14 Şubat 2014 Cuma

Sevdiğinize uçması için kanatlar, geri dönebilmesi için kökler verin

Malum sevgililer günü… İster “aaa önemli tabi” diyelim, ister “kapitalizmin tuzakları bunlar, birilerinin cebine para girsin diye her şey” diyelim, hatta bizim kızlar arasında espriyle karışık “ay ben sevgililer gününde erkeğe hediye almayı sevmiyorum”  gibi gerekçeler uyduralım bir ucundan bu günün anlamına kapılıp gidiyor insan.

Her yanda kırmızı kalpler, pelüş ayılar, aşka dair reklamlar, afişler varken “aşk” gibi bizi içimizin en nadide yerinden yakalayan bir konuya ne kadar kayıtsız kalınabilir ki?


14 Şubat önemli…
Diğer 364 günümüz de…

Heyecan duymak çok kolay, kapılıp gitmek…
Zor olan, var olan bir şeyi aynı istikrarda, aynı heyecanda tutmak. Hani zamanında bir milli eğitim bakanı demiş ya “şu okullar olmasa işim çok kolaydı” diye, ben de diyorum ki “şu ilişkiler olmasa aşkı yaşamak çok kolaydı!”

Evliliğimin ilk günlerinde sevdiğim ve her konuşmamızda beni aydınlanmadan aydınlanmaya sürükleyen bir üstadımla sohbet ediyorduk.

Çalışma masasındaki kalemlikten bir makas çekti, bir de kalem. “Bak” dedi, “bu sensin, bu da hayatındaki insan. Sen onu makas olarak sevmişsin, o seni kalem. Makasın en önemli özelliği kesmektir, kalemse yazar. Sen ilerleyen zamanda “makas neden yazmıyor” dersen mutsuz olursun, mutsuz edersin, aynı şekilde karşındaki “kalem neden kesmiyor” diye üstüne gelirse bu ilişkiyi yürütemezsiniz. Bu ikili ilişkide uyum %51 ise bu ilişki yürüyor, %49 ise yürümüyor. İki taraftan biri haklı, suçlu, iyi, kötü anlamına gelmiyor bu, sadece biri makas, biri kalem yaradılışında olduğu ve birbirlerinin makas ve kalem olduğunu unutmalarından kaynaklanıyor.”

Sanırım gözlerim ışıldamıştır. Çünkü bazı klişe şeyleri duymaktan çok yorulmuştum ve adaptasyon evresi nedeniyle hayli zorlanıyordum. Sonra konuşmanın en can alıcı yeri geldi:

“Evlilik, ilişki, birliktelik adı ne olursa olsun, boş bir kabı her geçen gün yeni güzelliklerle dolduracağız zannediyoruz, aslında olan, bize dolu verilen bir kabı yaşanan olumsuzluklarla her gün azaltıyor olduğumuz. Boş kap dolsun diye beklemek değil, dolu kap boşalmasın diye uğraşmak gerek…”

Zaman zaman Mr. Balmy ile atışmalarımızda hep aklıma geliyor “o makas, ben kalem, dolu kap…” Yaradılışın verdiği fevriliklerim, sabırsızlıklarım var, hatta itiraf etmeliyim ki dırdırcı bir yanım da var. Onun da enteresan bir rahatlığı, umursamazlığı var. Bunlar geriyor bazen bizi, tartışmalarda karşındakine affedilmeyecek şeyler söylemek, içine yara olacak şeyler yapmak dolu kabı boşaltıyor. Ben kendimi eğitmeye çalışıyorum, birbirimize bir şeyler öğretmeye gelmişiz dünyaya buna inanıyorum, birlikte olup birbirine bağlandıkça her şeyi öğreniyor insan, kavga etmeyi, tartışma adabını bile…


