8 Aralık 2013 Pazar

Bir hızlı tren, öğrenci yaşamı, çibörek ve yakın yerler macerası: Eskişehir

Yedi yıl önce üniversiteyi bitirip toy bir müfettiş yardımcısı olarak kendimi Türkiye’nin farklı illerinde bulduğum zamanlarda ilk kez gitmiştim Eskişehir’e. Porsuk Çayı’nın iki kıyısında dizilmiş mekanlar, Ankara’da daha önce karşılaşmadığım bir ortam ve gerçekten özgün gece mekanları ile oradaki günlerimin güzel geçmemesi mümkün değildi zaten!

Şimdi bugüne döndüğümüzde masa başında sabitlenmiş durumdayım ve gitmek hissi de beni sık sık dürtüyor. O yüzden belki, hiçbir şey yapamazsam akşamımı spor salonunda geçireyim derdiyle günlerimi geçiriyorum, sabit kalmak bana göre değil.

Ancak kış gelip bizim bütçe süreçlerine girmemiz dolayısıyla izin kullanma imkânı da kalmayınca, üstelik kışın soğuk havaları, erken kararmaları da işin içine katılınca hareket kabiliyetinin kısıtlanması, gitme isteğimi katlıyor. İşte tüm bunlar kaşıntı misali “nereye gitsem” aranmalarının başlangıç noktası oluyor ve “bari yakın bir yerlere gidelim” ile sonuçlanıyor (en azından) J



Geçen Pazar sabahın erken saatinde kendimizi hızlı trende bularak başladık maceramıza. Business class’ta birkaç liralık farkla son derece konforlu bir seyahat geçirip yine erken saatte attık kendimizi Eskişehir’in sokaklarına.

Niyetimiz kahvaltıyla başlamaktı ama trendeki sandviç bizi ziyadesiyle tok tuttuğundan önce zamanında teftiş yaptığım şubeyi, civarında alışveriş yaptığım marketi, ayakkabı ve kestane şekeri aldığım dükkanları Mr. Balmy’e gösterip ardından meşhur Papağan Çiğbörek’i de tanıttıktan sonra Porsuk kenarındaki Hatır Kahvesi’nde sabah kahvemizi içmeye karar verdik. Eskişehir Ankara ve İstanbul’dan sonra size çooookkk ucuz gelecek haberiniz olsun!

Kahvenin ardından 4square’i açıp Odunpazarı’nın yolunu tuttuk, çok uzun sayılmayacak bir yürüyüşün ardından tarihi Odunpazarı evlerinin arasında bulduk kendimizi. Sokaklarda dolaştık, ruhu yakalamaya çalıştık. Sonra karnımız acıkmaya başlayınca çibörek yemek gerek diyerek yine 4square’den Odunpazarı civarında çibörek yenilecek mekanları araştırıp Kırım Tatar Kültür Evi’nin doğru adres olduğuna kanaat getirdik. Tarihi caminin önünden sola dönüşte nefis acı biber ve yaprak sarması eşliğinde çibörekleri yiyip tavsiye üzerine bir porsiyon samsa tatlısını da Mr. Balmy ile paylaştık.



Tam yemeği yiyip kalkmak üzereyken çocukluk arkadaşımdan bir mesaj geliyor, “ben de senin yakınlarındayım, arasana beni.” Taylan, çocukluk arkadaşım, Ankara’da yaşıyor, Eskişehir’de okumuştu, haftasonu için üniversite buluşması yapmak üzere Eskişehir’e gelmiş, caminin içindeki el sanatları dükkânlarını geziyormuş. İki dakikalık mesafe var aramızda!


Hemen Külliye’nin içine giriyoruz. Lületaşı müzesi, ebru, lületaşından takılar gibi çeşitli el sanatları ürünleri satılan minik dükkânlar ve kubbe altında tasavvuf müziği korosu çalışmaları var burada. Taylan’dan Eskişehir tavsiyelerini alıyorum. Sonra kendime lületaşından bir kolye ve minik bir küpe alıp biraz tasavvuf korosunu dinliyoruz, lületaşı müzesini de gezdikten sonra Odunpazarı sokaklarında dolaşıyoruz ve tarihi Osmanlı macunu bulup birbirimize ısmarlıyoruz.


