11 Ocak 2014 Cumartesi

Bir yılbaşı hikayesi: Antakya!

Yeni yıla başka bir yerlerde girmeyi seviyorum ben. Gitmenin bahanesi çok bende. Bunaldım, daraldım, gideyim bir yerlere; kutlama mı var, gidelim bir yerlere.


Başka bir ülke görmek çok heyecan verici, yaşadığın ülkenin kıyısını köşesini keşfetmek ayrı keyif verici. Süre 4 gün, tatil planı yapmak için zaman kısıtlı olunca benim aklıma Türkiye’de görmediğim ama hep görmeyi istediğim bir yer geldi.

Antakya’dan hep medeniyetler beşiği, üç dinin, bir sürü milliyetin bir arada yaşadığı mozaikler şehri olarak bahsedilir, yemekleri, tatlıları dillerde. Gidip görmek için bahane de varken uçak biletleri, oteli ayarladık, gezme programını da yapıp düştük yollara.


Cumartesi sabah erkenden uçağımız varken Cuma gecesi ateşim 38.5’a kadar çıktı. Olmadı bir gün sonra gideriz derken, acile gidip birkaç iğne, ilaç takviyesiyle cumartesi sabahı 4’te uyanıp valizimi toparladım ve 8’deki uçakla Adana’ya geçtik. Ardından otogara ve Antakya’ya. Her ne kadar 2 saatlik bir mesafe olsa da 4 saatte gidebildik ve gerçekten yol boyu çoookkk sıkıldık. Bindiğimiz otobüsün İstanbul’dan geldiğini duymak biraz da olsa şikayet etmemizi engelledi ama.

Antakya’da şehrin dışındaki Ottoman Palace’da kaldık, Ottoman Palace’ta kalmayı düşünüyorsanız saat başı şehir merkezine, yarım saatlerde de şehir merkezinden otele servis var. Dolayısıyla ulaşım sıkıntı yaratmaz. Otel Osmanlı konseptinde olduğu için gereksiz süslü ve şaşalı geldi bana açıkçası, sütunlardaki padişah resimleri ile yılbaşı dolayısıyla korkuluklardan sarkan Noel Babaların uyumuna da diyecek yoktu! 

Yemeklerini de beğendiğimi söyleyemeyeceğim maalesef. Salatamın içinden yarısı ısırılmış köfte bile çıktı! O süs ve şaşa, odaya çıktığınızda yerini ucuza kaçmaya bırakmıştı. Otel termal otel, ben termal turizmine, dolayısıyla otelde kalmaya gitmemişim, niyetim Antakya’yı gezmek ve yılbaşı programına katılmak olmasına rağmen 5 yıldızlı standardına gelememiş bir yer olduğunu söylemek isterim. Şehir merkezindeki Savon Hotel’i tercih etmekte fayda var, bambaşka bir havası var, kaliteli duruyor en azından.

Antakya’ya adım atar atmaz Büyük Antakya Oteli’ne valizleri bıraktık ve karnımızı doyurmak üzere Antakya’nın sokaklarına daldık. Abdo Döner’de döner ve ayran ziyafetinden sonra kahvelerimizi Affan Kahvesi’nde içtik.



Antakya’da geçirdiğimiz her gün Affan Kahvesi’ne mutlaka uğradık, burası bildiğiniz yaşlı amcaların oturup sohbet ettiği, kağıt oynadığı kahvelerden. Cam bardaktaki Türk kahvesi, çayı bir harika, kendi yaptıkları salebi ise gerçekten bugüne kadar içtiğim en güzel salepti. Bir de buranın meşhur bir güllü tatlısı var, ismi haytalı. Fosfor pembe renkli, güllü tatlının görüntüsü beni pek cezbetmedi o yüzden tadına bakmadım ama 4s’da birçok övgü almıştı. Bilgilerinize.

Ardından çarşı içinde ayakkabıcılar çarşısı içinde çay bahçelerinin olduğu Çınaraltı’nda künefe yedik.
İlk gün şehir merkezinde biraz turladıktan sonra valizleri alıp otele geçip dinlendik.

Ertesi gün kahvaltı sonrası yeniden şehir merkezine attık kendimizi. İlk iş Affan Kahvesi’ne gidip birer salep, birer kahve yuvarladık, şehir haritasını inceledik, önerileri okuduk. Bu arada maalesef göz açtırmaz bir yağmur ve soğuk yanında benim antibiyotik, ilaç ve vitamin takviyeleri ile ayakta durmam keyfimizi kaçırdı. Günlerden Pazar olması nedeniyle ziyaret etmek istediğimiz kiliselerin tamamında ayin nedeniyle içeri giremedik, ziyaretleri başka güne bırakıp Antik Cam Evi ve Savon Hotel’i dolaştık. Ardından Antakya’nın meşhur Arkeoloji Müzesi’ne gittik.


Taşınma işlemleri nedeniyle müzede çok az sayıda eser kalmıştı maalesef. Meşhur “kem göz mozaiği”ni göremedim. Yeri gelmişken Romalılar döneminde nazarlık olarak kullanılan bu mozaiğin kötü enerjiden koruduğuna inanılıyormuş, üzerindeki yazı da “sen de” demekmiş, yani benim hakkımda düşündüklerin seni bulsun misali. Gel de nazara inanma şimdi!



