14 Mart 2014 Cuma

Doğaya karışmayı özleyenlere: Hindiba Pansiyon


Kış biraz hareketlerimizi kısıtlıyor, kapalı yerlere tıkıyor bizi, depresyona meylettiriyor. Gezmek, tozmak daha da bir zor oluyor. Mesela kışın alışveriş yapmak bile zulüm... Ayağındaki çizmeleri, kabanını, kat kat kıyafetlerini çıkarıp bir şeyleri denemek gelmiyor insanın içinden. Yazın ayağına taktığın terlikle hareket alanı genişleyiveriyor. O yüzden mi acaba yazın bir yerlere gitmek daha çekici ve kolay geliyor insana?
Muhakkak öyle, bir de ruh hali mutluluğa daha meyilli olduğu için yazın bir şeyler yapma enerjisi daha fazla sanki.

Hal böyle olunca Ankara’da oradan oraya gidip gelirken aklıma bir şehir dışına çıksam, havam değişse demedim bugünlerde. Ta ki sevdiğim ancak sonra kocasının işi nedeniyle İstanbul’a taşınıp “geç buldum, çabuk kaybettim” cümleleri kurduğum bir arkadaşımın teklifi geldi: “Benim doğaya açılasım var, hafta sonu Hindiba’ya mı gitsek?”




Hindiba Pansiyon son birkaç yıldır farklı yerlerde övgüsünü duyduğum doğa içinde ahşap ev konseptli bir pansiyon. Yoga, reiki gibi çeşitli kamplara, doğa yürüyüşlerine ev sahipliği yapıyor ve aylar öncesinden özellikle haftasonları odalarının dolmasıyla da ünlü.

Bana bu teklif bir ay önce geldi, ancak yer bulup bu haftasonu doğa için düştük yola. Hindiba Mengen yakınlarında, en önemli avantajı Ankara ve İstanbul’dan sabah yola çıkıp öğlene kendinizi bambaşka bir yerde buluyor olmanız. Özellikle Ankara’ya çok çok yakın, sadece 170 km.

Cumartesi çok da erken olmayan bir saatte yola çıktık, Bolu Dağı’ndaki İsmail’in yerinde ballı kaymaklı bir kahvaltının ardından ters istikamete dönüp Hindiba’nın yolunu tuttuk. Müthiş bir zamanlamayla İstanbul ekibimizle aynı anda pansiyona vardık.







Check-inimizi yapıp valizleri attıktan sonra Yedigöller yoluna düştük. Yolu kötü, çok bir şey yok uyarılarına rağmen gelmişken görelim dedik. 45 km yolu 1-1,5 saatte ancak kat edebildik. Doğa gerçekten muhteşem. Ancak milli park içinde ya da çevresinde yiyecek bir şey olmaması bizi epey sıkıntıya soktu. Birkaç fotoğraf molasının ardından soğuk ve açlıktan perişan halde dönüş yolunu çektik.

Kendimizi attığımız yer ise Mengen Çiftlik Et Mangal Restoran oldu. Mengen bildiğiniz üzere aşçılar diyarıdır. Bu restoran açılalı kısa bir süre olmuş, İstanbul’da, yurt dışında lüx restoranlarda aşçılık yapıp memlekete dönen dedeler ile hafta içi Ankara’da, hafta sonu orada çalışan torunlar tarafından işletiliyor, dekorasyona gelinin elleri değmiş.

Şömine başına oturup önce sıcakla kendimize geldik, ardından da nefis yemeklerle. Kendimizi nasıl kaybettiysek tek kare fotoğraf çekmemişim burada... Öncelikle Mengen’de bulgur çorbasını mutlaka denemelisiniz. Etler burada özel satın alınıyor, özel marine ediliyor, enfes olmuştu, lokum kıvamında, salata ve atıştırmalıklar, sıcak bazlamalar da cabası. Tatlı olarak Antakya’dan getirilen künefe de oldukça başarılıydı. Yemeklere diyecek söz yok ama asıl güzellik gördüğümüz misafirperverlikti. Yanıbaşında oturduğumuz sobada demlenen çaydan neredeyse iki demlik çay içtik. Beylerin maç izleme ısrarına karşı uğraşıp restoranın üst katını bize kapatma önerisini getirdiler, maç yayınları olmamasına rağmen bulmaya çalıştılar, nargile getirdiler.