Ardından tavsiye üzerine Sazova Kültür ve Bilim Parkı’nın yolunu tutuyoruz. Burası Türkiye için gerçekten büyük ve önemli bir merkez olmuş. Fizik deneylerinin, uzay müzesinin bulunduğu, dev bir havuz, kafelerin yer aldığı bir komplex. Bir yanda Kristof Kolomb’un gemisi var, diğer yanda Disneyland Şatosu’nun birebir aynısı. Bence Eskişehirlilere verilmiş güzel bir armağan, nefes noktası olmuş ayrıca öğrenciler için fizik kurallarını cümleler ve formüllerle öğretmek yerine deneylerle göstermek açısından da harika bir yer. Parkın çevresinde dolaşan küçük bir tren de var, parkta turladıktan sonra trene binip bir tur atıp parktaki gezimizi noktalıyoruz.


Parkın ana girişinin karşısından dolmuşa binip yeniden şehir merkezine gidiyoruz. Bir şehirdeki son birkaç saat en iyi nasıl geçirilirse biz de onu yapıyoruz. Barlar Sokağı’na kendimizi atıp Los Amigos’ta bira patates ikilisinin kollarına bırakıyoruz kendimizi. Tam o esnada spor hocam İnci’den mesaj geliyor, “ye onları sen ye, ben de gelince seni yiyeceğim.” Midem kasılıyor o anda. Tamam yarın pazartesi, yarın diyete kaldığım yerden devam diyerek kendimi rahatlatıyorum.


biranın ardından istasyona doğru yollanıyoruz. Yorgunluk, soğuk, çakırkeyif hallerle trende yanaklarımız yana yana Ankara’ya varıyoruz, erkenden sızıp kalıyoruz.




10 Kasım 2013 Pazar

Gerçekte ihtiyacımız olmayan şeyleri almak için sevmediğimiz işlerde çalışıyoruz

Bu ara buna taktım biliyorum.

"Hiçbir iş bulutların üstünde gezdirmez."
"İş güzel bir şey olsa üstüne para vermezlerdi."

Peki hobisini işe dönüştürenler? Ya da yaptığı işten hunharca zevk alanlara ne demeli? Asla anlayamıyorum. Ya çok para kazandıkları için o zevki alıyorlar ya da hakikaten hayatta onları işten daha fazla bir şey tatmin edemiyor ki, bu onlara özenmemi değil aksine acımamı sağlıyor.


Hobisini işe dönüştürenlere de diyecek lafım yok. Ben de denedim, ufak paralar da kazandım yalan değil, ama o zaman o hobin de bir stresli bir hal alıyor. "Aman beğenirler mi, nasıl fiyatlandırma yapsam?"

Öte yandan yaratıcılığımı da baltaladı açıkçası bu durum, kafanda düşünüp yeni bir şey çıkarmak işin zevk veren yanıyken karşındaki şöyle bir şey olsun dediğinde işin içine zorunluluk giriyor ve işin hobin olmaktan çıkıp yine işin haline geliyor. Ben en iyisi bunu özel günleri olan dostlarıma sürpriz olarak yapmaya devam edeyim deyip bıraktım.

Hala da "benim işim" ne bilmiyorum. Çünkü içinde yaşadığımız zamanların gereği bu, herkesi kalbinin ortasından vuran bir "iş"i olmalı. Yani işletme bitirdim, mali müşavir oldum, para kazanıyorum, mutlu değilim ama karnım doyuyor bakış açısı artık demode oldu. Artık hangi iş seni kalben tatmin edecekse ona uzunca bir süre emek ve para harcıyorsun. Yoga tutkunuysan yoga eğitmeni, mutfak aşığıysan pastacı, ruhani konulara meraklıysan yaşam koçu, dekorasyon işleriyle ilgiliysen organizatör oluyorsun, karnın doyarken ruhun da doyuyor, bu içindeki mutluluk işine bulaşıyor, o işi aşkla yaptıkça daha çok para kazanıyorsun. Üstelik bu işlere bulaşanların çoğu aynı zamanda bu işlerini bloglara taşıyor. İşin böyle güzel bir yanı da oluyor, bir muhasebecinin her gün tuttuğu kayıtları blogunda paylaştığına hiç rastlamadım!

