5 Mayıs 2014 Pazartesi

İstanbul Kırmızısı

Yola çık, güneye git. Mümkün olduğunca güneye. Denizin seni okşayan bir renge sahip olduğu, sana iyi geleceği bir yere. Tek bir lokantanın, yeni tutulmuş bir balığın pişirildiği tek lokantanın olduğu, etiketsiz, belki biraz reçine kokan beyaz şarabın içildiği yere git. Oturup günbatımını seyredebileceğin bir yer olsun…
Ya da gündoğumunu. Güneşe karşı gözlerini yumacağın, bedeninin konuşmasına izin vereceğin ve onu dinleyeceğin bir yer olsun. Ve kiminle sevişmek istersen onunla sevişeceğin bir yer.
Belki böyle bir yer sadece içimizde var. Orayı aramayı sürdürmeliyiz….. Onu bulamazsak yaratmamız gerekir. Çünkü kimi zaman yola çıkmak, kaçmak işe yaramaz. Ötede sandığımız gerçek, çoğu zaman olduğumuz yerdedir ve ancak yüzleşme gücüne sahipsek bulabiliriz onu. Olduğunuz yerde hareket ederek, gerçeği kabul ederek. Sadece böyle değiştirebiliriz. Olduğumuz yerde hareket ederek ya da dünyayı gezmek için bavul hazırlayarak. Tek tek adımlarla.
Ve şu anda İstanbul dünyanın her yeri ve Anna’nınki gibi pek çoğu arasında sadece tek bir öykü. Ve onu anlatma yürekliliği bulduğunda, kendi öykünü anlattığında her şey değişir. Çünkü hayatın öyküye dönüştüğü andan karanlık aydınlanır ve ışık sana yol gösterir. Ve şimdi biliyorsun; o sıcak yer, güneydeki o yer sensin.



1 Mayıs tatildi, buna rağmen sabah erkenden uyandım, koltukta açılmayı beklerken biraz televizyona baktım boş boş. Acıktığımı hissettim bir şeyler atıştırdım, biraz ütü yaptım. Sonra Ahu’nun mesajı geldi:
“Spora gidecek misin?”
“Akşamüstü gideceğim, pilates dersim var.”
23 Nisan’ın neredeyse 14 saatini dolap temizlemekle geçirmişim, “bugün nereyi temizliyorsun” diye soruyor. Önceki yazımda bahsetmiştim ya, ışık yanıveriyor. “Ruhumu” diyorum. Evdeyim. “Hiçbir şey yapmamayı” beceremesem de frene basmayı deneyeceğim diyorum o anda. Mr. Balmy de hazır işe gitmişken, fırsat bu fırsat…

Uzun zamandır kitap okumaya şöyle geniş zaman ayıramamışım. Ferzan Özpetek’in kitabı İstanbul Kırmızısı’nı alıyorum elime. Sadece kahve, su almak, acıktığımı hissedince bir şeyler atıştırmak için kalkıyorum başından, tv kapalı, müzik açık, telefon sadece iletişim anları için yanımda.

Vuruluyorum. Kolay okunan, çabucak biten bir kitap. Filmleri gibi, öyle bir anlatıyor ki, bittiğinde sanki o hikayenin içinde ben de varmışım da şimdi, gözü, kulağı, objektifi bana yönelmiş gibi hissediyorum.
Kendi hayatının, kendi İstanbul’unun yanında Anna isimli diğer kahramanın öyküsü de kitapta akıp gidiyor. Kitabın sonunda kahramanlarımızın yolları bir şekilde kesişiyor. Aşk, aile, ilişkiler, anılar, eski İstanbul, yeni İstanbul… Tıpkı Ferzan Özpetek filmleri gibi, hani kitabın filmini çekmeye kalksa sanırım benim hayal ettiğimden farklı bir şey çıkmaz ortaya.

Öte yandan Emek Sineması ve Gezi olayları gibi yakın tarihimizin önemli olayları da kitaptaki hikâyenin içine yerleştirilmiş, göze sokmadan, kullanmadan… Bu kitaptan benim anladığım aslında Ferzan Özpetek kendi hayatındaki önemli birkaç detayın notunu düşmüş gibi.

