25 Şubat 2016 Perşembe

Rio de Janeiro şehir merkezinden bildiriyorum!



Tüm yazı Eylül ayını beklemekle geçirdikten sonra günlük güneşlik Ankara'dan fırtınalı İstanbul'a iniyoruz. O kadar heyecanlı, o kadar sabırsızız ki, dünya umurumuzda değil... Geniş geniş duty free mağazalarını geziyoruz, kahve, çay derken, biraya geçiyoruz ve check-in için sıraya girdiğimizde acı gerçekle yüzleşiyoruz: Tüm Avrupa fırtınadan nasibini almış, o gün birkaç saat içinde 38 uçuş iptal edilmiş, rötorlar normalleşmiş ve bizim Roma'dan Sao Paulo aktarma uçağımıza yetişme ihtimalimiz çok zayıf... "Sizi yarın uçuralım" diyorlar. İlk tercihimiz bu değil tabi... Çünkü bizim Sao Paulo'dan sonra 4 saatlik Manaus uçuşumuz da kaçmış olacak böylece.

Son raddeye kadar şartları zorlayıp yapacak bir şey olmadığını görünce epey yorulmuş olarak İstanbul'da bir otele yerleşiyoruz. Ne kendimi hırpalıyorum, ne kavga çıkarıyorum. Ne yapalım kısmet değilmiş, buluruz bir yolunu deyip otelde uzun bir duş alıp kitabıma gömülüyorum. Önemli olan Güney Amerika'ya adım atmak sonrasını bir şekilde hallederiz nasılsa, diye düşünüyorum.

Ertesi gün sorunsuz bir şekilde 16 saatlik yoldan sonra Sao Paulo'dayız. Gitmek istediğimiz Manaus kıtanın öbür ucunda, 4 saatlik uçuşla ulaşılan Amazon ormanlarının kalbinde bir şehir. Oraya gideceğimiz için sarı humma aşısı olmuşuz, özel kıyafetler, ilaçlar, solüsyonlar taşımışız. Doğadaki sıradan bir ağaca bile şaşıran, hayran kalan benim, en çok orada olmayı hayal ettiğimi tahmin etmek zor değil. Ancak oraya bir gidiş bileti almamız tüm seyahat için ayırdığımız kadar bir parayı da gözden çıkarmamız demek, bir de seyahat programımızı sıkıştırıp koşturmak gerekecek.

O zaman "kısmet değilmiş" ne demek, onu anlıyorum. Olmayanı zorlamamayı nasıl öğrendiğimi, ortama hemen uyum sağlayıp aklıma hiç gelmemiş bir B Planını ivedilikle uygulamaya geçirdiğimi, kendimi germemeyi ne de güzel öğrendiğimi fark edip şaşırıyorum, seviniyorum. Buraya gezmeye, eğlenmeye, iyi zaman geçirmeye gelmişim, iple çekmişim. Şimdi bir aksilik başa geldi diye geri kalan zamanımı kendime zindan edecek değilim.


Biz de Rio de Janeiro'ya gidip orada geniş geniş zaman geçirelim diyoruz. Öğlen Rio de Janeiro'dayız. Copacabana'da dört yıldızlı Olinda Rio Hotel'in okyanusu gören bir odasına yerleşiyoruz. Jet lag etkisini hafifletmek için biraz dinleniyoruz sonra bir şeyler atıştırmak ve keşif için çıkıp bir şeyler yiyoruz. Ama günü uzatmak mümkün değil!

Ertesi gün Rio de Janeiro'nun merkezinde dolaşıyoruz. Şehir merkezi, gezip görme meraklılarına çok farklı bir şey sunmuyor. Bir Portekiz sömürgesi iken 150 yıl önce bağımsızlığa kavuşmuş bir ülkede, 150 yılda tarih ne biriktirirse o kadarı var. Copacabana'nın arka caddesinden metroya binip Cinelandia istasyonunda inip tiyatro binasını, parlamento binasını, milli müzeyi görüyoruz dışarıdan.