Ben "iş"imi bulamadım hala. Neye tutkuyla bağlıyım? Seyahat etmeye, spor yapmaya, yazı yazmaya, biraz da süs püs işlerine... Hangisi işin olsun dersen, hiçbiri... Spor mesela... Bir-iki yıl biraz emek, biraz para harcayarak bir sürü sertifika alabilirim ama ben bunun benim hobim olmasını istemiyorum ki, başkalarına spor yaptırarak para kazanmak değil, kendim spor yapmak istiyorum. Seyahat etmek bir zaman işim değilse de, işimin önemli bir parçasıydı, bir süre sonra "yatağımda uyumak istiyorum artık" diye ağlamaya başladım. Çünkü kendi istediğim yere, istediğim kadar gitmek ve orada "tatildeyim" ruh haliyle gezmeyi seviyorum ben. Zorunluluklar iş hayatının en önemli kırılma noktası bence.

Tam da bütçe döneminin başlamak üzere olması bana bunları yazdırdı sanırım. "İş"imi henüz bulamadım, bir gün bulmaya niyet ediyorum, şimdi olsun!

Bu hafta yarım kalanları tamamladığım, uzun zamandır yapmaya niyetlenip bir türlü yapamadığım şeylere başlama haftasıydı. Günlük tutmaya başlamak gibi... Uzun, upuzun zaman geçip ya buluşalım, ne zaman buluşuyoruz, deyip bir türlü buluşamadığımız arkadaşlarımızla bir araya gelmek gibi.


Önce işyeri voleybol turnuvasında iyice kaynaşıp ardından karaoke akşamları, ev partileri, yemekler, maillerle şarkı paylaşımlarıyla iyice kaynattığımız ama bir zaman sonra görüşemediğimiz arkadaşlarla Üstad Restoran'da bir akşam yemeği yedik. Cuma akşamı olmasına rağmen oldukça sakin bir mekandı. Gitarla şarkılar söyleyen Korhan Bey'in sahnesi çok iyi olmasına rağmen servisi başarısız buldum. Mezeler son derece küçük porsiyonlarla geliyor ve istediğiniz şeylerden bambaşka şeyleri masanızda bulabiliyorsunuz.




Assos Meyhane'de ise sahne alan canım arkadaşımızı dinlemeye gidip ardından geçen hafta Ankara'ya açılan Sess'i hayırladık. Sess için söylenecek en önemli şey: Müzikler bir harika!

Sinemada Benim Dünyam ve Behzat Ç.'yi izledik. Uğur Yücel'i çok severim, Benim Dünyam da kötü bir film diyemem ama ruhum karardı resmen, ki ben öyle filmlerden çok etkilenmem, tüm akşamım rezil oldu. Behzat Ç. ise umut dolu bitişiyle keşke her şey filmlerdeki gibi olsa, dedirtti!


Bu hafta ise tam yirmi yıllık arkadaşlarımızla toplaşma zamanı geldi. Çocukluk öyle bir şey ki o zaman yaptığın, gittiğin, yediğin, içtiğin her şeyin ayrı bir özlemi var. Çocukluk arkadaşları mesela, istersen şimdi ortak hiçbir paydan kalmasın seni en yargılamadan, en art niyetsiz halleriyle kucaklıyorlar. Farklılıklarınıza rağmen bir bütünleşme hali oluyor, ilginç bir şekilde o zaman sevdiklerini yine çok seviyorsun, sevmediklerini de bin yıl geçse sevemiyorsun. Benim ortaokul arkadaşlarımın çoğu da böyledir, kızlı erkekli birçoğunun bendeki yeri hep ayrıdır, o yıllar ömrümün en keyifli zamanlarındandır. İşte bu hafta hamilesinden, şarkıcısına küçük bir grup olarak uzun zaman sonra yine bir aradık, doyamadık!


Ardından sakin bir akşam geçirmek üzere Armada'daki Feel Good'daydık, barmeni yanıma çağırıp "bugün içim yanıyor, ağzım kupkuru, bana özel bir kokteyl yap" diyip, karşılığında da bol naneli bir kokteyli masamda bulmam işten bile değildi, bu kadarcık şey bile insana kendini özel hissettiriyor ne yalan söyleyeyim.

Hep özel kalmak dileğiyle...



4 Kasım 2013 Pazartesi

Bu bir dünya şeyime, minaresi de öbür şeyime yazısıdır!!!

Merkür geri gidiyor bu ara. Her şeyi buna bağlamak o kadar kolay ve güzel ki…

Sabah yataktan kalkışım lanet getirerek bu aralar, tabi bir iş günüyse uyandığım. Sonra birkaç nefes egzersizi, yüz yogası derken gün için gereken hayat enerjisi geliveriyor üzerime. Kahvaltımı yapıyorum, spor yapacaksam kayısı kıvamında bir yumurta mönüye eklensin! Kocaman bir de beslenme çantası: Halamın bahçesinden kafam kadar bir elma, yağsız yoğurt, yine halamın bahçesinden toplayıp özenle kurutup bana hazırladığı çiğ badem, fındık, ceviz üçlüsünden bir kuble.