Uçurtma uçurmayı bilmeyen bir erkek, bir kadını mutlu edemez.” (s.21)

Aşk cinsiyet ayırmaz: aşk seçer” (s.57)

“… Ama şimdi biliyorum, aşkın ana noktası bu: akşamları kapıda bekleyen birinin olması. Seni kucaklayan birinin. Ebediyen değil, tek bir gün için bile olsa kolları arasında kendini yuvanda hissetmeni sağlayan birinin.
Aşk. Ne öğrendim aşk hakkında? Aşk hakkında öğrendiğim, aşkın var olduğudur. Ya da belki, daha yalın anlatımla aşk hakkında öğrendiğim ve öğrenmeyi sürdürdüğüm, filmlerimde, bütün filmlerimde anlattığımdır. Yani, sevdiğimiz insanları asla unutmadığımız, onların daima bizimle kaldıklarıdır; bizi onlara artık var olmasalar bile çözülmez biçimde bağlayan bir şeyler olduğudur.

İmkansız aşklar, yarım kalmış aşklar, var olabilecekken olmamış aşklar olduğunu öğrendim. Yara izi bıraksa da dağlayıcı bir damganın daha iyi olduğunu öğrendim; kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir.
Duygular söz konusu olunca gizemli yasalarca yönetildiğimizi, belki kader belki serap; ama kesinlikle akıl ermez, açıklanamaz bir şeylerin var olduğunu öğrendim. Çünkü temelde aşık olmayı açıklayacak bir neden asla yoktur. Sadece olur. Bu bir gizemin içine girmek gibidir: sınırı aşmak, eşiği atlamak gerekir. Ve orada, bu gizemde mümkün olduğunca uzun süre kalmayı denemektir.” (s.65)

Korkuyorum da. Onun için, eski bir sinema için, bir hayali anmak için protesto gösterisi yapan halkına karşı polis gönderen bu ülke adına korkuyorum.” (s.96)

Hayatta asla başkalarının yargılarına takılıp kalmamak, insanların acımasızlığına ve dedikodularına kulak asmamak gerekir. Sevdiklerimizin ve bizi sevenlerin zayıflıklarını anlamaya çalışmak, bizde yarattıkları acılar yüzünden onları bağışlamak gerekir. Çünkü gerçekten önemli olan, göze görünen değil, duyguların özüdür.” (s.105)

Biliyor muydun, Japonya’da kırık seramikleri onarırken kırığı örtmeye çalışmazlar, tam tersine onu vurgulamak için kırık yeri altınla doldurarak düzeltirler, diyor. Çünkü bir şey zarar gördüyse, bir öyküsü varsa bu daha güzel sayılır. Hayatın seni unufak ettiyse onu altınla onar!” (s.110)


2 Mayıs 2014 Cuma

Hiçbir şey yapmamak: Çok zor çoookkk!

Siz de şu koşup duran savaşçı kadınlardan mısınız? Kimseye muhtaç değilim, her işimi kendim görürüm diyenlerden ve bunun için zaman, para, enerji yaratmaya debelenip duranlardan…

Ben öyleyim. Öyle yetiştirildim. Gerek var mıydı dersek, hem evet, hem hayır derim.

İnsanın iş başa düşünce ne gerekiyorsa soğukkanlılıkla yapabilmesi büyük bir güç, kabul. Öte yandan bu öyle bir hayatımıza kazınıyor ki başkalarının yapabileceği ya da yapması gerekenleri sırtımıza alıp hayattaki sorumluluklara yenilerini ekliyoruz.


Maalesef benim kuşağımda, eğitimli olan her kadında bu sendrom var.

Halbuki daha kolayı varken zoru seçmek neden? Bazen sadece durmak ve hiçbir şey yapmamak istiyorum ve kendimi bu konuda bile daha yolun çok başında hissediyorum, çünkü hiçbir şey yapmadan duramıyorum.