Saatler geçti kalkmak bilemedik. Öyle huzurlu, öyle güzel bir ambiyans yarattılar ki bize! Bir süre sonra artık yüzsüzlük yaptığımızı düşünerek kalkmaya karar verdik.


Hindiba Pansiyon’a geri döndük.

Biraz da oradan bahsetmek gerekirse…

Doğa içinde konumu itibariyle gerçekten şahane bir yeşil manzarası sunan, şirin mi şirin bir yer burası. Ancak konaklamada yüksek konfor arayanlar için değil. Minimal yaşayıp doğayla yaşayalım, şehirden biraz uzaklaşalım kafasında olanlara uygun. Odalarında televizyon yok. Zaten topu topu 10-15 odalık bir pansiyon. Yemeklerde harikalar yaratmıyorlar. Aslında her şeyin “basic” hali sunuluyor, 5-6 masalı bir restoran ve “sosyalleşme alanı” var. Sadece burada çeken bir wifi bağlantısı eşliğinde. Amaç zaten şehirden, teknolojiden uzak durmak olduğu için bize fark etmedi ama erkekler maç özeti izleyemedikleri için biraz mızmızlandılar. Akşam restoran bölümünde birer bira ve çerez eşliğinde bir süre sohbet edip konsepte uygun olarak erkenden uyumaya çekildik. Amaç kahvaltı öncesi erkenden kalkıp doğa yürüyüşü yapmaktı.


Çıtır çıtır yanan soba eşliğinde sıcacık, temiz bir uykudan sonra sabahın kör vakti uyandım ama ekibin geri kalanı uyuduğu için odada kitap okudum.



Açlığa daha fazla dayanamayınca kahvaltıya geçmiştik ki, İstanbul ekibi de kahvaltıya geldi ve kahvaltı sonrası tam kadro yürüyüşe çıktık.




Hindiba’nın bir güzelliği de değişik uzunlukta farklı yürüyüş parkurlarının bulunması ve farklı renklerle güzergahın belirlenip haritalarla ve yol üzerindeki oklarla sizleri yönlendirmesi. Bir diğer güzellik de pansiyon çevresindeki dost canlısı köpeklerin yürürken size eşlik etmesi, öyle komik, öyle tatlılar ki, o zorlu parkur nasıl geçiyor bilemiyorsunuz bile.





Yürüyüşümüzün ardından acı bir kahve içtikten sonra dönüş yoluna koyulduk, mesafe kısa olduğu için Pazar gününü kaybetmeden evimizdeydik.


Hindiba dört mevsimde de görülmeli, hepsinde tadı eminim ki bambaşka olur ancak insan bir yandan da bazı güzellikleri herkesin keşfetmemesini dilemeden geçemiyor. 

10 Mart 2014 Pazartesi

“Sözler ölmez, kulaklar unutur ama sözler ölmez”

Okunanlar, izlenenler, takip edilenler birikiyor, aslında yazdıklarım da birikiyor, tek sorun sanırım yayınlamakta. Bu ara sık yazma sözü vererek ajandadan çıkan kitap, film ve oyunlara bir göz atalım.


Kendime Doğru Yürüyorum-Kunter Kurt

NLP gibi birçok konuda uzman bir isim Kunter Kurt. Benim dikkatimi Seda Akgül’ün programında çekmişti. “Nefese konsantre olarak yapacağınız beş dakikalık derin nefes alıp verme egzersizi endorfin salgılamanıza ve kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olur, her sabah uyanınca elinize bir kağıt alıp duvara yaslayıp ve nefes alıp vererek -ellerinizi kullanmadan- o kağıdı duvarda tutmaya çalışın, gün boyu kendinizi iyi hissedeceksiniz” demişti. O zaman transformal nefes hayatıma yeni girmişti. İlgimi oradan çekti.

Kitabını da alıp okumak istedim. Aradığım bu tarz yönlendirmelerdi aslında ancak bulduğum pratikten ziyade teorik birtakım bilgilendirmeler ve kitabın sonundaki soru cevap bölümüydü.