Trafikte azıcık söylenme… Kendime söz verdim sinirlenmeyeceğim, sinirlensem de hırslanmayacağım, sadece “şefkatle söyleneceğim” ve o anda unutacağım ve sanırım başardım bunu da!

Geldik işe… Bu durağan ve sessiz iş benim gibi hiperaktifliğin gözüne vurmuş birine göre değil bunu anladık ama yine de işimi sevmek, hadi abartmayayım sevgiyle kabullenmek kısmının da üstesinden gelmeye çalışıyorum, para kazanırken mutsuz olup bu mutsuzluğu para verilen şeylerle giderme paradoksunu çözmenin peşindeyim. Yolum uzun…

Çıkıp koşa koşa spora, o yoksa bir plan program, hiç olmadı evde kendime zaman ayırma. Mr. Balmy ile, olmadı bizim kızlar tayfasıyla zaman geçirme, uyuma, uyanma, bu sevgi dolu rutini tekrar edip durma…
Günlerim böyle akıyor işte.


Kalabalık kızlar grubumuzla da keşif, sohbet ve eğlenceye devam ediyoruz. Sekiz-on kişilik ekiple zaman zaman ev toplaşmalarında şarap gecelerinde uzun uzun sohbetler ediyoruz, zaman zaman kendimizi bir meyhanede efkarlanırken ya da göbek atarken buluyoruz. Bu kızları seviyorum ben, hepsinde ayrı ayrı hikayeler, ilgi alanları, hassasiyet… Tek bildiğim efkarları bile güzel, insanı aşağı çekmeyen cinsten, hayatım boyunca beni en iyi motive eden, hayat karşısında hızlandıran, coşturan arkadaş grubum onlar oldu, gerçekten!





Ev toplaşmalarımız harika sofralar yanında derin konuları da beraberinde getiriyor. Aşk, ilişkiler, seks bunların başında, ama ilginçtir, erkek dedikodusu diyemem bunlara, konumuz “biz” odaklı. Sonra sağlıklı yaşam, nasıl birer “fitness girl” oluruz, evrene ne mesaj göndersek, yoga mı, pilates mi diye sürüp gidiyor, her ayrılık damakta güzel bir tatla bitiyor. Evet biraz aşk gibi bahsettim biliyorum ama hissiyatım bu ne yapalım! 

Gelelim keşiflere:

1.       Anason Meyhane

Havaların soğumaya başladığı günlerde spor sonrası, hem de ben İstanbul’a doğru yola çıkmadan, üstelik de hiçbir hazırlık yapmadan birkaç saat önce buluştuğumuz bir mekan. Küçük, sevimli ve kaliteli. Aslında benim bayıla bayıla gittiğim Cafe Botanica’nın arka tarafı, sanırım mekanlar ortak, hep ön bahçesinde oturduğum yerin arkasına dolaşmak hiç aklıma gelmemiş! Hafif müzikle sohbetli rakı-balık sofraları için ideal.



2.       Kalispera

Canlı müzikli, eğlenceli meyhane akşamlarını sevenler Ankara’da illa ki bir kere de olsa kendilerini Meandros’ta bulunmuştur. Kalispera Meandros’un hemen yanında. Meandros’a göre alanı daha ferah, mezeler başarılı, müzik hat safhada coşturucu. Tek sorun siz pistte göbek atarken garsonlar ve tuvalete gitmeye çalışan müşteriler tarafından sürekli olarak rahatsız edilmeniz. Sahneyi ve pisti başka yere taşımak gibi basit bir çözümle halledilmeyecek bir şey değil neticede, beğendim, olmuş.

3.       Mutlu Lokantası

Mr. Balmy ile keşiflerimize gelirsek, onlar daha ziyade damağa hitap eden cinsten. İkisi evimize yakın olmaları dolayısıyla Güvenlik Caddesi’nde yer alan ve yan yana duran biri balıkçı, diğeri döneri ile ünlü yılların lokantası.
İlk olarak Mutlu Lokantası’ndan bahsedecek olursam, son derece salaş bir mekan burası, üç-beş masa içeride, üç-beş masa dışarıda. Döneri, kuru fasulye ve pilavı ile ünlü. Akşamüstü tüm yemekler bitince dükkanı kapatıp gidiyorlar. Biz dönerinden tattık, çocukken yediğim Ankara döneriyle aynı tattaydı. Yanına kızarmış bir de ekmek getiriyorlar yemelere doyulmaz. Yakınlardaysanız paket servisi de var. Biz bir kere de eve söyledik ama yerinde yemenin tadı bambaşka!