Hep en bakımlı, en güzel halimle dolaşmak istiyorum. Saçlarım parlasın, cildim ışıldasın, ellerim, ayaklarım bakımlı olsun, vücudum şekillensin, en temiz, en güzel kıyafetleri giyeyim, işimde çok başarılı olayım, evim hep temiz ve düzenli kalsın, ev ekonomisinin gözüne vurayım, istediğimi alayım, yapayım ama yine de ay sonunda para arttırayım, işte başarıdan başarıya koşayım, hobilerim olsun onlarla ilgileneyim, sağlıklı yemekler pişireyim, sağlıklı besleneyim…

Ancak tıkanıp kalıyoruz işte. Halbuki bunların hiçbirini yapmasak da ölmüyoruz. Hafta sonu geldiğinde muhakkak kuaföre gitmek, evi temizlemek, yemek yapmak, sağlıklı beslenme adına yoğurt mayalamak, spora gitmek, mutlaka bir aktiviteye katılmak hatta gezmek gibi aslında hiç de gerekli olmayan “zorunluluk”ları hayatımda buluveriyorum, bunları yapmadığımda kendimi mutsuz hissediyorum bir de. Halbuki bunlar olmasa da olur, bir cumartesi yataktan kalkıp koltuğa, koltuktan kalkıp yatağa yatarak gün geçirilebilir ya da cumadan “haftasonu yapacaklarım” listesini hazırlamadan hafta sonu o an aklına ne geliyorsa o yapılabilir ve “yapılması gerekenler”se bekleyebilir.


İdealini anlatıyorum ama hadi bu haftasonu yapayım dersem yine yapamıyorum. Aşama kaydettim ama… Mr. Balmy’e gereksiz yüklendiğim bazı şeyleri atıverdim mesela, manikürü, pedikürü sırf gidiş-geliş ve bekleme zamanını kazanmak için evde yaparken dört büklüm olup kendim yapacağıma ayda bir kendini şımartma kontenjanından kuaföre gidiyorum, uygun fiyata bir ütücü bulup gömlekleri gönderiyorum, temizlikle zaman harcayacağıma bunu iş haline getirenlere paslıyorum, bir nevi zamanımı satın almış oluyorum, canım istemiyorsa hayatı kaçırıyorum hissini bir kenara bırakıp dışarı çıkmıyorum. Yetmez tabi…

Çamaşırlıkta asılı çamaşırları bir hafta toplamasam, şu 3 gün de spor yapmayıvereyim diyebilsem, evden çıkmadan bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirmesem, yeni açılan bir mekana gitmek zorunda hissetmesem, şehrin en iyi dönerini yapan yeri keşfetmesem, en azından koltukta üstüme aldığım battaniyeyi bile katlamasam bu iş oldu diyeceğim ama bunun için daha çok yolum var.


Bu da nereden çıktı yıllardır hep bir şeylerle meşgul olmak iyidir, diyen sen değil misin, diyebilirsiniz. Bunu aslında Demet çıkardı… Bir şeyler yapmadan duramamanın iyi değil, kötü bir şey olduğunu, hiçbir şey yapmamanın da önemli olduğunu söyledi. Meditatif bir yanı var bu konunun. Zihnimizi susturmak için sürekli bir şeyler yaptığımızı, hâlbuki bu şekilde bilinçaltının karanlık kanallarının aslında temizlenmeyeceğini, sadece “halı altına süpürme” eylemini gerçekleştirdiğimi söyledi.

Kabul etmek konusunda zorlanmadım, doğru. Hiçbir şey yapmamak “kendini dinlemek” olacak. Her kendini dinleme sancılı ve uzun bir süreci getirecek. Değişime zorlayacak. Buna hazır değilseniz benim gibi her şeyi yapmalıyım kafasıyla dolaşıp duracaksınız, yorulduğunuzda da aklınıza bu gelecek: Hiçbir şey ihtiyaç değil, dur bir içine bak, ne yaptığına, amacının ne olduğuna…
Ve ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

Ancak her şeyin bir zamanı var. Fark ederek bir aşamayı geçtim, uygulamaya geçtiğimde asıl yolu kat etmiş olacağım… 

30 Nisan 2014 Çarşamba

Son zamanların özeti: Eymir, nişan tepsisi, leke tedavisi, nereye, paula...