Müzede bir lahit ve birkaç mumya kalmış görülmeye değer, geriye kalanından beklediğimizi bulamayınca midemize aradığını bulduralım diyerek Anadolu Restaurant’ta aldık soluğu. Antakya’ya gelmişseniz içmeseniz de o mezelerin tadına mutlaka bakmak gerek. Hastalığım nedeniyle rakı içemesem de humus, cevizli biber, zahter salatası ve yoğurtlu patlıcana sıcak ekmekle yumuldum. Hastalıktan dolayı ağzımın tadı pek yoktu ama yine de denemeye değer. Anadolu Restaurant haricinde ikinci bir seçenek de Sultan Sofrası. Ancak bizim oraya gitme fırsatımız olmadı.



Buraya bir parantez açıp Antakya şehir merkezinde fiyatların çok ucuz olduğunu belirtmek isterim, bu rakı sofrasına 38 TL verdik mesela. En meşhur künefecide künefenin porsiyonu 5 tl, Affan Kahvesinde 2 salep, 2 kahve ve suya ise 8 tl ödedik!

Yağmur ve soğuk hastalığımı iyice tetikleyip hava da kararınca akşam yine otele attık kendimizi. Akşam otelin spasında masaj yaptırdım. Otel bu konuda da sınıfta kaldı, yağı vücuda yedirmek masaj olmuyor maalesef. Deneme amaçlı yarım saatlik klasik bir masaj denemiştim, beğenmem durumunda ertesi günlerde farklı masajları da yaptıracaktım ancak gerek olmadığını gördüm.



Bir sonraki gün planımız ise civardaki Samandağ ve Harbiye’ye gitmekti. Araba kiraladık 4s ve tabelalar yardımıyla önce Samandağ’ına gittik yine göz açtırmaz bir yağmur eşliğinde. Samandağ’ın şehir merkezinde biraz turladıktan sonra Roma döneminden kalma Titus Tüneli ve kaya mezarlarını ziyaret ettik. Antakya’ya geldiğinizde mutlaka bu çok iyi korunmuş kalıntıları görmenizi tavsiye ederim. Yağmur nedeniyle ıslanan taşlarda yürümek biraz maceralı olsa da son derece keyifli bir tur oldu bizim için.



Yağmurda iyice üşüyüp karnımız da acıkınca yeniden Samandağ’a dönüp deniz kenarında hem pansiyon, hem restoran olarak işletilen Letonya Balık Restoranı – Kel Sabit’in Yeri’ne gittik. Bizden başka kimse yok, ısıtıcıyı tam sırtıma yerleştirdim, birer bira söyledik, taze deniz ürünleri ve balıktan sipariş verdik. Hastalık filan halt etmiş, o ağzımın tadının bozuk haline rağmen karidesini, kalamarını, barbun tavasını ve salatasını bayıla bayıla yedim. Üzerine bir poşet kendi bahçelerinden toplanmış mandalinayı da yolluk olarak verdiler. Burası Antakya to-do-listlerinde ilk sıraya yazılmalı, o kadar diyorum!


Havayı karartmadan şelaleleri de görmek için Harbiye’ye doğru yola çıktık. Soğuk, yağmur şırıl şırıl akan şelaleleri pek cazip hale getirmese de yağmurun da ayrı bir güzellik kattığı da bir gerçek. Eminim yazın su içindeki masalarda yemek içmek daha keyifli oluyordur ama şartlar böyle ne yapalım! Mozaik Restaurant’ta oturup bol bol çay içtik biz de. Mozaik’in tuzda tavuğunu çok övdüler ancak 3 saat önceden sipariş vermek gerektiğinden deneyemedik, belki bu yazıyı okuyanlar için faydalı olur diye belirtmek istedim. Antakya’da her daim, her yerde güzel bulacağınız bir şey varsa o da çay, kahve.





Akşam yine otelde, termal havuzda ısınarak geçti.

Yılın son günü erkenden şehir merkezine indik. Affan Kahvesi’ne uğradıktan sonra Pazar ayinlerinden gezemediğimiz kiliselere gidelim dedik. Protestan ve Ortodoks kilisesinin kapalı saatine denk geldik, Katolik kilisesini ise kapanmadan 5 dakika önce yakaladık. Biz “gri şehir”de yaşadığımızdan yol kenarlarında bahçelerde portakal, greyfurt ağaçlarıyla karşılaşmak oldukça ilginç geliyor. Ardından meşhur St. Pierre Kilisesi’ne doğru gidecekken oranın da tadilatta olduğunu öğrenip oradan da eli boş döndük. 