4.       Balıkhane Derin Deniz Su Ürünleri

Burası da salaş bir balıkçı havasında. Amasra salatasını, ızgara ahtapotunu ve ızgara çinekopunu denedik. Izgara balığı ağır ağır pişiriyorlar, gerçekten nefis bir tadı var, anlatılmaz sadece tadına varılır. Ancak balığın gelmesi uzun sürüyor, o yüzden öncesinde Amasra salatasını ve deniz ürünlerini de denemeniz için bir fırsat. Ben ızgara ahtapotuna da, salatasına da bittim, gerçi açlıktan fotoğraflamamışım ama onu da “fotoğraf çekeceğim diye hayatı kaçıramam” prensibine verelim! Bir dahakine rakılı, mezeli ve karidesli kalamarlı bir yemek düşünüyorum.


 5.       Piola

Bu aralar Escales’teki La Dolce Vita programına fazla sarmış olmamdan dolayı mütemadiyen İtalyan yemeği aşermekteyim. Bu nedenle Tepe Prime’da biraz İtalya havası solumak isteyenlere Piola’yı tavsiye ederim. Nefis pizzalar eşliğinde sohbet edip şarabınızı yudumlayın. Deniz ürünleri pizzasına bayıldım, mekanın konsepti çok hoşuma gitti, yakın zamanda sevdiğim bir kız arkadaşımla uzun uzun yemek yiyip şarabımı içip derin sohbetlere girmeye niyet ettim.


 6.       Cucina Makkarna

Yeni mi keşfettin diyebilirsiniz ama evet yeni keşfettim. Kaan bey isminde buranın her şeyi muhteşem bir adam var burada. Yemeklerde, mekanda emeği çok fazla, masa masa gezip hatır soruyor, sohbet ediyor, yemek tavsiyelerinde bulunuyor, resmen misafir gibi ağırlıyor müşterileri. Mr. Balmy ve onun can arkadaşıyla gidip Montes Şili şarabını açtırıp yanına da başlangıç olarak güveçte taze dometesli deniz ürünleri, ki güveç kapağı olarak harika bir ekmek hamurunu kullanmışlar, safranlı linguette ve beyaz peynirli Yugoslav köftesini alıp hepsinden tada tada damaklarımızı coşturduk. Tatlılarda aklım kaldı ama sadece bir tanesine yer kaldı maalesef. Böğürtlenli Makkarna Special içten dışa yendiğinde tuzlu, dıştan içe yendiğinde tatlı tadı aldığınız enfes bir tatlı. Burası gerçekten muhteşem, bir an önce tekrar tekrar gidip mönüde denenmedik şey bırakmamak istiyorum!


7.       Mart Menekşeleri

Bu da en son okuduğum kitap. Rahat okunuyor, akıcı ve merak uyandıran bir öyküsü var. Okumazsanız çok şey kaybetmezsiniz, ben de sadece not düşmek derdiyle yazıyorum zaten. Kafa yoğunken iyi akıp gidiyor ama hakkını da yemeyeyim.
Kış geliyor, biraz daha kabuğuna çekilmiş haller bizi bekliyor, okumalı, gezmeli, yazmalı, spor dolu günler minnoşlar.  XoxoJ


30 Ekim 2013 Çarşamba

Aaaa buradaymışım!

Yapılanlar artınca yazılanlar azalıyor. Bir de buna teknik sorunlar eklenince blogda beni ara ki bulasın!