Kişisel gelişim kitaplarının şöyle bir etkisi var: Her şeyden önce verende değil, alanda prensibi geçerli. Orada yazanları sorgulamadığınız, içselleştiremediğiniz müddetçe okuyup geçeceğiniz cümleler olarak kalmaya mahkum kitaplar aynı zamanda kitabın yazarının da bir danışman olarak karşınızda oturup sizi doğru yöne yönlendirme şansı da bulunmuyor. Belki de o nedenle kitapta aradığımı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Israrla hayatımı değiştirecek kişisel gelişim kitabını aramaya devam!

The Best Offer


Geçenlerde bizim cd’ciyi ziyaret ettim. Bu kez kendime ait bir film listesiyle. Ancak sadece bir tane filmi çıkarıp verdi bana, gerisi yine onun tavsiyeleri. The Best Offer da onun tavsiyelerinden bir İtalyan filmi.

Özetle filmde, bir müzayede salonuna sahip olan ve eski eserler konusunda uzman Virgil Oldman adındaki yaşlı ve takıntılı bir adamın gizemli bir kadınla tanışması ve ona aşık olması anlatılıyor. Şaşırtıcı sonu insanı sarsarken, bu sondan sonraki asıl “son” içinize ince bir sızı yerleşmesine neden oluyor.


Öncelikle aşktan ve aşkın hikmetlerinden dem vurulabilir bu filmle ilgili olarak. Daha sonra görselliği ve müziğiyle de insanın içine işliyor. Sırf gelip geçen sanat eserleri için bile oturup izlenebilir. Sonra birtakım muhteşem sözler var tabi…

v: lambert, are you married?
l: yes, nearly thirty years.
v: what's it like living with a woman?
l: like taking part in an auction sale, you never know if yours would be the best offer.

b: emotions are like work of art. they can be forged they seem just like the original but they are forgery.
v: forgery.
b: everything can be fake virgil: joy, pain, hate, illness, recovery... even love.

Filth

CD’ciyden isteyip bulduğum yegane film. Irvine Welsh romanından uyarlanan Filth, uyuşturucu ve seks bağımlısı adı üstünde “pisliğin teki” bir polis olan Bruce Robertson’ın adilikleri üzerine gerçekten harika bir film olmuş. “Yaptım ama bir sor neden yaptım” finaliyle de sonlanıyor. Film boyunca nefret edilen karakter, filmin sonunda hak verilen, acınası bir kahramana dönüşüyor. Herkes doğarken iyi,  çocukluk travmaları ve hayatta karşılaşılan büyük yıkımlar insanları bambaşka yerlere götürebiliyor, diyor.


Fimin başı epey eğlenceliyken ortalarından itibaren konu ağırlaşmaya başlıyor, şaşırtma, düşündürme ve filmin başında karanlık kalan bazı noktaların ya da film boyunca neden olduğu anlaşılmayan sanrıların tümü açığa çıkıyor. Sonu ise “işte budur” nidası ile geliyor.

Bir filmin romandan uyarlanması zaten konunun hayli dikkat çekici olduğunun işaretidir benim nazarımda. Romanının da katbekat fazlasıyla bayılarak okunacağına eminim. İzleyin, izlettirin.

Bütün Çılgınlar Sever Beni

Biz Ankara’da kuru kuruya yaşarız. İşten sıkılıp bunalıp hadi bu akşam şuraya gidelim diye spontan bir plan yapamayız. Çünkü bu şehirde sosyal hayat oldukça kısıtlıdır. Sokakların hareketi belli gün ve saatlerle sınırlıdır. Bir şeyler yapabilmek için sıkı sıkıya takip edip günü saati çok önceden belli olan aktivitelere İstanbul’da yaşayanların iki katı paralar vermemiz gerekir.


Bu nedenle Biletix takiplerimi Mert Fırat hayranlığımla birleştirerek Ankara’ya turneye gelen Bütün Çılgınlar Sever Beni oyununa bilet aldık. 65 dakika-1 perdelik, kadın-erkek ilişkileri ve dostluk üzerine güzel bir komedi oyunu. Ağır aheste Pazar gününe yaraşır, yormayan, zorlamayan, eğlendiren bir oyun olmuş. Mert Fırat’ın ve Volkan Yosunlu’nun performanslarına diyecek yok, Aslı Tandoğan bu iki başarılı performans nedeniyle epey sönük kalmış oyunda ancak onun da arp çalma konusunda oldukça başarılı olduğunu söyleyip hakkını yememiş olayım.