Biz de kendimizi yine yemeğe vuralım dedik ve Antakya’nın en meşhur künefecisi Çınaraltı Yusuf Usta’da kömür ateşinde künefe yemeye gittik. Antakya’da künefe denilince ilk tavsiye edilen yer burası ve ne tesadüf ki biz gittiğimizde künefeyi hazırlıyorlardı, böylece yapım aşamasına ve pişmesine de tanık olarak küçük bir künefe belgeseli bile hazırlayabildim. Instagramda, facebookta, foursquare’de paylaştığımda ise çok kişi isyan etti ne yalan söyleyeyim, isyan edilmeyecek gibi değildi gerçi. Tadı da evlere şenlik, hadi bunu da yazın to-do-liste!

Ardından Antakya’nın meşhur Uzun Çarşı’sında alışverişe çıktık. Buraya geldik ne alınır derseniz: Ben öncelikle kem göz mozaiğinden magnetler aldım, hatta bunların Antakya’da çıkarılan özel taş üzerine yapılmışları da var, nazarlık olarak da kullanılıyor. Sonra defne sabunu, nar ekşisi, Antakya’ya özgü peynir ve çökelekler, zeytinyağı, biber, patlıcan kuruları da seçenekler arasında. Ben gittiğim yerin mutfağına özgü şeyleri almayı seviyorum, ayrıca bir sabun takıntım da vardır, o yüzden Antakya tam bana göre bir yerdi açıkçası.

Alışverişler de bitince son durak olarak Cabaret Bar isminde şahane bir mekanda biralarımızı medeniyetler beşiğine kaldırdık. Antakya’da değil de İstanbul’un, Ankara’nın göbeğinde, atmosferi çok farklı bir yer burası. Mutlaka uğramalı iki tek atıp çıkmalı.

Ardından otele döndük, akşamki eğlencede oturma planı için kura çekimine katılıp hazırlandık. Otelin balo salonunda Hatice’yi izledik. Yılbaşı eğlencesinin ardından otelin bahçesinde dilek balonları uçurup mangal partisine de katıldıktan sonra sabah erken saatteki uçakla Ankara’ya döndük.

Yeni yıla gezerek girdik, tüm yıl gezelim diye. Ben yeni yılda en az 5 yeni ülke görmek istiyorum, evrene yolladım mesajımı, şimdi olsunJ

*Kemgöz mozaiği fotoğrafı "motosikletveötesi" sitesinden alıntıdır.





7 Ocak 2014 Salı

Preview of 2014

2013’ü geride bıraktık. Her yıl sonunda zaman zaman zihnimden, zaman zaman kağıt üzerinde, olmadı sanal ortamda bir önceki yılın muhasebesi sonrası, önümde uzanmış 365 günde yapılması hedeflenenleri bir liste haline getirip yılsonunda genellikle o listeyi hatırlamıyorum bile!



2014’e girerken de "tamam 2014 sağlıklı beslenmeye başladığım yıl olacak, daha çok okuyacağım, daha çok yazacağım, kişisel bakımıma daha çok özen göstereceğim” diye uzayıp giden listem 3 Ocak itibariyle meydana gelen bir arkadaş toplaşması sonrası yalan oldu.

Bugün itibariyle fark ettim ki bazı şeyler insanın üzerinde zoraki duruyorsa uzun süre durmuyor. O yüzden yılbaşında yapılan o listeleri unutup gidiyoruz yılın sonunda, elimize geçse utanç duyuyoruz, suçluluk hissediyoruz. Başkasının gazı, kendinin itelemesi de bir işe yaramıyor. Sağda solda bol bol yeni yıl kararları yazısı okudum. Benimkilere benzer şeyler yazıyor, mesela diyor ki “düzenli spor yapacağım”. Bak işte ben o konuda hiç karar almadım bugüne kadar, hiç de öyle uzun zaman kaytarmadım, neden? Çünkü yaşamımın bir parçası, mutluluk kaynaklarımdan biri olmuş spor, yapmam gerekenden fazlasını bile yaptığımı düşünüyorum. Öte yandan sağlıklı beslenme deyince o elbise benim üzerimde bence eğreti duruyor. Seviyorum çünkü yemek yemeyi… Yerken sohbet etmeyi, yeni bir şeyler tatmayı, birkaç kadeh bir şeyler içip çakırkeyif olmayı. Sağlıklı beslenmeyi uygulasam bu keyiften mahrum kalıp mutsuz olacağım. Sonra da “öööeeehhh yeter ama” deyip dünyayı yeme eğilimine gireceğim.

Okuma yazma meselesi mesela. Üzerinde ciddi anlamda emek sarf edilmesi gereken, sizin %100 aktif rol oynadığınız bir şey. Bambaşka bir hazzı var o bir gerçek ancak öte yandan zihninizle, aklınızla, duygunuzla o kitaba sarılmanız, o yazıyı tüm benliğinizi vererek yazmanız gerekiyor. Ancak çoğunlukla öyle bir an geliyor ki tüm gün dışarının kahrını çekip eve kendinizi zar zor atmışsınız, günlük koşuşturmadan, iş stresinden, insan ilişkilerinin yorgunluğundan kafa kazan gibi olmuş, insan sadece tüm ağırlığını bir koltuğa bırakıp boş boş oturmak istiyor. Televizyon o yüzden çok seviliyor bu ülkede. Çünkü siyasetinden, ekonomiye hatta gündelik yaşamlarımıza yeterince karmaşık bir gündemimiz var, hayatlarımız zor; hiçbir emek sarf etmeden karşısında oturup zihnimizi boşaltabildiğimiz bir şey var, hangimiz izleyecek hiçbir şey bulamadığımız halde saatlerce kanal değiştirerek başında oturmadık ki o meretin? Kitap okumak hatta film izlemek bile bir emek halbuki. Konsantre olacaksın, baştan sona kendini vereceksin, kendince mesajlar çıkaracaksın, dikkat edeceksin.