Aybaşında ani bir hava soğuması yaşadık tam o günlerde apartmanda kalorifer kazanının değişeceği tuttu. Öyle ki eve gitmemek için nereye gideceğimi, ne yapacağımı şaşırdım, hatta bir sabah dizimi bir yerlere çarpıp kanatmışım ve hissetmemişim bile. Bu soğuk gecelerden birinde üzerime battaniye, kucağıma sıcak su torbasını alıp film keyfi yaptım. DVD’cimin isabetli seçimlerinden "Trance" bir Danny Boyle filmi. Bir müzayede çalışanı olan Simon önemli bir eserin çalınması için işbirliği yapar ancak daha sonra başına aldığı bir darbe nedeniyle olayı ve eserin yerini hatırlayamaz, suç ortakları tablonun yerini öğrenmek amacıyla onu hipnozcu Elizabeth’e götürürler. Bir Danny Boyle filmi olması, çok şaşırtıcı, çok sarsıcı bir film olduğunu söylememi gereksiz hale getiriyor. Heyecanlı, olayların aslını ancak film bittikten bir süre sonra algıladığımız bir film. Hatta oyunculuklar öyle iyiydi ki bir süre hayır aslında böyle olmamalıydı diye filmin sonuna direndim bile diyebilirim. Ayrıca kadın güzelliği-kusursuzluğu üzerine güzel örnekler, göze batmayan detaylarla verilen mesajlar filmin etki alanını genişletiyor. E kış da geldi, bir akşam DVD keyfi yapmak için iyi bir seçim olabilir, benden söylemesi.


Ekim ayı içerisindeki bayram tatili sezonun sonunda ilaç gibi geldi açıkçası. Biz aile saadetiyle her şey dahil beş yıldızlı bir otelde 6 gün geçirdik. Şiddetle karşı olduğum bu tarz tatil, aşırı sıcak olmaması ve kalabalık aile ortamında curcunalı geçmesi sebebiyle olabileceğinden daha keyifli geçti açıkçası. Antalya Side’de Cesars Resort Hotel’de geçti bayram tatilim. Konumu gerçekten muhteşem, son gün hava bozunca lobiye tıkılıp kalmak dışında zihni dinlendiren bir tatil oldu. Okudum, yürüdüm, denizin tadına baktım, akşam güneş batıp hava serinleyince kendimizi serin denizden sıcak hamama attık, güle eğlene birbirimizi yıkadık! Hayatta en çok nazlandığım insanların bir arada olmasını fırsat bilerek bir ona, bir öbürüne kapris yaptımJ


Okumalarım yavaşladı bu aralar. Yine de günde 2 sayfa da olsa her gün elimde bir kitap var ama. Tatilde “Nasıl Kadın Olunur?” isimli kitabı okudum. Başlangıçta chicklit kitabı olduğunu düşünmüştüm ama konusunu okuyup aslında pembe renkli eğlenceli kapağının ve adının tam aksine feminizmle ilgili bir kitapla karşılaşınca ilginç gelip aldıklarımdandı. Anlatış biçimi hayli eğlenceli.

Feminizmi “erkek düşmanlığı”ndan çok başka bir yerde ele alıyor bu kitap. Yazarın kendi hayatından örneklerle anlatılıyor. Kadınlara dayatılan güzellik kriterlerinden, cinsellik, evlilik, ilişkilerden dem vurarak kadın-erkek eşitsizliğini vurguluyor kitapta. Ancak çok eğlenceli ve komik bir anlatımla.
Örneğin, kadınların neden ağda yaptığını sorguluyor, bunun çıkış noktasının porno filmlerde olduğunu ve sadece yapılan işin iyi görünmesi için yapıldığını iddia ediyor, boşuna ağdayla uğraşıp kendimize eziyet etmeyelim diyor! Erkeklere güzel görünmek için rahatsız iç çamaşırları giymeye karşı çıkıyor, “sanki onlar bizi mutlu etmek için donlarından 2 Prag bileti mi çıkarıyor” diye açıklıyor bu durumu.
Erkekler ölsün gebersin de biz haklarımızı öyle bulalım demiyor, onların aynı şekilde olduğu bir dünyada şartları iyileşen kadınlar olalım diyor.

Arada kocaman kahkahalar ata ata değişik bir şeyler okumak isterseniz bu kitabı koyun sepete.
Bunların dışında benim hayatım sporla, dostlarla ve Mr. Balmy ile geçiyor.





Pilates Reformer PT’si aldığımı daha önce bu sayfalarda okumuştunuz. 7 dersin ardından yapamadığım bazı şeyleri yapmaya başladım, özellikle esneklik konusunda çok aşama kaydettiğimi ve gerçekten hocayla bire bir çalışmanın grupla ya da kendi başınıza yaptığınız spordan çok daha etkili olduğunu fark ettim. Ben ki kondisyonu iyi, güçlü ve spora yıllardır ara vermemiş biri olmama rağmen zaman zaman öyle zorlanıyorum ki daha önce hiç spor yapmamış gibi hissediyorum. Bu özel derslerin benim için en önemli özelliği motivasyonu yükseltmesi oluyor. Bir kere yediklerime dikkat ediyorum, gaza geliyorum, daha sağlıklı yaşamaya çalışıyorum. Hele ki hocayla elektriğiniz tutarsa gerçekten motivasyon üçe beşe katlanıyor. 10 derslik aldığım PT’nin devamı gelecek gibi görünüyor.