Yazımın başlığının da bu oyundan olduğunu belirtip huzurlarınızdan ayrılayım.

*Görseller çeşitli internet sitelerinden, kaynağına ulaşamadım.


14 Şubat 2014 Cuma

Sevdiğinize uçması için kanatlar, geri dönebilmesi için kökler verin

Malum sevgililer günü… İster “aaa önemli tabi” diyelim, ister “kapitalizmin tuzakları bunlar, birilerinin cebine para girsin diye her şey” diyelim, hatta bizim kızlar arasında espriyle karışık “ay ben sevgililer gününde erkeğe hediye almayı sevmiyorum”  gibi gerekçeler uyduralım bir ucundan bu günün anlamına kapılıp gidiyor insan.

Her yanda kırmızı kalpler, pelüş ayılar, aşka dair reklamlar, afişler varken “aşk” gibi bizi içimizin en nadide yerinden yakalayan bir konuya ne kadar kayıtsız kalınabilir ki?


14 Şubat önemli…
Diğer 364 günümüz de…

Heyecan duymak çok kolay, kapılıp gitmek…
Zor olan, var olan bir şeyi aynı istikrarda, aynı heyecanda tutmak. Hani zamanında bir milli eğitim bakanı demiş ya “şu okullar olmasa işim çok kolaydı” diye, ben de diyorum ki “şu ilişkiler olmasa aşkı yaşamak çok kolaydı!”

Evliliğimin ilk günlerinde sevdiğim ve her konuşmamızda beni aydınlanmadan aydınlanmaya sürükleyen bir üstadımla sohbet ediyorduk.

Çalışma masasındaki kalemlikten bir makas çekti, bir de kalem. “Bak” dedi, “bu sensin, bu da hayatındaki insan. Sen onu makas olarak sevmişsin, o seni kalem. Makasın en önemli özelliği kesmektir, kalemse yazar. Sen ilerleyen zamanda “makas neden yazmıyor” dersen mutsuz olursun, mutsuz edersin, aynı şekilde karşındaki “kalem neden kesmiyor” diye üstüne gelirse bu ilişkiyi yürütemezsiniz. Bu ikili ilişkide uyum %51 ise bu ilişki yürüyor, %49 ise yürümüyor. İki taraftan biri haklı, suçlu, iyi, kötü anlamına gelmiyor bu, sadece biri makas, biri kalem yaradılışında olduğu ve birbirlerinin makas ve kalem olduğunu unutmalarından kaynaklanıyor.”

Sanırım gözlerim ışıldamıştır. Çünkü bazı klişe şeyleri duymaktan çok yorulmuştum ve adaptasyon evresi nedeniyle hayli zorlanıyordum. Sonra konuşmanın en can alıcı yeri geldi:

“Evlilik, ilişki, birliktelik adı ne olursa olsun, boş bir kabı her geçen gün yeni güzelliklerle dolduracağız zannediyoruz, aslında olan, bize dolu verilen bir kabı yaşanan olumsuzluklarla her gün azaltıyor olduğumuz. Boş kap dolsun diye beklemek değil, dolu kap boşalmasın diye uğraşmak gerek…”

Zaman zaman Mr. Balmy ile atışmalarımızda hep aklıma geliyor “o makas, ben kalem, dolu kap…” Yaradılışın verdiği fevriliklerim, sabırsızlıklarım var, hatta itiraf etmeliyim ki dırdırcı bir yanım da var. Onun da enteresan bir rahatlığı, umursamazlığı var. Bunlar geriyor bazen bizi, tartışmalarda karşındakine affedilmeyecek şeyler söylemek, içine yara olacak şeyler yapmak dolu kabı boşaltıyor. Ben kendimi eğitmeye çalışıyorum, birbirimize bir şeyler öğretmeye gelmişiz dünyaya buna inanıyorum, birlikte olup birbirine bağlandıkça her şeyi öğreniyor insan, kavga etmeyi, tartışma adabını bile…