Kişisel bakıma gelince asla makyajla ve dişlerini fırçalamadan uyumayan biriyim, kremlerimi de ihmal etmiyorum, herkesin hayret ettiği bir huyum var: Her akşam ojelerimi çıkarıp her sabah yeniden sürüyorum! Buna rağmen arada yeter deyip yağlanmış saçlarımla dolaşmak istiyorum, manikürüm pedikürüm gelse de yaptırmaya üşeniyorum. Alışkanlığın olanları, olmazsa olmazlarını iki elin kanda olsa yapıyorsun ancak diğerleri için zaman geliyor ipin ucunu bırakmak istiyorsun. Çünkü insan arada bir kendini salmak istiyor ya da sürekli bakım halinde dolaşıp kendini kasmak yerine arada gevşemek istiyor.



Yeni yılın altıncı gününde bu yıl farklı bir şey olmalı dedim. Mesela şunlar geldi aklıma:

Kendini ne mutlu ediyorsa onu yap. Zorunluluktan, yapılması gerektiğinden bir şeyleri yapıp kendini zorlama. Evin pislik içinde ama senin de temizlik yapasın yok mu, bırak kalsın, kimse birazcık kirden ölmez! Nasılsa bir gün bir şey dürtecek ve o evi canı gönülden temizlemek isteyeceksin!

Kendini de, çevrendekileri de rahat bırak. Ne kendini, ne başkalarını zorlayarak güzel alışkanlıklar kazandıramazsın, kötü alışkanlıklardan vazgeçiremezsin. Sadece kendine yokuş, etrafını da gerim gerim geren biri olur çıkarsın. Her şeyi olduğu gibi kabul etmek en zoru olsa da, en güzeli. Bazı şeyleri sadece zamanın halledebileceğini de unutmamak gerek, ya sabır!

Anı yaşa, keyif al. Bu da hayattaki en zor şeylerden biri. Geçmişi unutmak, geleceği yok saymak. Ne geçmiş var, ne gelecek ancak biz sadece “şimdi” yokmuş gibi davranıyoruz. Geçmişi geride bırakmak üzüntüye, geleceği unutmak kaygılara son verecek. Sadece içinde olduğumuz “an” var, onu yaşa, gerisini zamanı gelince düşünürsün.

Tek derdin, kaygın, çatışman kendinle olmalı. Başımıza ne geliyorsa biz seçiyoruz. Bence mutluluk/mutsuzluk bile bir tercih. Artık olanlardan dolayı dış etkenlere fatura çıkarmak, suçlamak yerine, “böyle bir şeyi ben neden seçmiş olabilirim” diye düşünmek en güzeli. Tabi bunu da “neden ben” diye arabeske bağlamadan. Hayatta en kolay değiştireceğin şey sadece sensin, bunu hatırla. Bunun yanında kendine şefkat göster, kendini şımart, mutlu etmek için elinden geleni yap, kendine kötü gelen her şeyden uzak dur. Dünya onun çevresinde dönüyor çünkü, dünyayı güzelleştirmenin başlangıcı "sen"den başlıyor.

Söylenecek daha çok şey var belki. Klasik temennilerle yeni yılın ilk yazısı bitsin.


Sağlık, mutluluk, aşk, sevgi, saygı, huzur, barış, ailem, sevgilim, dostlarım, bol seyahat, bol spor, bol para, şans, müzik, film, kitap, yazı, blog:)))


*Fotoğraflar internetten alıntıdır, kaynağını maalesef bulamadım.



8 Aralık 2013 Pazar

Bir hızlı tren, öğrenci yaşamı, çibörek ve yakın yerler macerası: Eskişehir

Yedi yıl önce üniversiteyi bitirip toy bir müfettiş yardımcısı olarak kendimi Türkiye’nin farklı illerinde bulduğum zamanlarda ilk kez gitmiştim Eskişehir’e. Porsuk Çayı’nın iki kıyısında dizilmiş mekanlar, Ankara’da daha önce karşılaşmadığım bir ortam ve gerçekten özgün gece mekanları ile oradaki günlerimin güzel geçmemesi mümkün değildi zaten!

Şimdi bugüne döndüğümüzde masa başında sabitlenmiş durumdayım ve gitmek hissi de beni sık sık dürtüyor. O yüzden belki, hiçbir şey yapamazsam akşamımı spor salonunda geçireyim derdiyle günlerimi geçiriyorum, sabit kalmak bana göre değil.