İşin spor kısmı işte burada, kızlarla ve Mr. Balmy ile keşiflerse başka bir postun konusu... Bomba keşifler var, ona göre...







18 Ekim 2013 Cuma

Ateşe baca lazım, kitaba hoca lazım, bana bi koca lazım, o da bu gece lazım

Geçtiğimiz günlerde medeni halimin “evli” olarak değişmesinin üzerinden tam bir yıl geçti.
Artık kimse “alıştın mı, nasıl gidiyor” diye sormuyor. Hatta bir arkadaş “1,3,7 eşiğinden ilkini geçmişsiniz, tebrikler” dedi.


Genellikle hiç evlenmemiş insanların “evlilik insan doğasına aykırı yaaeee, çok saçma yaneeee”  gibi klişe yorumlarına kulak asmadım ben hiç ya da mutlaka evlenmeliyim, bir kocam olmazsa ölürüm de demedim. Her şeyin bana ve karşımdaki insana bağlı olduğunu düşündüm. O yüzden “evlilik bana göre değil” demek yaşayacağınız şeyi bir kalıba sokmak demek, oysa bilemezsiniz sizi neler bekliyor, nasıl davranacaksınız ve karşınızdaki nasıl olacak. Herkes evliliği aynı şekilde yaşamıyor, buradan başlamak lazım.

Benim annemle babam otuz altı yıldır birlikteler, hiç ayrılmamacasına. Yani birbirleri olmadan gezmeye, tatile gitmezler, birbirlerinden çok bağımsız bir çevreleri hiç olmadı, aynı giysi dolabını kullanıyorlar, her hafta sonunu da ikisi beraber geçiriyor. Oysa benim evliliğimde böyle bir şey yok. Mr. Balmy’nin de, benim de ayrı birer hayatımız, bunun yanında ortak bir alanımız var. Giysi dolaplarımızı bırak, giyinme odalarımız, kullandığımız tuvalet bile ayrı. O evde otururken ben arkadaşlarımla gezip eğleniyorum, ben arkadaşlarımlayken o da kendi arkadaşlarıyla bir şeyler yapabiliyor. Ancak birbirinden kopuk, herkes kendi hayatını yaşıyor durumumuz da yok. Birbirimizden hep haberdarız, zaman zaman bu farklı arkadaş gruplarını bir araya getirip eğlenceye hep beraber devam ettiğimiz de oluyor.

Verdiğim bu iki örnekten biri doğru, diğeri yanlış demek için anlatmadım bunu. Herkes farklı yaşıyor, farklı şekilde mutlu oluyor. Biz eve kapanıp günlerce birbirimizle kalınca bunalıyoruz, arada farklı şeyler yapınca birbirimizi özleyerek eve geliyoruz, birbirimize karşı daha sabırlı ve anlayışlı oluyoruz. Biraz nefes almış, mola vermiş oluyoruz sanki.

Evliliğin bence en güzel yanı bir “düzen”inin olması, kendine ait bir yaşam alanı kurman. Şimdi denilebilir ki bunun için evlenmeye gerek yok. Benim düzenden kastım yalnız yaşamak değil, çünkü hiç sevemedim ben yalnız yaşamayı. Yatmadan yatmaya zar zor gittiğim, evin eksiğinin hiçbir öneminin olmadığı amaçsız bir düzen oluyor o. Evde bir erkeğin daha kolay yapacağı bir işi yaparken hayıflanıyor insan, boşluk hissediyor. Bunu kastediyorum. Tabi ki ille de kocanız olmalı, başınızda bulunmalı demiyorum. Çünkü katlanamadığın bir insanla her gece aynı havayı solumak muhakkak ki zor. Ancak sevginin ve saygının olduğu bir ilişkide “evlilik” hayatı gerçekten iyi gidiyor.