Ardından hayatımda gördüğüm en ilginç katedralde alıyoruz soluğu: Catedral de Sao Sebastiao. Konik şeklindeki bu yapının içi de dışı da bir hayli ilginç. Mazisi de tabi ki oldukça yeni.




Şehirde yürüyerek ilerlerken 1800'lü yılların mimarisi birkaç ev, yapı karşımıza çıkıyor. Ve sonraki durağımız parlamento binası oluyor. Parlamento binasında istediğiniz an sizi gezdirip rehberlik yapıyorlar. Sokaklarda ise satırla kafası uçurulan hindistancevizinin suyunu içerek serinleyebilirsiniz.





Şehir merkezindeki yürüyüşle devam ettirdiğimiz turumuzda bir sonraki durak Lapa oluyor. Rio de Janiero yazılarında sıkça rastlayacağınız favelalara burada kısaca değinip sonra konuyu kapatacağım. Favelalar, Rio de Janeiro'nun gecekondu mahalleleri. Kendi içlerinde kapalı yaşayan bu topluluklar başta uyuşturucu olmak üzere pek çok suçla iç içe geçmiş, polisin bile müdahale edemediği mahalleler. Kesinlikle oralara tek başınıza gitmeyin uyarılarının yanında meraklısı da çok ki favelalara turistik geziler de düzenleniyormuş. Türkiye'de yaşayan bizlere ise orijinal hiçbir şey vaat etmiyor favelalar. Nihayetinde Ankara'da İstanbul'da en lüks semtlerin, ultra lüks evlerinin arka balkonu genellikle bizlerin "favela"larına komşudur. O yüzden Brezilya favelaları da hiç ilgimimizi çekmedi.


Lapa'da sanat galerilerinin bulunduğu Selaron Merdivenlerine ilerlerken olayın boyutunu daha iyi anladım sadece. Bu kenar mahallelerin kıyısından geçerken gündüz gözüne, sokağın ortasında beş zenci oturmuş kokain çekiyordu. Daha sonra yine zaman zaman kıyısından köşesinden döndüğümüz bu mahallelerin biz Türklere hiçbir şey ifade etmeyeceğini bir kez daha vurgulayıp macera aramaya gerek yok diyerek konuyu kapatıyorum.








Selaron merdivenlerine geldiğimizdeyse son derece renkli, zevkli bir sanat sokağı ile karşılaşıyorsunuz. Seramik sanatçısı Selaron'un kendi evinin önünde başlattığı seramik döşeme, daha sonra tüm komşuların talebiyle sokağı kaplamış ve bir renk cümbüşüne dönüşmüş.





Selaron merdivenlerinin ardından yukarı doğru tırmanıp Sugar Loaf manzaralı Santa Teresa'yı ziyaret etmeden olmazdı. Burası da sanat galerilerinin devam ettiği, ünlü bir sarı tramvayın yokuşunu tırmanmak istemeyenlere seferler düzenlediği, orijinal hediyelik eşyaların satıldığı şirin bir bölge.





Santa Teresa'da bir cafede epey uzun bir süre oturup sohbet ediyoruz. Ağaç gövdesinde çıkan orkideden, cafenin zevkli döşemesine, nefis Brezilya birasına ve hafif ve lezzetli sandviçine bayılıyoruz.



Son istikametimiz ise bir futbol cennetinde olmamız da nedeniyle Pele'nin esip geçtiği Maracana Stadı. Statta Mr. Balmy zaman geçirirken ben dışarıda oyalanıyorum, aldığım duyumlara göre ise Barcelona'nın müzesinin yanında çok sönük kaldığını da öğreniyorum.

Sonra Olinda Rio Hotel'e dönüyoruz. Jet lag etkisi geçmek bilmiyor, akşam saat 6 ama biz gece yarısı gibi hissediyoruz.


21 Şubat 2016 Pazar

Beynin muhteşem hikayesi: Incognito


İradenizle yaptığınızı düşündüğünüz şeyleri, aslında iradeniz dışında yaptığınızı öğrenseniz ne olur? Şaşırır mısınız? İnkar mı edersiniz?