Ancak kış gelip bizim bütçe süreçlerine girmemiz dolayısıyla izin kullanma imkânı da kalmayınca, üstelik kışın soğuk havaları, erken kararmaları da işin içine katılınca hareket kabiliyetinin kısıtlanması, gitme isteğimi katlıyor. İşte tüm bunlar kaşıntı misali “nereye gitsem” aranmalarının başlangıç noktası oluyor ve “bari yakın bir yerlere gidelim” ile sonuçlanıyor (en azından) J



Geçen Pazar sabahın erken saatinde kendimizi hızlı trende bularak başladık maceramıza. Business class’ta birkaç liralık farkla son derece konforlu bir seyahat geçirip yine erken saatte attık kendimizi Eskişehir’in sokaklarına.

Niyetimiz kahvaltıyla başlamaktı ama trendeki sandviç bizi ziyadesiyle tok tuttuğundan önce zamanında teftiş yaptığım şubeyi, civarında alışveriş yaptığım marketi, ayakkabı ve kestane şekeri aldığım dükkanları Mr. Balmy’e gösterip ardından meşhur Papağan Çiğbörek’i de tanıttıktan sonra Porsuk kenarındaki Hatır Kahvesi’nde sabah kahvemizi içmeye karar verdik. Eskişehir Ankara ve İstanbul’dan sonra size çooookkk ucuz gelecek haberiniz olsun!

Kahvenin ardından 4square’i açıp Odunpazarı’nın yolunu tuttuk, çok uzun sayılmayacak bir yürüyüşün ardından tarihi Odunpazarı evlerinin arasında bulduk kendimizi. Sokaklarda dolaştık, ruhu yakalamaya çalıştık. Sonra karnımız acıkmaya başlayınca çibörek yemek gerek diyerek yine 4square’den Odunpazarı civarında çibörek yenilecek mekanları araştırıp Kırım Tatar Kültür Evi’nin doğru adres olduğuna kanaat getirdik. Tarihi caminin önünden sola dönüşte nefis acı biber ve yaprak sarması eşliğinde çibörekleri yiyip tavsiye üzerine bir porsiyon samsa tatlısını da Mr. Balmy ile paylaştık.



Tam yemeği yiyip kalkmak üzereyken çocukluk arkadaşımdan bir mesaj geliyor, “ben de senin yakınlarındayım, arasana beni.” Taylan, çocukluk arkadaşım, Ankara’da yaşıyor, Eskişehir’de okumuştu, haftasonu için üniversite buluşması yapmak üzere Eskişehir’e gelmiş, caminin içindeki el sanatları dükkânlarını geziyormuş. İki dakikalık mesafe var aramızda!


Hemen Külliye’nin içine giriyoruz. Lületaşı müzesi, ebru, lületaşından takılar gibi çeşitli el sanatları ürünleri satılan minik dükkânlar ve kubbe altında tasavvuf müziği korosu çalışmaları var burada. Taylan’dan Eskişehir tavsiyelerini alıyorum. Sonra kendime lületaşından bir kolye ve minik bir küpe alıp biraz tasavvuf korosunu dinliyoruz, lületaşı müzesini de gezdikten sonra Odunpazarı sokaklarında dolaşıyoruz ve tarihi Osmanlı macunu bulup birbirimize ısmarlıyoruz.


Ardından tavsiye üzerine Sazova Kültür ve Bilim Parkı’nın yolunu tutuyoruz. Burası Türkiye için gerçekten büyük ve önemli bir merkez olmuş. Fizik deneylerinin, uzay müzesinin bulunduğu, dev bir havuz, kafelerin yer aldığı bir komplex. Bir yanda Kristof Kolomb’un gemisi var, diğer yanda Disneyland Şatosu’nun birebir aynısı. Bence Eskişehirlilere verilmiş güzel bir armağan, nefes noktası olmuş ayrıca öğrenciler için fizik kurallarını cümleler ve formüllerle öğretmek yerine deneylerle göstermek açısından da harika bir yer. Parkın çevresinde dolaşan küçük bir tren de var, parkta turladıktan sonra trene binip bir tur atıp parktaki gezimizi noktalıyoruz.


Parkın ana girişinin karşısından dolmuşa binip yeniden şehir merkezine gidiyoruz. Bir şehirdeki son birkaç saat en iyi nasıl geçirilirse biz de onu yapıyoruz. Barlar Sokağı’na kendimizi atıp Los Amigos’ta bira patates ikilisinin kollarına bırakıyoruz kendimizi. Tam o esnada spor hocam İnci’den mesaj geliyor, “ye onları sen ye, ben de gelince seni yiyeceğim.” Midem kasılıyor o anda. Tamam yarın pazartesi, yarın diyete kaldığım yerden devam diyerek kendimi rahatlatıyorum.


biranın ardından istasyona doğru yollanıyoruz. Yorgunluk, soğuk, çakırkeyif hallerle trende yanaklarımız yana yana Ankara’ya varıyoruz, erkenden sızıp kalıyoruz.




10 Kasım 2013 Pazar

Gerçekte ihtiyacımız olmayan şeyleri almak için sevmediğimiz işlerde çalışıyoruz

Bu ara buna taktım biliyorum.