Sesim soluğum çıkmaz oldu kaç zamandır, yazmaya değil, yayınlamaya üşenen ilginç bir yapım var.

Eee madem bahar geldi, silkeleniyoruz, üzerimizdeki ölü toprağını atıyoruz; buraya da iki kelam yazmak ve daha da önemlisi yayınlamak farz oldu.

Hayatım aynı şekilde akıp gidiyor aslında. Sürekli bir hareket, bir şeyler yapma, bir şeyleri halletme, bu arada sosyal hayat, kültürel aktivitelere yetişme, planlar, programlar arasında koşup duruyorum.

Öncelikle artık güneş yüzü görmeye başladık. Bunun en güzel yanı artık dışarıda daha çok vakit geçirebilmek oldu bu da spor tutkuma yeni bir şeyi ekledi: Açıkhava yürüyüşleri.



Aslında bu konuya yabancı değilim. Özellikle üniversite döneminde yürüyüş benim hayatımın önemli bir parçası olmuştu. Hayatımla ilgili pek çok farkındalığı yürürken yakaladım. Sonra işe başladım, iş öncesi parkta koşup işe öyle gittim. Banka müfettişi iken hangi şehre gitmişsem, mevsim ne olursa olsun hep sabah koşusuna çıktım. Ankara’da yerleşik hayata geçip erken başlayan mesai de üzerine eklenince spor salonuna üye oldum. O zaman bu zamandır, yürüyüşler spor salonunda koşu bandının üzerinde gerçekleşiyor.


Havalar güzelleşince Pazar sabahları denk gelen arkadaşlarla Eymir Gölü çevresinde yürümeye başladık. Bu artık bir ritüel oldu ve onca idmana rağmen 2 saatin sonunda bacaklardaki ağrı, yanma bizde endorfinde tavan yaptırdı. Ankara’da bir kaçış noktası, temiz hava, biraz su, bol oksijen için bir Pazar yürüyüş ya da bisiklet sürmek için bence iyi bir kaçış. Sonrasında da mis bir kahvaltı olursa “keyif” listenize yeni bir hane ekleyebilirsiniz.

Güneşle ilgili tek korkum yüzümdeki daha önce burada bahsettiğim leke tedavisinin muhteşem sonuçlarının ortadan kalkması olacak. Bu yazı dikkatli geçirmek zorundayım. Üç aşamalı fotom aşağıda, kesinlikle fotoğraflarla oynamadım.


Öte yandan ölü toprağı atmak için bir bahar temizliğine girişmek, evimizi ve hayatımızı mümkün olduğunda sadeleştirmek bu aşamada tam da kafa yorulası bir şey. Son zamanlarda dünyada da trend olmuş "simplfy your life"tan yola çıkarak 23 Nisan’ı evdeki dolapların içinde geçirdim. İlginçtir daha taşınalı 1.5 yıl olmuşken bunca atılacak şeyi ne ara biriktirdik hayret ettim, kıyafetten mutfak eşyasına kullanmadığım ne varsa ayırdım kenara, 6 jumbo boy çöp torbası doldu. Ayakkabılarımdan ayrılamıyorum, bir de o meselenin üstesinden gelirsem hayatım çok kolaylaşacak.

Bu blogun kuruluş nedeni öncelikle kendi el emeğimle hazırladığım tasarımlardı. Ancak insan oturduğu yerde nişan tepsisi, nikah şekeri hazırlayamıyor, illa ki bir vesile olmalı... O vesile sevgili Ülkücüğüm'ün nişanı oldu bu sefer. Mr. Balmy ile malzeme alışverişi için Ulus'ta attığımız turlar onun da epey hoşuna gitti. Malzemeleri alıp eve geldikten sonra kızları evde toplayıp onlara kısır ve çay servisini yaptırırken ben de çalıştım, çabaladım ve nişan tepsisini, makasını hazırladım. Konsept kırmızı-siyah olduğu için bir de kırmızı siyah kapı süsü yaptık. Ayna müthiş bir fikir bence!