Bir formülü yok bunun. Evlilik bir kumar, iyi de çıkabilir, kötü de, gerçekten bilemiyorsunuz ya da bu doğrudur, şu yanlış gibi bir şey yok, iki farklı insan, maya, hayata bakış açısı farklı olunca sevmek, saymak da yetmiyor. Ancak şunu biliyorum, birini sevmek zaman zaman gururunuzu bir kenara bırakmayı gerektiriyor, bazen yapmayı hiç sevmediğiniz şeyleri yapmaya zorluyor, bazen sırf o mutlu olsun diye debelenip durmayı gerektiriyor. Ama emek verilen her şey ayrı bir güzel oluyor, daha çok kenetleniyorsunuz.
Neyse daha fazla anneler misali konuşmayı bırakıyorum.

Bu haftasonu kutlamamızı yapmak üzere İstanbul’daydık ve ne tesadüf ki beraber olduğumuz 3 yıldır, her yıl bu tarihlerde İstanbul’da oluyoruz. Gelenek haline geldi bile denilebilir.


Yola canım Demet, eşi Uğur ile birlikte dörtlü olarak çıktık. Nefis Boğaz Köprüsü’nden geçip kendimizi Bebek’e attık. Kırıntı’da tatlı, çay, kahve molasının ardından Boğaz’da bir süre yürüdük. Ardından Demetler’i İstanbul’daki arkadaşlarının yanına bırakıp biz de Cihangir’deki otelimize attık kendimizi. Residance La Vue Hotel’in birinci katında kısmi deniz manzaralı süit bir odada kaldık. Hemen karşısında İspark’ın otoparkına arabamızı bıraktık.


İstanbul öyle bir şehir ki her ne yapmak isterseniz onu yapmak için illa ki önünüze bir fırsat geliyor. Otelimizden yürüyerek Galata’daki Akın Balık’a gittik. Güneşi batırana kadar ayaklı çay bardaklarında rakımızı içtik, balık, kalamar, mezeye doyduk. Oradan bir İstanbul klasiği Tünel’e binip kendimizi İstiklal Caddesi’nde bulduk, kafamız güzel, İstanbul havasını soluduk zevkten dört köşe. Bir yerde oturup kumda pişmiş Türk Kahvesi içtik. Ardından yürüye yürüye Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’na attık kendimizi. Şahane bir İlhan İrem performansı izledik, soğuğa rağmen!

İlhan İrem çocukluğumda birkaç şarkısı yanında, ilginç klipleri ile de hafızamda yer etmişti ancak asıl hayranlığım üniversite zamanlarında başladı. Tüm albümlerini kaset olarak arşivleyip birçok şarkısını da ezberlemiştim. Ardından araya zaman girdi, ben müzik dinlemekten uzaklaştım biraz. Bundan yaklaşık 6 ay öncesinde tv’de bir İlhan İrem belgeseli görüp izlemeye başlayınca Mr. Balmy de, ben de hayretle fark ettik ki ben her şarkıyı ezbere biliyorum! Sonra birden yıllardır aklımın ucundan geçmeyen bir şeyi fark ettim: Ben İlhan İrem’i çok seviyorum ve dünya gözüyle bir kez izlemek istiyorum! Sonra bir de baktık 21 Eylül’de Harbiye Açık Hava’da konseri var. Tam da evlilik yıldönümü haftasına geliyor, yapalım bir hovardalık dedik, iyi ki demişiz! Muhteşem bir ses, dopdolu bir sanatçı, çok çok başarılı bir orkestra… Böyle efsaneleri sahnede bir kez canlı canlı görmek şart!


Konser sonrası kendimizi otele attığımızda yorgunluktan neredeyse bayılmıştık. Sabah uyanıp bu kez Karaköy’e indik birkaç dakikada. Meşhur kahvaltı mekanı Namlı Gurme’de peyniri bol, lezzetli bir kahvaltıdan sonra ağır aksak Galata’yı turladık, Eminönü’ne geçtik, yağmura yakalandık, Yeni Cami’ye sığındık. İstanbul şehri Nişantaşı, Bebek filan değil bence, Karaköy, Galata, Cihangir… Bir tarih var, ruh var, gerçekten her geldiğimde bambaşka bir şey keşfediyorum, bu sefer de hayranlığım katlandı. O kadar mahvedilmesine rağmen hala güzel, hep güzel!

Sonra otele gidip arabamızı aldık. Dörtlü ekibimize Anadolu yakasında Suadiye Cafe’de Ayşem ve Aykut da katıldı. Bir-iki saatlik keyifli sohbetten sonra zar zor ayrıldık İstanbul’dan. En kötüsü Ankara’ya dönüş misali. Allah tekrarına erdirsin ne diyelim!