"Hiçbir iş bulutların üstünde gezdirmez."
"İş güzel bir şey olsa üstüne para vermezlerdi."

Peki hobisini işe dönüştürenler? Ya da yaptığı işten hunharca zevk alanlara ne demeli? Asla anlayamıyorum. Ya çok para kazandıkları için o zevki alıyorlar ya da hakikaten hayatta onları işten daha fazla bir şey tatmin edemiyor ki, bu onlara özenmemi değil aksine acımamı sağlıyor.


Hobisini işe dönüştürenlere de diyecek lafım yok. Ben de denedim, ufak paralar da kazandım yalan değil, ama o zaman o hobin de bir stresli bir hal alıyor. "Aman beğenirler mi, nasıl fiyatlandırma yapsam?"

Öte yandan yaratıcılığımı da baltaladı açıkçası bu durum, kafanda düşünüp yeni bir şey çıkarmak işin zevk veren yanıyken karşındaki şöyle bir şey olsun dediğinde işin içine zorunluluk giriyor ve işin hobin olmaktan çıkıp yine işin haline geliyor. Ben en iyisi bunu özel günleri olan dostlarıma sürpriz olarak yapmaya devam edeyim deyip bıraktım.

Hala da "benim işim" ne bilmiyorum. Çünkü içinde yaşadığımız zamanların gereği bu, herkesi kalbinin ortasından vuran bir "iş"i olmalı. Yani işletme bitirdim, mali müşavir oldum, para kazanıyorum, mutlu değilim ama karnım doyuyor bakış açısı artık demode oldu. Artık hangi iş seni kalben tatmin edecekse ona uzunca bir süre emek ve para harcıyorsun. Yoga tutkunuysan yoga eğitmeni, mutfak aşığıysan pastacı, ruhani konulara meraklıysan yaşam koçu, dekorasyon işleriyle ilgiliysen organizatör oluyorsun, karnın doyarken ruhun da doyuyor, bu içindeki mutluluk işine bulaşıyor, o işi aşkla yaptıkça daha çok para kazanıyorsun. Üstelik bu işlere bulaşanların çoğu aynı zamanda bu işlerini bloglara taşıyor. İşin böyle güzel bir yanı da oluyor, bir muhasebecinin her gün tuttuğu kayıtları blogunda paylaştığına hiç rastlamadım!

Ben "iş"imi bulamadım hala. Neye tutkuyla bağlıyım? Seyahat etmeye, spor yapmaya, yazı yazmaya, biraz da süs püs işlerine... Hangisi işin olsun dersen, hiçbiri... Spor mesela... Bir-iki yıl biraz emek, biraz para harcayarak bir sürü sertifika alabilirim ama ben bunun benim hobim olmasını istemiyorum ki, başkalarına spor yaptırarak para kazanmak değil, kendim spor yapmak istiyorum. Seyahat etmek bir zaman işim değilse de, işimin önemli bir parçasıydı, bir süre sonra "yatağımda uyumak istiyorum artık" diye ağlamaya başladım. Çünkü kendi istediğim yere, istediğim kadar gitmek ve orada "tatildeyim" ruh haliyle gezmeyi seviyorum ben. Zorunluluklar iş hayatının en önemli kırılma noktası bence.

Tam da bütçe döneminin başlamak üzere olması bana bunları yazdırdı sanırım. "İş"imi henüz bulamadım, bir gün bulmaya niyet ediyorum, şimdi olsun!

Bu hafta yarım kalanları tamamladığım, uzun zamandır yapmaya niyetlenip bir türlü yapamadığım şeylere başlama haftasıydı. Günlük tutmaya başlamak gibi... Uzun, upuzun zaman geçip ya buluşalım, ne zaman buluşuyoruz, deyip bir türlü buluşamadığımız arkadaşlarımızla bir araya gelmek gibi.


Önce işyeri voleybol turnuvasında iyice kaynaşıp ardından karaoke akşamları, ev partileri, yemekler, maillerle şarkı paylaşımlarıyla iyice kaynattığımız ama bir zaman sonra görüşemediğimiz arkadaşlarla Üstad Restoran'da bir akşam yemeği yedik. Cuma akşamı olmasına rağmen oldukça sakin bir mekandı. Gitarla şarkılar söyleyen Korhan Bey'in sahnesi çok iyi olmasına rağmen servisi başarısız buldum. Mezeler son derece küçük porsiyonlarla geliyor ve istediğiniz şeylerden bambaşka şeyleri masanızda bulabiliyorsunuz.




Assos Meyhane'de ise sahne alan canım arkadaşımızı dinlemeye gidip ardından geçen hafta Ankara'ya açılan Sess'i hayırladık. Sess için söylenecek en önemli şey: Müzikler bir harika!

Sinemada Benim Dünyam ve Behzat Ç.'yi izledik. Uğur Yücel'i çok severim, Benim Dünyam da kötü bir film diyemem ama ruhum karardı resmen, ki ben öyle filmlerden çok etkilenmem, tüm akşamım rezil oldu. Behzat Ç. ise umut dolu bitişiyle keşke her şey filmlerdeki gibi olsa, dedirtti!