Ama birini sevmek öyle bir şey ki…
Kendine bir şey almaktansa ona alıp, onu mutlu etmeye uğraşmak demek…
Sürpriz yapılmasından çok ona sürpriz yapmayı sevmek demek…
Onun her şeyiyle ilgilenip o talep etmese de onun için fedakârlıklar yapmayı mutluluğun bir parçası saymak demek…
Kavga da etsen, çok da kızsan, onu özlemek ve merak etmek, barışmak için can atmak demek…
Sonuna kadar haklı da olsan geri adım atmayı bilmek, “ben de ona şurada haksızlık ettim” diye düşünebilmek demek…
Ve tabi ki bunun ne kadar zor bulunan bir şey olduğunu hep hatırlayıp sevdiğinize dört elle sarılmak, aşkınızın peşinden koşmak demek… Bir bilenin dediği gibi:

Sevdiklerinize uçmaları için kanatlar, geri dönebilmeleri için kökler verin… Ve de yanınızda kalmaları için nedenler…

Mutluluk ve aşkla…

*Görseller ve başlıkta geçen söz kaynağını bulamadığım alıntıdır.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Anlatmak acıyı gidermiyor, ama uyuşturuyor

Son zamanlarda yanlış kitap seçimlerimden olsa gerek bir okuyamama hali peyda olmuştu. Peş peşe üç kitabı yarım bıraktım, aylarca elim gitmedi üçüne de. Artık okuyasım mı yok yoksa kitaplar mı yanlış bilemedim bir süre.


D&R’dan yeni bir sipariş daha vermeye karar verdim. Siparişe de okurken akıp gideceğini düşündüğüm kitapları koydum.


Bunlardan biri benim “ne yazsa okurum” listemde yer alan Ayfer Tunç’un yepyeni kitabı Dünya Ağrısı idi.
Ayfer Tunç kitaplarında kitabın sonuna gelmek bana bir şey ifade etmiyor, kitabı okuma süreci, anlatılanların anlatılış biçimi öylesine güzel ki, sona gelmek bende sadece tatminsizlik yaratıyor.

Son derece hüzünlü, “dünya ağrısı” çeken iki kahramanımız var. Uzun süre “asıl mesele”yi konuşmadan ama birbirlerine benzediklerini hissederek yarenlik ediyorlar. Arka planda bu ülkenin gerçekleri dönüp duruyor, kadın cinayetleri, töre, kitlesel galeyanla suçluya haddini bildirme merakı, ayırımcılık, katliamlar… Bunların önüne ise merak hissi yerleşiyor, “ne olmuş olabilir” diye merakla okunan bir kitap. Detaya inmek kitabın hazzının önüne geçer. O yüzden fazla bahsetmemeyim ama bir parantez açarsam, son günlerde ayrı ayrı pek çok ortamda sık sık dillendirdiğim bir şey kitapta yine karşıma çıktı: Anlatmak… Başına geleni, derdini, sıkıntısını, acısını paylaşmayan, içinde yaşayan, ayıpmışçasına saklayan insanlarla karşılaşıyorum sık sık ve habire ortada ayıp olmadığını, en azından herkese değilse de güvenilir bir-iki insana sıkıntını anlatmak gerektiğini söyleyip duruyorum. Kitapta da gidip buldum bunu: Anlat… Acın geçmese de uyuşur, belki anlamsızlaşır, hafifler…

Sürükleyici bir roman isterseniz, buyurun…


Kitapta altı çizilenler:

Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar.
Başkalarının kuyuları daha mı iyi?
İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır.” (s.12)

Güzel şeyleri de unutmak istiyor. Güzel şeyleri hatırlamanın ertesi günü mahveden, yıkıcı bir tarafı var.” (s.12)

Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” (s.71)

Suç böyle bir şey diye düşündü, asla kendisiyle sınırlı kalmaz, geçmişi de ortaya döker, yeniden yazar, kuyruğuna başka şeyler takılır, devasa bir günah haline gelir.” (s.92)