Bu arada filmler, okumalar da devam ediyor. Araya bir de tiyatro oyunu sıkıştırdım üstelik.

Devlet tiyatrolarının tatile girmesine az bir zaman kaldı. Bu son demleri değerlendirmek için bu kez kalabalık kız grubuyla rotamız Küçük Tiyatro oldu. Lise yıllarımdan kalma alışkanlıkla öncesinde yanındaki Mudurnu Tavuk Lokantası’nda karnımızı doyurup ardından oyunu izledik.


Nereye tiyatroda ikinci sezonunda. Bir kamyon kasasında çeşitli nedenlerle yurt dışına kaçmaya çalışan çeşitli milletlerden, bambaşka kaçış nedenleri olan insanların hikâyelerini ve ortak hayallerini dinliyoruz oyun boyunca.

Açık söylemek gerekirse oyunun başlangıcında biraz klişe ve iç karartıcı bir hikâyeyle karşı karşıya olduğumuzu düşündüm. Ancak sonrasında gerçekten eğlenceli diyaloglar, çarpıcı sahnelerle karşı karşıya kaldık. İki buçuk saat süren bu oyunda Orta Doğu’nun yapısal sıkıntılarının bambaşka şekilde yansıdığı hayatlara tanıklık ediyorsunuz. Kimi savaştan, kimi töreden, kimi de ekonomik nedenlerden kaçıp daha müreffeh bir hayatın hayaliyle risk alıp yollara düşüyorlar, bu yolculuk sonunda vardıkları yerleri de oyunun aralarında görüyoruz. Ayrıca eğlenceli ve komik sahneleri de bir hayli fazla.

Devlet tiyatroları özellikle biz Ankaralılar için bir nimet. Oyunculuklara diyecek yok ancak bence dekor ve kostüm konusunda gerçekten başka bir sanatı daha konuşturuyorlar. Tabi ki daha geniş kaynaklara sahip olmaktan kaynaklanıyor bu ama görsel şölene de diyecek yok… Nereye de özellikle dekor anlamında çok çok başarılı. Ankara’daysanız, bu nimetten 10 liraya faydalanabilirsiniz, bence kaçmaz.

Ve bahsetmeye değer bir kitap derseniz, benim Isabel Allende hayranlığım geçen yıl Ruhlar Evi’yle başlamıştı. Bu blogta da yazısını okumuşsunuzdur, sonrasında Yüreğimdeki Ülkem ile Ruhlar Evi’nde tanıdığım yazarın ailesinin hikayesini biraz daha belgesel kıvamında okumuştum. Paula da bu seriden sayılacak bir kitap. Aslında hepsi birbirinden bağımsız kitaplar ama yazarın kendisinin ve ailesinin hikayesi olunca biraz o hissi veriyor.



Yazar, kızı Paula ölüm döşeğindeyken iyileştiğinde okuyup hayatını hatırlasın diye başlıyor yazmaya ardından kendi kendini terapi için yazıyor, sonrasında da gelen ilhamla bu roman çıkıyor ortaya. Gerçekten akıcı, hisli bir kitap. Şili’nin siyasi hayatına, gündelik yaşamına ve öte yandan kadın bakış açısıyla aşk, siyaset, ölümler, acılar, başarılar gibi pek çok konuya dair bir kitap olmuş.

Benim gibi iyi bir kadın yazar bulup peşine düşmek isterseniz Isabel Allende’yi bir okuyun derim. Ben şimdiden bir başka kitabının daha siparişini vermiş bulunmaktayım.

Havadisler şimdilik bu kadar, sosyal medya detoksu iyi durumda, see you!



27 Nisan 2014 Pazar

Yeni bağımlılığımız: Sosyal Medya!

Sabah gözümü açar açmaz elime telefonu alıyorum, ben uyurken neler oldu diye kurcalamaya başlıyorum.