Bu hafta ise tam yirmi yıllık arkadaşlarımızla toplaşma zamanı geldi. Çocukluk öyle bir şey ki o zaman yaptığın, gittiğin, yediğin, içtiğin her şeyin ayrı bir özlemi var. Çocukluk arkadaşları mesela, istersen şimdi ortak hiçbir paydan kalmasın seni en yargılamadan, en art niyetsiz halleriyle kucaklıyorlar. Farklılıklarınıza rağmen bir bütünleşme hali oluyor, ilginç bir şekilde o zaman sevdiklerini yine çok seviyorsun, sevmediklerini de bin yıl geçse sevemiyorsun. Benim ortaokul arkadaşlarımın çoğu da böyledir, kızlı erkekli birçoğunun bendeki yeri hep ayrıdır, o yıllar ömrümün en keyifli zamanlarındandır. İşte bu hafta hamilesinden, şarkıcısına küçük bir grup olarak uzun zaman sonra yine bir aradık, doyamadık!


Ardından sakin bir akşam geçirmek üzere Armada'daki Feel Good'daydık, barmeni yanıma çağırıp "bugün içim yanıyor, ağzım kupkuru, bana özel bir kokteyl yap" diyip, karşılığında da bol naneli bir kokteyli masamda bulmam işten bile değildi, bu kadarcık şey bile insana kendini özel hissettiriyor ne yalan söyleyeyim.

Hep özel kalmak dileğiyle...



4 Kasım 2013 Pazartesi

Bu bir dünya şeyime, minaresi de öbür şeyime yazısıdır!!!

Merkür geri gidiyor bu ara. Her şeyi buna bağlamak o kadar kolay ve güzel ki…

Sabah yataktan kalkışım lanet getirerek bu aralar, tabi bir iş günüyse uyandığım. Sonra birkaç nefes egzersizi, yüz yogası derken gün için gereken hayat enerjisi geliveriyor üzerime. Kahvaltımı yapıyorum, spor yapacaksam kayısı kıvamında bir yumurta mönüye eklensin! Kocaman bir de beslenme çantası: Halamın bahçesinden kafam kadar bir elma, yağsız yoğurt, yine halamın bahçesinden toplayıp özenle kurutup bana hazırladığı çiğ badem, fındık, ceviz üçlüsünden bir kuble.

Trafikte azıcık söylenme… Kendime söz verdim sinirlenmeyeceğim, sinirlensem de hırslanmayacağım, sadece “şefkatle söyleneceğim” ve o anda unutacağım ve sanırım başardım bunu da!

Geldik işe… Bu durağan ve sessiz iş benim gibi hiperaktifliğin gözüne vurmuş birine göre değil bunu anladık ama yine de işimi sevmek, hadi abartmayayım sevgiyle kabullenmek kısmının da üstesinden gelmeye çalışıyorum, para kazanırken mutsuz olup bu mutsuzluğu para verilen şeylerle giderme paradoksunu çözmenin peşindeyim. Yolum uzun…

Çıkıp koşa koşa spora, o yoksa bir plan program, hiç olmadı evde kendime zaman ayırma. Mr. Balmy ile, olmadı bizim kızlar tayfasıyla zaman geçirme, uyuma, uyanma, bu sevgi dolu rutini tekrar edip durma…
Günlerim böyle akıyor işte.


Kalabalık kızlar grubumuzla da keşif, sohbet ve eğlenceye devam ediyoruz. Sekiz-on kişilik ekiple zaman zaman ev toplaşmalarında şarap gecelerinde uzun uzun sohbetler ediyoruz, zaman zaman kendimizi bir meyhanede efkarlanırken ya da göbek atarken buluyoruz. Bu kızları seviyorum ben, hepsinde ayrı ayrı hikayeler, ilgi alanları, hassasiyet… Tek bildiğim efkarları bile güzel, insanı aşağı çekmeyen cinsten, hayatım boyunca beni en iyi motive eden, hayat karşısında hızlandıran, coşturan arkadaş grubum onlar oldu, gerçekten!





Ev toplaşmalarımız harika sofralar yanında derin konuları da beraberinde getiriyor. Aşk, ilişkiler, seks bunların başında, ama ilginçtir, erkek dedikodusu diyemem bunlara, konumuz “biz” odaklı. Sonra sağlıklı yaşam, nasıl birer “fitness girl” oluruz, evrene ne mesaj göndersek, yoga mı, pilates mi diye sürüp gidiyor, her ayrılık damakta güzel bir tatla bitiyor. Evet biraz aşk gibi bahsettim biliyorum ama hissiyatım bu ne yapalım! 

Gelelim keşiflere:

1.       Anason Meyhane

Havaların soğumaya başladığı günlerde spor sonrası, hem de ben İstanbul’a doğru yola çıkmadan, üstelik de hiçbir hazırlık yapmadan birkaç saat önce buluştuğumuz bir mekan. Küçük, sevimli ve kaliteli. Aslında benim bayıla bayıla gittiğim Cafe Botanica’nın arka tarafı, sanırım mekanlar ortak, hep ön bahçesinde oturduğum yerin arkasına dolaşmak hiç aklıma gelmemiş! Hafif müzikle sohbetli rakı-balık sofraları için ideal.