Ya bilim böyle diyorsa? Yıllardır süren araştırmaların geldiği nokta buysa? Siz her şeyi kendi iradenizle yaptığınızı düşünürken aslında beynin bunu sizin bilincinizden bağımsız gerçekleştirdiğini öğrenirseniz, ne olur?

Ben şaşırdım, inanamadım.

Kafamızın içinde taşıdığımız 1,5 kiloluk o kıvrımlı organın nasıl mucizevi bir şey olduğunu görüp hayranlık duyarken dehşete de düştüm.

Tüm bunların hepsini Nörobilimci David Eagleman’in kitabı Incognito’dan öğrendim. “Beynin Gizli Hayatı” alt başlığıyla piyasada bulunan bu kitabın başında ve sonunda yer alan iki cümle olayın küçük birer hapı gibi:

İnanılmaz bir hikayedir bizimkisi. Bildiğimiz kadarıyla, gezegende kendi programlama dilini çözme oyununa bodoslama dalacak kadar karmaşık tek sistemi oluşturuyoruz.” (s.2)

Eğer beyinlerimiz, anlaşılabilecek kadar basit olsaydı, bizler onu anlayacak kadar akıllı olmazdık.” (s.229)

Kitap öncelikle her sabah uyanan bilinçli “ben” ile bilinçsiz “ben”in ne kadarının biz olduğunu anlatmakla başlıyor. Rüyalar gören, varsayımlar yapan bilinçsiz yanımızın yanı sıra bazı eksik yazıları kendiliğinden tamamlayan beynin çalışma mekanizmasından söz ediliyor.

Beyin, zaman ve kaynaktan tasarruf sağlayan varsayımlarda bulunarak, dünyayı yalnızca ihtiyacı olduğu kadarıyla görmeye çalışır.” (s.55)

Bir şeyi çok tekrar etmenin beynin o işi yapmasında mükemmelleşmesine neden olduğu vurgulanırken “Genelde beyninizin en iyi yaptığı şey, en az farkına vardığımız şeydir.”(s.88) denilerek otomatik hale gelen davranışların (örneğin teniste servis karşılama gibi) beyin tarafından düşünülmeden kusursuzca yapıldığı anlatılmış.

Öte yandan herhangi bir duyusu eksik insanların beyninin o duygunun eksikliğini hiç yaşamadan, asla hissetmeden ona göre bir hayat adapte ettiğini okuyoruz. Gerçekliğin öznel bir karakter taşıdığını söyleyen kitapta “Gerçeklik beyin tarafından pasif biçimde kaydedilmek yerine, aktif biçimde beyin tarafından inşa edilir.” (s.83) diyor.

Dünyayı algılayışımıza benzer biçimde, zihinsel yaşamınız da ancak belirli bir alanı kapsayacak, geri kalandan da dışlanacak biçimde kurulmuştur. Bazı düşünceler vardır ki, onları düşünemezsiniz.” (s.83)

Beyniniz üçkağıtçıları sezmek gibi toplumsal problemleri çözebilecek, ama genelde akıllı ve matıklı davranmayı gerektirmeyecek biçimde evrimleşmiştir.” (s.87)

Beynimizin %30’unu görmek için kullandığımızı hayretler içinde okurken, görme işinin aslında ne kadar karmaşık olduğunu fark ettiriyor ya da şehvet devrelerimizin sadece kendi cinsimizden birine karşı uyanışa geçtiğini, pekala çıplak bir kurbağadan bile etkilenebilecekken bu basit görünen karmaşık içgüdünün beyinde vuku buluşunu anlatıyor. Aynı zamanda belli şeyleri güzel bulup beğenmemizin altında yatan fikrin “biçimin işlevi yansıttığı”na vurgu yapılıyor. Hatta bu mantıktan yola çıkarak bebekleri sevimli bulmamızın bile onların sevimliliğinden değil, bakıma muhtaç olduğu algısının beyinde yaratılmış olmasından kaynaklandığı açıklanıyor, böylece bakıma muhtaç olan bebeğin o zorlu bakım sürecinde bırakılması içgüdüsel olarak engellenmiş oluyor.