İşe geliyorum, çalışma aralarında telefonumu kurcalıyorum.

Bir yerlerde bir şeyleri beklerken telefonla oyalanıyorum. Şarjım yeterliyse beklemek hiç sorun değil.

Eve geliyorum, uyku öncesi neler olup bitmiş telefonu kurcalıyorum.

Dahası bir haftadan fazla süre görüşmediğimizde birbirimizi özlediğimiz arkadaş grubumuzla bir araya geldiğimizde kafaları telefona gömmüş buluyoruz bazen kendimizi.


Hepimizin bir oyuncağı var güzel, muhteşem. Ancak o sanal dünyanın rüzgarına kapılıp “gerçek” olan hayattan, güzelliklerden mahrum kalmak neden? Sosyal medyada paylaşmak için geziyor, yiyor, içiyor gibi hissediyorum kendimi bazen. Son zamanlarda gezmeye gittiğim yerlerde fotoğraf çektirmeyi/çekmeyi bile canım istemez oldu sırf bu yüzden. O en güzel kareyi yakalamak için zaman kaybediyoruz, hatta bazen strese bile giriyoruz. Bu arada anın tadını çıkarmak gibi muhteşem bir zevki çöpe attığımızı fark etmiyoruz bile, her şeyi karelenip paylaşılacak fotoğraflar olarak görüyoruz. Elimizin altında, her şeye bu kadar kolay ulaşınca ilgi alanlarımıza, dolayısıyla kendimize emek harcamaya sabrımız kalmıyor, insanı git gide daha yüzeysel, her şeyden haberdar ama hiçbir şeyden de habersiz yapıyor bu illet.


Hafta sonu sevdiğim bir arkadaşımla tam da bundan konuşmuştuk. “İnsanı mutsuz ediyor bu” dedi. “Evde en leş halinle, pijamalarınla otururken bir başkasının en bakımlı, en güzel halinin fotoğrafını görüyorsun ya da evde televizyon karşısında pinekleyip sıkıntıdan patlarken birilerinin bir yerlere gidip gezip eğlendiğini görüyorsun, kendini bomboş, hayatı kaçırır hissediyorsun” dedi. Çok doğru bir tespit değil mi? Benim böyle hissettiğim çok oldu, sosyal medya takipçisi herkesin de başına gelmiştir. Sanki insanlar günün 24 saati o profildeki gibi yaşıyorlar gibi bir algı oluşuyor. Benim de sosyal medyanın ilişkileri de bozduğu konusunda bir tezim var. Biriyle bir şey yapıyorsun, diğeri buna bozuluyor, afra tafra yapıyor, ilişkiyi kopma noktasına getiriyor, ihanete uğramış muamelesi yapıyor ya da ona zaman ayırmadığında paylaştığın bir şeyden seni vuruyor.


Bir de şunlar var mesela: Geziyorsun, yiyorsun, içiyorsun bunları da paylaşıyorsun. Eleştirmiyorum, ben de yapıyorum, seviyorum bu durumu ama bir başkası senin bu haline uzaktan hasetle, gıptayla ya da aklına gelmeyecek binbir türlü hissiyatla yaklaşıyor. Sen gittiğin bir yerin fotoğrafını paylaşıyorsun, altında hiçbir beğenme, hiçbir yorum yapmıyor, sonra seninle karşılaştığında kinayeli kinayeli “gezmeye gitmişsinnn, hayat sana güzel maşallahhhh” diye aklınca lafı sokuyor.


“Sosyal medya çok zararlı bir şey” konulu bu yazıda nereye geleceksin derseniz, tıpkı sağlıklı beslenme gibi son zamanların trendi bir meseleden bahsetmek geldi içimden: “sosyal medya detoxu”. Daha çok kitap, daha çok müzik, daha çok film, daha çok sosyal aktivite, “gerçek” olana daha dikkatli bakmak, görmek, hissetmek gibi hayatı daha “aktif” yaşamak in, hayatı sadece seyirci konumunda geçirdiğimiz, üretmediğimiz sosyal medyada ya da televizyon karşısında vakit geçirmek out!