2.       Kalispera

Canlı müzikli, eğlenceli meyhane akşamlarını sevenler Ankara’da illa ki bir kere de olsa kendilerini Meandros’ta bulunmuştur. Kalispera Meandros’un hemen yanında. Meandros’a göre alanı daha ferah, mezeler başarılı, müzik hat safhada coşturucu. Tek sorun siz pistte göbek atarken garsonlar ve tuvalete gitmeye çalışan müşteriler tarafından sürekli olarak rahatsız edilmeniz. Sahneyi ve pisti başka yere taşımak gibi basit bir çözümle halledilmeyecek bir şey değil neticede, beğendim, olmuş.

3.       Mutlu Lokantası

Mr. Balmy ile keşiflerimize gelirsek, onlar daha ziyade damağa hitap eden cinsten. İkisi evimize yakın olmaları dolayısıyla Güvenlik Caddesi’nde yer alan ve yan yana duran biri balıkçı, diğeri döneri ile ünlü yılların lokantası.
İlk olarak Mutlu Lokantası’ndan bahsedecek olursam, son derece salaş bir mekan burası, üç-beş masa içeride, üç-beş masa dışarıda. Döneri, kuru fasulye ve pilavı ile ünlü. Akşamüstü tüm yemekler bitince dükkanı kapatıp gidiyorlar. Biz dönerinden tattık, çocukken yediğim Ankara döneriyle aynı tattaydı. Yanına kızarmış bir de ekmek getiriyorlar yemelere doyulmaz. Yakınlardaysanız paket servisi de var. Biz bir kere de eve söyledik ama yerinde yemenin tadı bambaşka!


4.       Balıkhane Derin Deniz Su Ürünleri

Burası da salaş bir balıkçı havasında. Amasra salatasını, ızgara ahtapotunu ve ızgara çinekopunu denedik. Izgara balığı ağır ağır pişiriyorlar, gerçekten nefis bir tadı var, anlatılmaz sadece tadına varılır. Ancak balığın gelmesi uzun sürüyor, o yüzden öncesinde Amasra salatasını ve deniz ürünlerini de denemeniz için bir fırsat. Ben ızgara ahtapotuna da, salatasına da bittim, gerçi açlıktan fotoğraflamamışım ama onu da “fotoğraf çekeceğim diye hayatı kaçıramam” prensibine verelim! Bir dahakine rakılı, mezeli ve karidesli kalamarlı bir yemek düşünüyorum.


 5.       Piola

Bu aralar Escales’teki La Dolce Vita programına fazla sarmış olmamdan dolayı mütemadiyen İtalyan yemeği aşermekteyim. Bu nedenle Tepe Prime’da biraz İtalya havası solumak isteyenlere Piola’yı tavsiye ederim. Nefis pizzalar eşliğinde sohbet edip şarabınızı yudumlayın. Deniz ürünleri pizzasına bayıldım, mekanın konsepti çok hoşuma gitti, yakın zamanda sevdiğim bir kız arkadaşımla uzun uzun yemek yiyip şarabımı içip derin sohbetlere girmeye niyet ettim.


 6.       Cucina Makkarna

Yeni mi keşfettin diyebilirsiniz ama evet yeni keşfettim. Kaan bey isminde buranın her şeyi muhteşem bir adam var burada. Yemeklerde, mekanda emeği çok fazla, masa masa gezip hatır soruyor, sohbet ediyor, yemek tavsiyelerinde bulunuyor, resmen misafir gibi ağırlıyor müşterileri. Mr. Balmy ve onun can arkadaşıyla gidip Montes Şili şarabını açtırıp yanına da başlangıç olarak güveçte taze dometesli deniz ürünleri, ki güveç kapağı olarak harika bir ekmek hamurunu kullanmışlar, safranlı linguette ve beyaz peynirli Yugoslav köftesini alıp hepsinden tada tada damaklarımızı coşturduk. Tatlılarda aklım kaldı ama sadece bir tanesine yer kaldı maalesef. Böğürtlenli Makkarna Special içten dışa yendiğinde tuzlu, dıştan içe yendiğinde tatlı tadı aldığınız enfes bir tatlı. Burası gerçekten muhteşem, bir an önce tekrar tekrar gidip mönüde denenmedik şey bırakmamak istiyorum!


7.       Mart Menekşeleri

Bu da en son okuduğum kitap. Rahat okunuyor, akıcı ve merak uyandıran bir öyküsü var. Okumazsanız çok şey kaybetmezsiniz, ben de sadece not düşmek derdiyle yazıyorum zaten. Kafa yoğunken iyi akıp gidiyor ama hakkını da yemeyeyim.
Kış geliyor, biraz daha kabuğuna çekilmiş haller bizi bekliyor, okumalı, gezmeli, yazmalı, spor dolu günler minnoşlar.  XoxoJ