Ama birini sevmek öyle bir şey ki…
Kendine bir şey almaktansa ona alıp, onu mutlu etmeye uğraşmak demek…
Sürpriz yapılmasından çok ona sürpriz yapmayı sevmek demek…
Onun her şeyiyle ilgilenip o talep etmese de onun için fedakârlıklar yapmayı mutluluğun bir parçası saymak demek…
Kavga da etsen, çok da kızsan, onu özlemek ve merak etmek, barışmak için can atmak demek…
Sonuna kadar haklı da olsan geri adım atmayı bilmek, “ben de ona şurada haksızlık ettim” diye düşünebilmek demek…
Ve tabi ki bunun ne kadar zor bulunan bir şey olduğunu hep hatırlayıp sevdiğinize dört elle sarılmak, aşkınızın peşinden koşmak demek… Bir bilenin dediği gibi:

Sevdiklerinize uçmaları için kanatlar, geri dönebilmeleri için kökler verin… Ve de yanınızda kalmaları için nedenler…

Mutluluk ve aşkla…

*Görseller ve başlıkta geçen söz kaynağını bulamadığım alıntıdır.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Anlatmak acıyı gidermiyor, ama uyuşturuyor

Son zamanlarda yanlış kitap seçimlerimden olsa gerek bir okuyamama hali peyda olmuştu. Peş peşe üç kitabı yarım bıraktım, aylarca elim gitmedi üçüne de. Artık okuyasım mı yok yoksa kitaplar mı yanlış bilemedim bir süre.


D&R’dan yeni bir sipariş daha vermeye karar verdim. Siparişe de okurken akıp gideceğini düşündüğüm kitapları koydum.


Bunlardan biri benim “ne yazsa okurum” listemde yer alan Ayfer Tunç’un yepyeni kitabı Dünya Ağrısı idi.
Ayfer Tunç kitaplarında kitabın sonuna gelmek bana bir şey ifade etmiyor, kitabı okuma süreci, anlatılanların anlatılış biçimi öylesine güzel ki, sona gelmek bende sadece tatminsizlik yaratıyor.

Son derece hüzünlü, “dünya ağrısı” çeken iki kahramanımız var. Uzun süre “asıl mesele”yi konuşmadan ama birbirlerine benzediklerini hissederek yarenlik ediyorlar. Arka planda bu ülkenin gerçekleri dönüp duruyor, kadın cinayetleri, töre, kitlesel galeyanla suçluya haddini bildirme merakı, ayırımcılık, katliamlar… Bunların önüne ise merak hissi yerleşiyor, “ne olmuş olabilir” diye merakla okunan bir kitap. Detaya inmek kitabın hazzının önüne geçer. O yüzden fazla bahsetmemeyim ama bir parantez açarsam, son günlerde ayrı ayrı pek çok ortamda sık sık dillendirdiğim bir şey kitapta yine karşıma çıktı: Anlatmak… Başına geleni, derdini, sıkıntısını, acısını paylaşmayan, içinde yaşayan, ayıpmışçasına saklayan insanlarla karşılaşıyorum sık sık ve habire ortada ayıp olmadığını, en azından herkese değilse de güvenilir bir-iki insana sıkıntını anlatmak gerektiğini söyleyip duruyorum. Kitapta da gidip buldum bunu: Anlat… Acın geçmese de uyuşur, belki anlamsızlaşır, hafifler…

Sürükleyici bir roman isterseniz, buyurun…


Kitapta altı çizilenler:

Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar.
Başkalarının kuyuları daha mı iyi?
İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır.” (s.12)

Güzel şeyleri de unutmak istiyor. Güzel şeyleri hatırlamanın ertesi günü mahveden, yıkıcı bir tarafı var.” (s.12)

Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” (s.71)

Suç böyle bir şey diye düşündü, asla kendisiyle sınırlı kalmaz, geçmişi de ortaya döker, yeniden yazar, kuyruğuna başka şeyler takılır, devasa bir günah haline gelir.” (s.92)

Ama insan, hayatın bir yerinde iyi kötü bir bütün olmak istiyordu, kırık dökük de olsa bir bütün ya da ona yakın bir şey. İnsan bu yüzden hatırlıyordu her şeyi, zamanı gelince istemese de parçaları bir araya getiriyordu. Ama zaman içinde pek çoklarının ruhu taşlaşmış oluyordu, çoğunluk aynada kendine baktığında gördüğü sahte bütünden hoşnut kalıyordu.” (s.124)