Bu nedenle ben de bugünden itibaren bir sosyal medya detoxuna girmeye karar verdim. Telefonu kendimden mümkün mertebe uzakta tutarak, en azından kısa bir zaman diliminde sosyal medyada dolaşıp televizyonu olur olmaz açmayarak başlamak istiyorum. Filmler izlemek, oyunları takip etmek, okumak, meditasyon gibi ruhuma yönelmek, hiç olmadı kendimi sokağa atıp dışarıda akıp giden hayatı daha çok görmek, hissetmek, buna kafa yormak istiyorum. Yılbaşı dilekleri, pazartesi başlanan diyetler gibi değil, sahiden istiyorum, en azından kendimi ne kadar tutabiliyorum görmek için. Sosyal medyada paylaşma olgusu olmadığından gerçekten neden keyif alıyorum iyice anlamak için. Hadi bakalım yolum açık olsun!

*Görseller çeşitli internet sitelerinden alıntıdır.


14 Mart 2014 Cuma

Doğaya karışmayı özleyenlere: Hindiba Pansiyon


Kış biraz hareketlerimizi kısıtlıyor, kapalı yerlere tıkıyor bizi, depresyona meylettiriyor. Gezmek, tozmak daha da bir zor oluyor. Mesela kışın alışveriş yapmak bile zulüm... Ayağındaki çizmeleri, kabanını, kat kat kıyafetlerini çıkarıp bir şeyleri denemek gelmiyor insanın içinden. Yazın ayağına taktığın terlikle hareket alanı genişleyiveriyor. O yüzden mi acaba yazın bir yerlere gitmek daha çekici ve kolay geliyor insana?
Muhakkak öyle, bir de ruh hali mutluluğa daha meyilli olduğu için yazın bir şeyler yapma enerjisi daha fazla sanki.

Hal böyle olunca Ankara’da oradan oraya gidip gelirken aklıma bir şehir dışına çıksam, havam değişse demedim bugünlerde. Ta ki sevdiğim ancak sonra kocasının işi nedeniyle İstanbul’a taşınıp “geç buldum, çabuk kaybettim” cümleleri kurduğum bir arkadaşımın teklifi geldi: “Benim doğaya açılasım var, hafta sonu Hindiba’ya mı gitsek?”




Hindiba Pansiyon son birkaç yıldır farklı yerlerde övgüsünü duyduğum doğa içinde ahşap ev konseptli bir pansiyon. Yoga, reiki gibi çeşitli kamplara, doğa yürüyüşlerine ev sahipliği yapıyor ve aylar öncesinden özellikle haftasonları odalarının dolmasıyla da ünlü.

Bana bu teklif bir ay önce geldi, ancak yer bulup bu haftasonu doğa için düştük yola. Hindiba Mengen yakınlarında, en önemli avantajı Ankara ve İstanbul’dan sabah yola çıkıp öğlene kendinizi bambaşka bir yerde buluyor olmanız. Özellikle Ankara’ya çok çok yakın, sadece 170 km.

Cumartesi çok da erken olmayan bir saatte yola çıktık, Bolu Dağı’ndaki İsmail’in yerinde ballı kaymaklı bir kahvaltının ardından ters istikamete dönüp Hindiba’nın yolunu tuttuk. Müthiş bir zamanlamayla İstanbul ekibimizle aynı anda pansiyona vardık.







Check-inimizi yapıp valizleri attıktan sonra Yedigöller yoluna düştük. Yolu kötü, çok bir şey yok uyarılarına rağmen gelmişken görelim dedik. 45 km yolu 1-1,5 saatte ancak kat edebildik. Doğa gerçekten muhteşem. Ancak milli park içinde ya da çevresinde yiyecek bir şey olmaması bizi epey sıkıntıya soktu. Birkaç fotoğraf molasının ardından soğuk ve açlıktan perişan halde dönüş yolunu çektik.