Ama insan, hayatın bir yerinde iyi kötü bir bütün olmak istiyordu, kırık dökük de olsa bir bütün ya da ona yakın bir şey. İnsan bu yüzden hatırlıyordu her şeyi, zamanı gelince istemese de parçaları bir araya getiriyordu. Ama zaman içinde pek çoklarının ruhu taşlaşmış oluyordu, çoğunluk aynada kendine baktığında gördüğü sahte bütünden hoşnut kalıyordu.” (s.124)

İntihar insanın elindeki büyük fikirlerden biridir.” (s. 228)

Hayatın bir anlamı yoktur ama yaşamak hayata bir anlam verme uğraşıdır.” (s. 248)

Gerçeğin kuyusu bir cehennem. Ömrümüz gerçeğin kuyusuna inmemek için mücadele etmekle geçiyor. Sen bu yüzden kendini başkalarının kuyusuna atıyorsun, ben bu yüzden başımı alıp gidiyorum. Kendi kuyumuza inip kendimizi tanımak istemiyoruz. Biliyoruz çünkü ne kadar aciz, zavallı, korkak, tiksindirici olduğumuzu. Ama bilmek istemiyoruz.” (s.281)

Bir an gelir, en yakınındaki kişinin aslında hiç tanımadığın bir yabancı olduğunu anlarsın. Çünkü yakın diye bir şey yok. Yakınlık ya da her ne ise insanları bir arada tutan şey, kelimelerle, hareketlerle, öğrenilmiş duygularla imal edilmiş, zayıf bir bağ, hiç beklenmedik bir anda kopuyor. Normal insanlar bu kopuşları anlamazdan geliyor, yabancılığı kabul ediyor, ufak tefek tadilatlar yapıyor, böylece hayat devam ediyor.” (s.293)

İnsan öyle filmlerdeki gibi dersini alıp değişmiyor, kafaya darbe yiyip aklı başına gelmiyor. İnsan hamurundaki mayayı değiştiremiyor, hamur bir parça sakinleşiyor sadece, o kadar, belki de yaşlandığın içindir.” (s.322)

*Görseller internetten alıntıdır, maalesef kaynaklarına ulaşamadım.


26 Ocak 2014 Pazar

Seda Diker ile "Haz" var, dahası var

Cinsellik her zaman ilgi çekici, biraz gizli saklı, çoğu zaman tabusal.


İnsanoğlu karmaşık bir mekanizma. Ruh var, beden var, duygular, zihin... Hepsi birbiriyle öyle mükemmel işlemek üzere programlanmış ki birindeki küçük bir aksaklık diğerlerinin tökezlemesine ve o muhteşem makinenin allak bullak olmasına neden oluyor. Son zamanlarda okuduklarımdan, yaşadıklarımdan ve kendi kendime tespit ettiklerimden biliyorum ki bu makinenin bütünlüğünü en çok bozan şey duygu, düşünce, kaygı, korku, endişe gibi içsel şeyler.

Bilinçaltımıza kodlananlar, kaygılar, korkular, alışkanlıklar bu gizli kapaklı konunun, cinselliğin, yalan yanlış, kimi zaman görev, kimi zaman asıl ruhunu unutarak yaşanan bir şey haline gelmesine neden oluyor. Ve hayatımızın, içgüdülerimizin önemli bir parçasındaki aksaklık tüm ruhumuzu, mutluluğumuzu alıp götürüyor. 

Seda Diker ilişkiler konusunda danışmanlık yapan, yazılarıyla, kitaplarıyla kitlelere ulaşan bir ilişki koçu aynı zamanda tantra uzmanı. "Haz" ise ilişkilerin olmazsa olmazı cinsellik konusunda tıkanmalar yaşayan ve farklı sorunları olan üç kadın üzerinden cinsellikte en yüksek mutluluk derecesine ulaşıp bütünsel bir doyuma ulaşmanın yollarını, bu yolla duygusal, zihinsel olarak da aşkı, ilişkileri yaşamanın süreçlerini anlatan bir kitap.