Kolay işler, güçtür aslında: Kanıksama sonucu doğal saydığımız şeylerin çoğu, sinirsel açıdan karmaşıktır.” (s.90)

Sonuçta, kendi içgüdülerimizden oluşan bir unwelt içinde yaşar ama onlarla ilgili pek az şey algılarız; bir balık, içinde yüzdüğü suyu ne kadar algılayabiliyorsa o kadar.” (s.91)

Psikologlar, bir şey okurken bir yandan da bir kalemi dişlerinizin arasında tutarsanız, okuduğunuz şeyi daha komik bulduğunuzu keşfetmişlerdir. Bunun nedeni, beynin yorumunun yüzünüzdeki gülümsemeden etkilenmesidir. Kambur durmak yerine dik oturursanız, kendinizi daha mutlu hissedersiniz. Beyniniz, ağız ve omurganızın yaptığı bu hareketlerin sizin neşenizden kaynaklandığını varsayar.” (s.137)

Sır tutmanın zorluğunun ise beyinde biten bir açıklamasını yapıyor:

Sır, beyinde rekabete tutuşmuş taraflar arasındaki mücadelenin ürünüdür. Beynin bir bölümü, bir durumu açığa vurmak isterken diğeri istemez. Beyinde rakip tarafların oylarının birbirine karşılık gelmesi, sırrı tanımlar. İki taraf da sırrı söylememekten yanaysa elimizde yalnızca sıkıcı bir gerçek, iki taraf da sırrı söylemekten yanaysa da yalnızca iyi bir öykü var demektir. Rekabetin çizdiği çerçeve olmadan, sırrı tanımlamamız da mümkün olmayacaktır. Sır deneyiminin bilinçli olarak yaşanmasının nedeni, rekabetten kaynaklanmasıdır.” (s.148)

Pek çok davranışımızın, suça bulaşmamızın temelinde ise kendimizin değil mikroskobik tarihimizin yattığını, yani genetik etkiyi vurguluyor. Burada da Y kromozomu taşıyanların (yani erkeklerin) şiddet suçuna 828 kat daha fazla meyilli olduğu araştırmayı ortaya koyuyor. Öte yandan genetik açıdan suçlu koduyla gelen bir kişinin iyi bir aile ortamında hiç suça bulaşmadığının kanıtı araştırmaları da sunuyor.

Benim dikkatimi çeken konular bunlardı ama eminim çok daha fazlası da vardır. Onun için de bu aydınlanma yaşatan, içinde bulunduğumuz “unwelt”i biraz olsun anlamamızı sağlayan bu kitabı okumak gerek.

Şaşırmaya hazır olun!

13 Şubat 2016 Cumartesi

Keşfetmem için 25000 km yol yapmam gerekti, ama anladım, önemli olan "seyahat kafası"!

Gittim, geldim.

Dokuz uçak, yedi havaalanı, 25000 km’den fazla yol teptim.


Hayatımda ilk kez Amerika kıtasına ayak bastım, Atlantik Okyanusu’nun sularına girdim, kendi dallarında dünyanın yedi harikasından biri sayılan iki muhteşem yer gördüm. Günde en az 15 km yol yürüdüm. Sevdiklerimden 6 saat geride yaşadım. Yeni içkiler, yeni lezzetler tattım. 



Üzerinden neredeyse 6 ay geçtiğinde, "ne güzeldi, rüya mıydı" derken tam da orada bir yerlerde otururken keşfettiğim bir şey düşüverdi aklıma: Anladım ki nereye gittiğinin bir önemi yok, önemli olan seyahat kafası yaşamak.

