ne zaman? Ekmeklerini unutanlar tanrılarını da unutur mu bir parça? Ekmeğin tanrının kırıntısı olduğu göz önüne alınırsa..." (s.104)

"Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz... Hayat... Nefesinizin yettiği kadar." (s.126)

"Sen bana öyle bakıyorsun ki hemen kalkıp dönmek istiyorum. Eteklerinin dönüşünü gösteren, hayal kırıklığından habersiz bir kız çocuğu gibi." (s.150)

"Öfkede onlar seni yener ama merhamette sen her zaman altın kemer sahibisin. Onları yenebileceğin mindere çek ahbap!" (s.179)

"Sendeki sende kalacak. Kimse ile ilgili değildi, kimse ile ilgili olmayacak. Aşk onunla ilgili değildi, olmayacak. Yerine başkası gelecek, aşk hep sende olacak. Gelecek olana yer aç." (s.203)

"Sizi kıymetsiz olduğunuza inandırmaya çalışacaklar. Buna yenilmemek için sizi bir şeyin, birinin çok sevdiğine inanmanız lazım. Bu yüzden bir tanrıçaya, bir tanrıya inanmalısınız. İnsan kendini durup dururken sevemez. Palavra o işler. İnsan kendini ancak bir tanrı onu severse, birinin onu sevdiğine inanırsa sevebilir. İnanmalısınız yoksa delirirsiniz." (s.205)

"Nasıl kırıyorlar sonra bu kız çocuklarını? Nasıl kendilerine benzetiyorlar? Cinayet gibi. Belki biz de böyleydik. Sakatlanmadan büyüyebilseydik... Keşke öyle bir bilgisayar programı olsa. Ruhumuz sakatlanmadan büyümüş olsak nasıl insanlar olacağımızı gösterse. Ona bakıp nasıl olmamız gerektiğini görsek." (s.220)

"Aşk, kadınlar yorulunca biter. Kadınlar bir adamı değil, bir mezarlığı terk eder." (s.244)

"Bir küçük tereddüt anını bekler aşk, kurduğunuz saray devrilir. Kim bilir belki için için istiyordum bunu. Kurduğum oyunun büyüklüğü yetmiyordu gücümü sınamama. Bu kez de kalbimi sınamak istiyordum, bilmediğim aşk ormanında. Öyle ya kendimiz yaparız hayatı, tesadüf yoktur. İşaretleri, büyüyü ve tesadüfü de biz üfleriz hayata. Kim bilir, belki en kudretlilerimiz bir canı olduğunu hissetmek için yenilmek ister..... İnsan hiç tatmamışsa, keder için de dua eder. Kendinden bile gizler ama her insan bir kere mahvolmak ister. Bakmayın kimse bir cennet dilemez, herkes yana yakıla kendi cehennemini görmek ister." (s.248)

"Aşk, demek ki, kendi kendini düşkünleşirken yakalamakla çekilen bir çiledir." (s.248)

"İnanmak istemek inançtan daha kudretlidir." (s.250)

"Kesinkes yalan, insanın kendi kendini sevmesi meselesi, kim uydurduysa. İnsan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi." (s.275)

"Bilakis, ömür çok uzun. Hiç de öyle göz açıp kapayıncaya kadar değil. Fakat tek bir şartı var. Kaderini, gönlünü ferah tutarak seveceksin. Ancak sahiplenilmemiş hayatlar kısadır. Yaşamayı istediğin bir ömürde hep yeterince vakit vardır. Yanlış hikaye yoktur. Siz, kaderiniz ne zahmetli olursa olsun hariçte kalmamaya bakın. Ömür o vakit kısalır işte." (s.364)

"Bir kere teslim olursam ihtiyarlayıp ölürüm. Biri bana sarılırsa ayakta duramam. Çünkü... Çünkü kalbim ablukada kalır o vakit. Düşmana teslim olmak daha kolay. Onurun kırılır en fazla, ama beni seven birine teslim olursam... Esir düşerim." (s.379)

"Yoksulluk insanları hizalar. Aynı taşın altında ezilince eşitlenirler." (s.384)