Uzun yıllardır evli olup artık neredeyse "görev" halinde cinsellik yaşayan İpek'i, hayatındaki adamları kaybetme korkusu nedeniyle sex kölesi haline gelmiş Arzu'yu, aile baskısıyla bekaret takıntısıyla sağlıksız ilişkiler yaşayan Nihan'ı okurken hikayeleri öylesine tanıdık geliyor ki... Aslında çoğu toplumsal olmak üzere, kadına erkeğe evrensel olarak yüklenen saçma sorumluluklar, zamanla değişen modern dünya ile kadının ve erkeğin doğadan gelen görevleri haricinde birbirlerinin görevlerini yüklenmeye başlaması, çocukluktan bilinçaltına kodlanan saçma tabular, korkular, kaygılar sorunların temel kaynağını teşkil ediyor.


Kahramanlarımızın üçü de danışmana gidiyor ve orada kitabın asıl misyonu ortaya çıkıyor. Uzun uzun terapi süreçlerinden bahsediliyor. Üç kadının hikayesi dedim ama aslında bunlar bence yazarın danışanlarının genel sorunlarının yansıtıldığı üç karakter olarak karşımıza çıkıyor yoksa bazen "bir dakika bu adamla bu kahraman hangi arada bu kadar yakınlaştı" gibi boşluklar yaşayabilirsiniz. Çünkü kahramanların tanışması hikayesinden sonra bir sonraki bölümde yatak odasına geçiliyor. Ama bu söylediğim bir eleştiri değil. Çünkü yazar zaten peşinen üç kadının sadece yatak odası hikayelerini okuyacağımızı söylüyor. "Cinsellik satar" kuralından hareketle merakla okunan hikayeler bunlar.

Kitabın asıl amacı ise ilişkilerin bedensel, duygusal, zihinsel ve ruhsal olarak bir bütünlükle yaşanıp tam doyuma ulaşmanın yolunu çizmek. 

Kitapta ilgimi çeken bazı bölümlerden bahsedecek olursam:

Erkek cinselliğini bedenini dışında, kadın içinde yaşar. Dolayısıyla kadın cinselliği kalbiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle cinsellikle ilahi sevgiye ulaşmak kadın için mümkündür, erkeğe ise bunu ancak kadın öğretebilir. 

Zaman içinde modern toplumun da getirdikleriyle eril davranışlar gösteren kadınlar, dişil davranışlar gösteren erkeklerin sayısında büyük bir artış olduğu ve bu tarz rol değişimlerinin de ilişkilerin sağlıklı yürümesinde büyük bir sorun teşkil ettiğini vurgulamış Seda Diker. Her zaman bu kimliklere göre hareket edilmesi içgüdülerimiz gereği kadın-erkek ilişkisini ve cinselliği "haz" odaklı yaşamamızın birinci şartı olarak önümüze konuluyor.

Kadının birçok alt kimlik taşıdığı ve alt kimliklerin tümünü birden erkeğine göstermesi ile ilişkinin "tam, olmuş" bir ilişki kıvamına geleceği de vurgulanmış. Bu alt kimliklerin tümünün birden bir matruşka bebek misali katman katman ilişkide açığa çıkması gerektiğinden bahsetmiş. Bu alt kimlikler ve ilişkide taşıdığı anlamlarsa birkaç cümleyle şöyle yansıtılabilir:

Bakire: Masumiyet, arınmışlık, adanmışlık.
Orospu: Bir erkek fahişeyi ayağına getirir, orospununsa ayağına gider. Kadının içinde taşıdığı cinsel gücü ve çekiciliğini aurasıyla yansıtmasıdır.
Özgür kadın: Kadının merkezinde ilişkisi ya da erkeğinin değil, kendisinin olmasıdır.
Cadı: Kadın yüksek sezgileriyle ilişkinin seyrini hissedip bir şifacı gibi davranır.
Lolita: Kadın isteklerini doğrudan belirtir, almayı bilir, vereni mutlu eder.
Anne: Şefkatli, fedakar, koşulsuz sevgi sunan tarafımızdır.
Bilge kadın: Piramitin en tepesindeki kimliktir, ilahi sevgiyi taşır, kalbi ve ruhuyla erkeğine ulaşmıştır.