Seyahat kafası benim için… Gündelik hayatımı geride bırakıp akışta olmak demek. Dünyadaki son günlerimi yaşıyormuşçasına rahat hareket etmek demek. En güzeli de müthiş bir kendimi şarj yöntemi demek. Daha çok okumak, daha çok yazmak, daha çok sevmek, daha çok spor yapmak, sağlıklı beslenmek, evimi güzelleştirmek, hayata sıkı sıkıya yapışmak için bir dolu kararla dönmek demek. Nereye gittiğinizin orada ne yapıp ne yapmadığınızın bir önemi yok. Önemli olan canınızın istediğini yapmak, canınızın istemediğini yapmamak. Gündelik yaşamımız içindeki en büyük lüks bu değil mi zaten?




Bu yıl rota Brezilya’ydı. Biraz kuşkulu, biraz tedirgin gittim. Anladım ki seyahat yazılarını tavsiye amaçlı değil, hikaye gibi okumalı, tıpkı bir hikaye gibi kendince dersler çıkarmalı sayfa sayfa her yazana kulak asmamalı. Güvenlikle ilgili o kadar ciddi uyarılar, her yazıda uzun uzun paragraflar ayrılmış ki giderken bir tedirginlik yaşamadım dersem yalan olur. Ancak gördüm ki, belli tehlikeli bölgeler dışında Ankara’da her gün işten eve evden işe gitme sürecimde daha tedirgin ve güvensiz hissediyorum kendimi. Tabi ki boş bulunun, elinizi kolunuzu sallaya sallaya gezin demiyorum ama gittiğiniz yerler Nijerya’nın çete savaşları ya da Ortadoğu’nun kan gölü olmuş şehirleri değil, turistik yanı fazlaca olan dünyaca ünlü şehirler…




Gezi planımızı Amazon ormanlarının içinde 3 gece geçirmek üzere Manaus, ardından Rio de Janeiro, Iguazu şelaleleri ve Sao Paulo olarak belirledik. Bu şehirler arası tüm uçuşları ayarladık. Ancak hava muhalefetinden bir sonraki gün gitmemiz nedeniyle Manaus planımızı iptal edip geziye Rio de Janeiro’dan başladık (Böylece olanı kabullenmeyi ne de güzel öğrendiğimi de fark ettim). Böylece Amazon ormanlarının içinde 3 gece kalıp pembe yunuslarla yüzme hayallerim, biri kahverengi diğeri mavi akan iki nehrin yan yana akıp birbirine karışmadığı dünya mucizesini görme hedefime ulaşamadım ama dünyanın yedi harikasından biri olan Iguazu şelalelerine gidip yürüyerek sınır geçip Arjantin’e gittik. En son da Sao Paulo’da bir gün geçirip uzun bir yolculukla eve döndük. 



Turist gibi değil gezgin gibi olmayı hedef görürken anladım ki, zaman zaman turist,zaman zamansa oranın yerli halkı gibi olmakta bir sakınca yok. Tüm gün sahilde pineklediğimiz de oldu, turist rehberlerinin baş sayfalarında yer alan güzellikleri, tam da turistik yöntemlerle arşınladığımız da... Fark etmez ki, önemli olan seyahat kafasıydı, tam olarak bunu anladım!


Bir kez daha dünyaya, doğaya şaşırıp kaldım, hayranlığım, heyecanım birbirine karıştı, insanlara şaşırdım, bazen kendi halimize acıdım, çoğunlukla kendimi çok şanslı buldum. Üstünden neredeyse altı ay geçti, ancak sindirdim. O zaman anlatmaya başlayabilirim…

11 Aralık 2015 Cuma

Dönüş

Bir durdum, tutuldum nedense. 

Halbuki yazacak çok şeyim var. Dünyanın öteki tarafına gittim geldim mesela, bir sürü güzel kitap okudum, anlatabileceğim egzersiz denemeleri yaptım, kafamda yazılacak bir sürü şey yandı söndü. 