İntihar insanın elindeki büyük fikirlerden biridir.” (s. 228)

Hayatın bir anlamı yoktur ama yaşamak hayata bir anlam verme uğraşıdır.” (s. 248)

Gerçeğin kuyusu bir cehennem. Ömrümüz gerçeğin kuyusuna inmemek için mücadele etmekle geçiyor. Sen bu yüzden kendini başkalarının kuyusuna atıyorsun, ben bu yüzden başımı alıp gidiyorum. Kendi kuyumuza inip kendimizi tanımak istemiyoruz. Biliyoruz çünkü ne kadar aciz, zavallı, korkak, tiksindirici olduğumuzu. Ama bilmek istemiyoruz.” (s.281)

Bir an gelir, en yakınındaki kişinin aslında hiç tanımadığın bir yabancı olduğunu anlarsın. Çünkü yakın diye bir şey yok. Yakınlık ya da her ne ise insanları bir arada tutan şey, kelimelerle, hareketlerle, öğrenilmiş duygularla imal edilmiş, zayıf bir bağ, hiç beklenmedik bir anda kopuyor. Normal insanlar bu kopuşları anlamazdan geliyor, yabancılığı kabul ediyor, ufak tefek tadilatlar yapıyor, böylece hayat devam ediyor.” (s.293)

İnsan öyle filmlerdeki gibi dersini alıp değişmiyor, kafaya darbe yiyip aklı başına gelmiyor. İnsan hamurundaki mayayı değiştiremiyor, hamur bir parça sakinleşiyor sadece, o kadar, belki de yaşlandığın içindir.” (s.322)

*Görseller internetten alıntıdır, maalesef kaynaklarına ulaşamadım.


26 Ocak 2014 Pazar

Seda Diker ile "Haz" var, dahası var

Cinsellik her zaman ilgi çekici, biraz gizli saklı, çoğu zaman tabusal.


İnsanoğlu karmaşık bir mekanizma. Ruh var, beden var, duygular, zihin... Hepsi birbiriyle öyle mükemmel işlemek üzere programlanmış ki birindeki küçük bir aksaklık diğerlerinin tökezlemesine ve o muhteşem makinenin allak bullak olmasına neden oluyor. Son zamanlarda okuduklarımdan, yaşadıklarımdan ve kendi kendime tespit ettiklerimden biliyorum ki bu makinenin bütünlüğünü en çok bozan şey duygu, düşünce, kaygı, korku, endişe gibi içsel şeyler.

Bilinçaltımıza kodlananlar, kaygılar, korkular, alışkanlıklar bu gizli kapaklı konunun, cinselliğin, yalan yanlış, kimi zaman görev, kimi zaman asıl ruhunu unutarak yaşanan bir şey haline gelmesine neden oluyor. Ve hayatımızın, içgüdülerimizin önemli bir parçasındaki aksaklık tüm ruhumuzu, mutluluğumuzu alıp götürüyor. 

Seda Diker ilişkiler konusunda danışmanlık yapan, yazılarıyla, kitaplarıyla kitlelere ulaşan bir ilişki koçu aynı zamanda tantra uzmanı. "Haz" ise ilişkilerin olmazsa olmazı cinsellik konusunda tıkanmalar yaşayan ve farklı sorunları olan üç kadın üzerinden cinsellikte en yüksek mutluluk derecesine ulaşıp bütünsel bir doyuma ulaşmanın yollarını, bu yolla duygusal, zihinsel olarak da aşkı, ilişkileri yaşamanın süreçlerini anlatan bir kitap.

Uzun yıllardır evli olup artık neredeyse "görev" halinde cinsellik yaşayan İpek'i, hayatındaki adamları kaybetme korkusu nedeniyle sex kölesi haline gelmiş Arzu'yu, aile baskısıyla bekaret takıntısıyla sağlıksız ilişkiler yaşayan Nihan'ı okurken hikayeleri öylesine tanıdık geliyor ki... Aslında çoğu toplumsal olmak üzere, kadına erkeğe evrensel olarak yüklenen saçma sorumluluklar, zamanla değişen modern dünya ile kadının ve erkeğin doğadan gelen görevleri haricinde birbirlerinin görevlerini yüklenmeye başlaması, çocukluktan bilinçaltına kodlanan saçma tabular, korkular, kaygılar sorunların temel kaynağını teşkil ediyor.