Tüm bu dikkat çekici noktaların yanında tantra gibi tekniklerle, kundalini enerjisi ve çeşitli terapi yöntemleriyle çakraların açılıp mükemmel cinsellik, boşalmadan orgazm gibi üst seviyeye ulaşma aşamalarından da bahsedilmiş. Kitap kahramanların mutlu sonlarıyla son buluyor. Her şeyin başlangıcının koşulsuz sevmekle başladığını hatırlatarak.

Hikayeler ilgi çekici, magazinel bir yanı bile var bu hikayelerin, diğer kısımlarda ise alınacak, akılda tutulacak çok şey var hele ki bizimki gibi cinselliğin çok farklı şekilde algılandığı bir toplumda.

21 Ocak 2014 Salı

Biraz da Güzellik

Kendimi bildim bileli hep problemli bir cildim oldu. Daha doğrusu ergenlikte pek ortalıkta görünmeyen sivilceler 19 yaşımdan sonra başıma epey bela olup 3-4 yılda bir nüksederek ciddi tedavi süreçlerine girmeme neden oldu. Bu tedavilerde hormon hapları, antibiyotikler, A vitamini bazlı ağır ilaçlar kullanıldı, pahalı kozmetiklere, doktorlara ne paralar döktüm. İşin ilginç yanı o kadar dikkat ederim, sakınan göze çöp batar misali yine olan yüzüme olur. Boyundan aşağısı başka birine aitmişçesine pürüzsüz, yumuşacık ama yüzümde lekeler, sivilce izleri… Sakınan göze çöp batıyor, o bir gerçek! Çünkü vücudum için tek yaptığım arada bir kese yaptırmak, beyaz banyo sabunu ve Nivea’nın vücut losyonunu kullanmak… Yüzüme ise özel yıkama jeliyle temizlemek, nemlendirici kullanmak, dışarı çıkıyorsam güneş koruyucusuz kafamı dışarı uzatmamak, cilt bakımları, özel su bazlı makyaj temizleyicisi kullanmak, yüzümü yıkamadan asla yatağa girmemek, gece kremini ihmal etmemek… Halbuki benim öyle arkadaşlarım var ki yüzü için evinde bir ürünü bile yok! Hani bir nemlendirici, bir yıkama jeli filan ve cilt ayna gibi, haksızlık buna denmez de neye denir?


Bu yıl da ufak ufak sivilcelerle baş edememeye başlayınca soluğu doktorda aldım. Hakan Erbil kendini kanıtlamış başarılı bir doktor. Cildimi muayene ettikten sonra cilt altında yüzeye çıkamamış pek çok sivilce olduğunu tespit edip Roucatanne kullanmamı tavsiye etti. 20’lik dozla başladık ama her akşam şiddetli burun kanamalarım yüzünden ilk aydan sonra 10’luk doza düştük. Daha önceki tedavi süreçlerimde de kullanmıştım, hatta 40 mg’a kadar da çıkmıştım ama o zaman cildim daha kötüydü. Ancak o zaman da şimdiki gibi leke sorunum yoktu.

6 ay kadar 10’luk Roucatanne tedavisi bittiğinde ilacı kullanma zamanımın yaza denk gelmesinin de etkisiyle burnumda, yanaklarımda ciddi güneş lekeleri oluştu. Fondöten bile kapatmıyordu öyle diyeyim. Ancak ne zamanki kış sezonu başladı, cilt rengimde hafif bir açılma oldu.

Roucatanne’ı bırakışımın ardından yaklaşık 2 ay ara verdim. Sonra lekeler için Hakan Bey’in kapısını bir kez daha aşındırdım.

Daha önce antibiyotik tedavisi sonrası 3 seans kadar kimyasal peeling (gerçekten güvenilir bir yerde ve iyi bir ürünle) yaptırmıştım. Kimyasal peelingten sonraki süreçte cilt lekelerimin daha çabuk oluştuğunu fark ettim. Kimyasal peeling yaptırmak istemiyordum o yüzden.