Kendimizi attığımız yer ise Mengen Çiftlik Et Mangal Restoran oldu. Mengen bildiğiniz üzere aşçılar diyarıdır. Bu restoran açılalı kısa bir süre olmuş, İstanbul’da, yurt dışında lüx restoranlarda aşçılık yapıp memlekete dönen dedeler ile hafta içi Ankara’da, hafta sonu orada çalışan torunlar tarafından işletiliyor, dekorasyona gelinin elleri değmiş.

Şömine başına oturup önce sıcakla kendimize geldik, ardından da nefis yemeklerle. Kendimizi nasıl kaybettiysek tek kare fotoğraf çekmemişim burada... Öncelikle Mengen’de bulgur çorbasını mutlaka denemelisiniz. Etler burada özel satın alınıyor, özel marine ediliyor, enfes olmuştu, lokum kıvamında, salata ve atıştırmalıklar, sıcak bazlamalar da cabası. Tatlı olarak Antakya’dan getirilen künefe de oldukça başarılıydı. Yemeklere diyecek söz yok ama asıl güzellik gördüğümüz misafirperverlikti. Yanıbaşında oturduğumuz sobada demlenen çaydan neredeyse iki demlik çay içtik. Beylerin maç izleme ısrarına karşı uğraşıp restoranın üst katını bize kapatma önerisini getirdiler, maç yayınları olmamasına rağmen bulmaya çalıştılar, nargile getirdiler.

Saatler geçti kalkmak bilemedik. Öyle huzurlu, öyle güzel bir ambiyans yarattılar ki bize! Bir süre sonra artık yüzsüzlük yaptığımızı düşünerek kalkmaya karar verdik.


Hindiba Pansiyon’a geri döndük.

Biraz da oradan bahsetmek gerekirse…

Doğa içinde konumu itibariyle gerçekten şahane bir yeşil manzarası sunan, şirin mi şirin bir yer burası. Ancak konaklamada yüksek konfor arayanlar için değil. Minimal yaşayıp doğayla yaşayalım, şehirden biraz uzaklaşalım kafasında olanlara uygun. Odalarında televizyon yok. Zaten topu topu 10-15 odalık bir pansiyon. Yemeklerde harikalar yaratmıyorlar. Aslında her şeyin “basic” hali sunuluyor, 5-6 masalı bir restoran ve “sosyalleşme alanı” var. Sadece burada çeken bir wifi bağlantısı eşliğinde. Amaç zaten şehirden, teknolojiden uzak durmak olduğu için bize fark etmedi ama erkekler maç özeti izleyemedikleri için biraz mızmızlandılar. Akşam restoran bölümünde birer bira ve çerez eşliğinde bir süre sohbet edip konsepte uygun olarak erkenden uyumaya çekildik. Amaç kahvaltı öncesi erkenden kalkıp doğa yürüyüşü yapmaktı.


Çıtır çıtır yanan soba eşliğinde sıcacık, temiz bir uykudan sonra sabahın kör vakti uyandım ama ekibin geri kalanı uyuduğu için odada kitap okudum.



Açlığa daha fazla dayanamayınca kahvaltıya geçmiştik ki, İstanbul ekibi de kahvaltıya geldi ve kahvaltı sonrası tam kadro yürüyüşe çıktık.




Hindiba’nın bir güzelliği de değişik uzunlukta farklı yürüyüş parkurlarının bulunması ve farklı renklerle güzergahın belirlenip haritalarla ve yol üzerindeki oklarla sizleri yönlendirmesi. Bir diğer güzellik de pansiyon çevresindeki dost canlısı köpeklerin yürürken size eşlik etmesi, öyle komik, öyle tatlılar ki, o zorlu parkur nasıl geçiyor bilemiyorsunuz bile.





Yürüyüşümüzün ardından acı bir kahve içtikten sonra dönüş yoluna koyulduk, mesafe kısa olduğu için Pazar gününü kaybetmeden evimizdeydik.


Hindiba dört mevsimde de görülmeli, hepsinde tadı eminim ki bambaşka olur ancak insan bir yandan da bazı güzellikleri herkesin keşfetmemesini dilemeden geçemiyor.