Bazı yazılarım hazırdı hatta. Ama bir durdum şöyle. Her gün yapılacaklar listeme “yaz” yazdım ama elim varmadı. Neden bilmiyorum. Olmuyorsa zorlamayacaksın”ın şiddetli bir savunucusu olduğumdan oturup yazmadım ben de. “Damla kendini tamamlayınca damlar” demiş ya Özdemir Asaf, kelimelerimin beynimden elime kendiliğinden akması için bekledim bir süre.




Bu arada da kendimi sorguladım bol bol. Yazmak isteyip yazamadıkça, okumak isteyip okuyamadıkça ya da bir şeyler yapmak isteyip yapamadıkça yüklenip duruyorum ya kendime, yine öyle oldu. Mesela bu kadar istikrarlı olup bu kadar maymun iştahlı olmak nasıl bir paradokstur? Hemen sonuç almaya odaklanıp bir süre çabaladıktan sonra sonuç alamayınca hemen boş vermem, hatta o sayfayı tamamen kapatmama ne buyurursunuz?

Belli bir dönem bir şeye takıp sürekli onunla uğraşıyorum. Sonra uzaklaşıyorum ondan. Tek istikrarım spor ama onda bile aslında bir şeye yoğunlaşmam çok zor, çünkü sürekli aynı şeyi yapmaktan sıkılıyorum ve o sıkılganlık hiç yapmama tercihi yaratıyor. Hem fitness, hem yoga, hem pilates yapıyorum mesela. Sonra da lisedeki gıcık biyoloji hocamın deyimiyle: “İki yarım bir bütün etmiyor.” Ne muhteşem vücutlu bir fitness girl, ne tek elinin üzerinde amuda kalkan bir yogini, ne de tam v şeklinde pilates pozu verebilen biri oluyorum. Hepsini yapıyorum ama hiçbirini tam yapamıyorum. Tıpkı okumam, yazmam ya da başka şeylerim gibi… 

Yalnızca benim değil, çağımızın derdi biraz bu aslında. Her şeye o kadar hızlı ulaşıyoruz, her şeyi o kadar çabuk çözüyoruz ki, bir konuya yoğunlaşmak belli bir zamandan sonra vakit kaybı oluyor. Bazen bu denemeler gerçekten neyi istediğini bulmana yardım edemese de, neyi istemediğini anlamanı sağlıyor.



Dönüp dolaşıp kelimelere sığındığıma göre bu gerçekten benim istediğim bir şey o halde. Hazır tam da bugün arabamın camının ilk buzunu temizlemişken, hava soğumuş, kararmışken, yılbaşı da yaklaşıyorken… 





Yazmaya kaldığım yerden devam etsem, daha çok, daha çok yazmaya başlasam iyi olacak.

*Görseller internetten.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Datça Günlüğü-4: Ve artık bir iyot bağımlısıyım...


Bir önceki gün neredeyse 500 km yol teptik. Toza toprağa bulandık, manzaralarda kendimizden geçtik. Durup dinlenmek için bu kez daha sakin gün geçirmeye karar verdik.

Sözleştiğimiz üzere Palamutbükü’ne doğru yola çıktık. Bu kez koyun en sonundaki Dadya Bedya Beach’te oturduk. Şezlong için 20 TL istiyorlar ama eğer oradaki işletmede kişi başı 60 TL harcarsanız bu bedeli ödemiyorsunuz. Tüm gün akşama kadar sakin bir deniz günü geçirdim, Buket Uzuner’in son kitabını okudum bayıla bayıla. Güneşi batırmaya yakın üzerimizde deniz tuzuyla Datça merkeze gidip biraz dolaştık. 




Bir önceki gün Antik Cafe’de fena halde sangria aşermiş, mekan sahibinden de “bizde yok ama size iyi yapan bir yeri tavsiye edebilirim” önerisiyle ismi not etmiştik. Burası Datça Merkez’deki Polka Cafe’ydi. Ev yapımı sangrianın yanında hazırlanan ikişer dilim bruchetta da akşam yemeğini pas geçmemizi sağladı. Polka da ortamı, servisi kaliteli, biraz salaş bir mekan. Ancak çok orijinal! Bizim gittiğimiz akşam canlı Balkan müzikleri yapan bir ekip vardı. Mekanda ayrıca her gece İskoç müziği gibi değişik canlı etnik müzikler de yapılıyormuş. Bahçesi, dekorasyonu oldukça güzel. Geç saatlere kadar keyifli bir sohbet de varsa yerinizden kalkmak istemeyeceksiniz.