Öncelikle bana Dermaceutic isminde muhteşem bir markanın dört tane kremini verdi. Yellow Cream adında geceleri yatarken leke üstlerine uygulanan bir krem, sabahları K Ceutic isminde rahatlatıcı bir krem, Sun Ceutic adında güneş koruyucusu ve ileriki aşamalar için Spot Cream. K Ceutic akşamki soyma açma işlemi sonrası rahatlatıcı bir etki bırakıyor. Bildiğiniz üzere peeling işlemleri genelde kızarıklık, yanma gibi etkilerle günlük yaşamınızı etkiler, işte bu krem onu engelleyerek müthiş bir ferahlama veriyor, cilt renginiz açılırken kızarıklık, yanma, batma, kaşıntı gibi hislerin yerine lekeli de olsa parlayan bir ciltle dolaşıyorsunuz. İlk üç kremi 15 günlük süreçte kullandıktan sonra Milk Peel yaptırmak üzere yeniden muayenehaneye gidiyorum. Milk Peel de kimyasal peeling mantığında yüzünüze sürülüyor, hafif yanma batma hissedince temizleniyor ancak kimyasal peelingten farklı olarak sonrasında kızarıklık, yanma, batma, kaşıntı olmuyor.

Bu ilk seans milk peel’in ardından 3 gün Yellow Cream’e ara verip 15 günlük süreçte yeniden aynı üçlü kremi kullanmaya devam ettim. 15’inci gün bu kez Milk Peel ile birlikte Spot Peel işlemi yapıldı. Milk Peel uygulandıktan sonra yüzüm yıkanıp kurulandı ve Spot Peel ürünü yüzüme uygulandı. 4 saat kadar cildimde kaldıktan sonra yüzümü yıkadım ve K Ceutic ile Sun Ceutic’i kullanmaya devam ettim. Yüzümde ince ince soyulamalar, kızarıklıklar olsa da özellikle K Ceutic sık aralıklarla uygulanarak günlük hayatı etkileme hali ortadan kalkmış oldu.

Spot Peel’den iki gün sonra uzmanla konuşarak reaksiyonlar hakkında bilgi verdim, her şeyin yolunda olduğunu öğrendim.

Bir hafta sonra da Spot Creamle yola devam ettim, aradan yaklaşık 1 ay geçtikten sonra bu kez tüm yüze değil, sadece lekelerin yoğun olduğu bölgelere Spot Peel işlemi bir kez daha uygulandı. Bu peeling işlemlerinin en güzel yanı ciltte aşırı derecede reaksiyon vermeden ince ince soyma yapması oldu benim açımdan, tabi ki herkesin cildinin toleransı başka ancak özellikle akşam soyma-açma kremi kullandıktan sonra sabah sürülen neredeyse merhem kıvamındaki K Ceutic mucizevi bir krem!


Henüz tedavinin sonuna gelmedik, bu fotoğraf da 8 ayda kaydedilen aşama görünüyor ancak son fotoğraf da 2 ay önce çekildi. Yani tedavi halen devam ediyor.

Cilt gerçekten sabır işi, bir günde pürüzsüz bir cilde sahip olmak mümkün değil, aylar, hatta yıllar sürebilir. O yüzden istikrarı bozmadan, doktorun sözünden çıkmadan sürece devam etmek gerekiyor, tabi ki kendinizi emin ellere bırakarak başlıyor bu süreç. İyi araştırmak, işinin ehlini bulmak, doktora güvenmek ve enerjisini sevmek de çok önemli. Neyse ki ben sonuçtan memnun kaldım. 