Kahramanlarımızın üçü de danışmana gidiyor ve orada kitabın asıl misyonu ortaya çıkıyor. Uzun uzun terapi süreçlerinden bahsediliyor. Üç kadının hikayesi dedim ama aslında bunlar bence yazarın danışanlarının genel sorunlarının yansıtıldığı üç karakter olarak karşımıza çıkıyor yoksa bazen "bir dakika bu adamla bu kahraman hangi arada bu kadar yakınlaştı" gibi boşluklar yaşayabilirsiniz. Çünkü kahramanların tanışması hikayesinden sonra bir sonraki bölümde yatak odasına geçiliyor. Ama bu söylediğim bir eleştiri değil. Çünkü yazar zaten peşinen üç kadının sadece yatak odası hikayelerini okuyacağımızı söylüyor. "Cinsellik satar" kuralından hareketle merakla okunan hikayeler bunlar.

Kitabın asıl amacı ise ilişkilerin bedensel, duygusal, zihinsel ve ruhsal olarak bir bütünlükle yaşanıp tam doyuma ulaşmanın yolunu çizmek. 

Kitapta ilgimi çeken bazı bölümlerden bahsedecek olursam:

Erkek cinselliğini bedenini dışında, kadın içinde yaşar. Dolayısıyla kadın cinselliği kalbiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle cinsellikle ilahi sevgiye ulaşmak kadın için mümkündür, erkeğe ise bunu ancak kadın öğretebilir. 

Zaman içinde modern toplumun da getirdikleriyle eril davranışlar gösteren kadınlar, dişil davranışlar gösteren erkeklerin sayısında büyük bir artış olduğu ve bu tarz rol değişimlerinin de ilişkilerin sağlıklı yürümesinde büyük bir sorun teşkil ettiğini vurgulamış Seda Diker. Her zaman bu kimliklere göre hareket edilmesi içgüdülerimiz gereği kadın-erkek ilişkisini ve cinselliği "haz" odaklı yaşamamızın birinci şartı olarak önümüze konuluyor.

Kadının birçok alt kimlik taşıdığı ve alt kimliklerin tümünü birden erkeğine göstermesi ile ilişkinin "tam, olmuş" bir ilişki kıvamına geleceği de vurgulanmış. Bu alt kimliklerin tümünün birden bir matruşka bebek misali katman katman ilişkide açığa çıkması gerektiğinden bahsetmiş. Bu alt kimlikler ve ilişkide taşıdığı anlamlarsa birkaç cümleyle şöyle yansıtılabilir:

Bakire: Masumiyet, arınmışlık, adanmışlık.
Orospu: Bir erkek fahişeyi ayağına getirir, orospununsa ayağına gider. Kadının içinde taşıdığı cinsel gücü ve çekiciliğini aurasıyla yansıtmasıdır.
Özgür kadın: Kadının merkezinde ilişkisi ya da erkeğinin değil, kendisinin olmasıdır.
Cadı: Kadın yüksek sezgileriyle ilişkinin seyrini hissedip bir şifacı gibi davranır.
Lolita: Kadın isteklerini doğrudan belirtir, almayı bilir, vereni mutlu eder.
Anne: Şefkatli, fedakar, koşulsuz sevgi sunan tarafımızdır.
Bilge kadın: Piramitin en tepesindeki kimliktir, ilahi sevgiyi taşır, kalbi ve ruhuyla erkeğine ulaşmıştır.

Tüm bu dikkat çekici noktaların yanında tantra gibi tekniklerle, kundalini enerjisi ve çeşitli terapi yöntemleriyle çakraların açılıp mükemmel cinsellik, boşalmadan orgazm gibi üst seviyeye ulaşma aşamalarından da bahsedilmiş. Kitap kahramanların mutlu sonlarıyla son buluyor. Her şeyin başlangıcının koşulsuz sevmekle başladığını hatırlatarak.

Hikayeler ilgi çekici, magazinel bir yanı bile var bu hikayelerin, diğer kısımlarda ise alınacak, akılda tutulacak çok şey var hele ki bizimki gibi cinselliğin çok farklı şekilde algılandığı bir toplumda.