12 Ocak 2014 Pazar

Affet/Unut

Yapılan bir araştırmaya göre sosyal medyanın en gıcık olunan tiplerinden birisi sürekli spor yaptığıyla ilgili paylaşımlarda bulunanlarmış. Bu açıdan bakıldığında ben de gıcık olunanlar arasındayım sürekli spordaki akrobatik hareketlerle ilgili fotoğraflarımı, spor salonunda check-inlerimi paylaşıp duruyorum, sık sık burada da bahsediyorum.

Aslında spora ilgisi olmayan birinin bu muhabbetlerden bayılması işten bile değil. Hani çocuk rahmine düştüğü andan itibaren bulduğu her platformda annelikten ve çocuğundan bahsedip duran tipler misali… (büyük konuşmak istemiyorum!)

Benim sporun yanında üye olduğum spor kulübüne de bir bağımlılığım var. Gerçekten oraya üye olup düzenli gelen herkeste bağımlılık derecesine gelmiş bir şey. Yaklaşık bir yıl önce kapanacağı haberlerini duyunca öyle bir direniş gösterdi ki üyeler mecburen devretmek zorunda kaldılar işletmeyi. Yeni yönetim de farklı politikalar izleyip çoğu zaman çalışanlarını, zaman zaman da biz üyelerini epey üzse de üyeler ve çalışanlar arasındaki organik bağ hep bizi bir arada tuttu.



İşte böyle mutlu mesut yaşarken Salı akşamı saunaya giren bir adamın ateşin üzerine esans dökmesi neticesinde küçük çaplı bir yangın çıkmış kulüpte. İşin ilginç yanı Salı günü çantamı hazırlayıp arabamın arkasına atsam da tüm gün bir isteksizlik, bir mızmızlanma sonucu, akşamüstü dersimi iptal ettim. Eve gitmeye ve biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Kitabımı alıp ayaklarımı uzatmıştım ki bizim whatsapp grubuna haber düştü, ardından kızlardan birinden bir telefon “geleceksen gelme, yangın çıkmış, itfaiyeler geldi şimdi”. İnsan evi yanmışçasına üzülüyor, birine bir şey olmuş mudur, kapanır mı, tereddütleri arasında neyse ki yangın söndürülmüş, esans döken adam haricinde kimseye bir şey olmamış ve spa bölümü dışında tesisin çalışmaya devam edeceği duyurulmuş.

Facebook hesaplarında üzüntüsünü belirten bizler kadar, zamanında kulüpte çalışıp bir şekilde işler istediği gibi gitmeyince ayrılanlar, zamanında üye olup sonra başka yere üye olanlar, tesisin kapısından içeri girmemiş başka kulüplerin üyeleri ve halen üye olup nedense tesis yönetimine gıcık olan insanlardan “oh olsun” gönderileri düşmeye başladı.

Ne olursa olsun bu kötü bir olay. Yönetim boktan da olsa, oradan ekmek yiyen onlarca insan var, yıllarca emeğini vermiş insanlar, oraya gidip mutlu olan insanlar var. Bu düşüncelerin zihinden geçmesi bile bir arıza… Hadi içgüdüsel bir dürtüyle bunların akıldan geçişi neyse de dile dökülmesi, ortak platforma yansıtılması nasıl bir ruh hastalığı çözemedim. Canımı çok yakmışlara bile “oh olsun” düşüncesi aklımdan geçtiği anda utanç duyarım ben, tamam sen karışma bu büyük bir iş, seni aşar diyorum mesela kendime. Senin bilmeden, istemeden birine yaptığın bir kötülük yüzünden başına bir felaket gelsin ister misin, diyorum. Ağzımın payını kendi kendime verip “inşallah iyi olur” diyorum o kadar.

Her şey insanlar için, herkesin başına her şey gelir, herkes her şeyi yapabilir. Ben kendi davranışlarımın bile garantisini veremezken elimde olmayan şeylerin başıma gelmeyeceğini varsayarak nasıl böyle rahat konuşabilirim?

Affetmek en iyisi, zaman ve evren icabına bakar, sen de buna harcayacağın enerjiyi güzel şeylere harcarsın belki, daha iyi olmaz mı?