Ertesi gün karadan geçtiğimiz yolları, bu kez denizden kat etmek üzere yeniden yat limanına inip Bora Tur ile Selimiye’ye doğru tekne turuna çıktık. Dirsekbükü’nden sonra Selimiye’de mola verip nefis bir çikolatalı pastayı mideye indirdim. Ardından Dişlice Adası, Hurmalı Bük, Dimitri Koyu’nda enfes denizin tadını çıkardım. Çocukluğumdan beri denize hiç bu kadar çok girmemiştim sanırım. Zaten akşamına kendimi tanıyamadım, tenim bronzlukta çığır açmıştı resmen!



Akşam annemin elleriyle ördüğü büstiyerimi üzerime geçirip günlerdir önünden geçip bayıldığım Datça Sahil’deki Dutdibi Fish Mekan’da rakı balık yapmaya karar verdik. Ayaklarımız denizin içinde, güzel bir deniz havası, mezeler, hizmet, ortam şahaneydi. Datça’ya gidecek olanlara Fevzi’nin Yeri’ni pas geçip burayı denemelerini tavsiye ederim. Sohbet edip, kahkahalar atarken, kafamız güzelleşirken o anı dondurmak, o sandalyede, o denizin önünde yıllarca oturmak istedim! 

Datça’da gece kulübü sevenleri çok tatmin edecek seçenek yok. Ancak oralı birinin önerisiyle gerçekten de her akşam dolup taşan bir yer var. Eclipse. Gece kulübü sayılmaz aslında canlı müzik yapılıyor ancak yine de “piyasa” hareketli. Biz de o gece Eclipse’de sabahladık. 






Sabahına da Karaincir plajına gidip biraz oturduk. Denizde metrelerce gittiğiniz halde su belinizi geçmiyor, deniz çok berrak değil, bir-iki otel ve koyun sonunda bir yazlık site var ve sitede hala 80’lerden kalma usulle anons sistemi var! O kadar garipsedim ki! Sonra oradan sıkıldık ve Datça limanının hemen yanındaki Taşlık Plajı’na attık kendimizi. Burası da çok kalabalıktı. Orada da bir şeyler atıştırdıktan sonra bu kez ilk göz ağrımız Kargı’da aldık soluğu. Güneşi batırana kadar Kargı’da yüzdük, kendimi doyurmaya çalıştım, çünkü Datça’nın denizi beni bir iyot bağımlısı haline getirdi! Son gece şerefine yine Zekeriya Sofrası, yine keçi sütlü dondurma, yine Eclipse

Son gün saatlerimizde, yola çıkmadan önce biraz alışveriş yapmamız lazımdı. Datça’dan ne, nereden alınır’a cevaplar var sırada…

Zeytin, zeytinyağı, bal, bademin cennetinin içindesiniz. Burada bunları tattığınızda bir daha başka bir yerden almaktansa hiç yememeyi tercih edeceksiniz. Onlarca marka var, yol kenarında köylülerin kendi imal ettikleri ürünleri sattıkları minik tezgahlar var, fabrikalar var. Biz Palamutbükü yolunda Sındı köyüne uğrayıp Datça Köy Ürünleri markasından aldık tüm ürünleri. Aynı markanın merkezde de satış ofisi var. Aldığımız her şeyi test ettik ve çok beğendik. Bundan sonra bu ürünleri marketten almak yerine kargoyla buradan istemeye karar verdim.

Ve söylemeden durulmaz bir yer Datça için: Olive Farm. Burası zeytin ve badem ağaçlarının ortasında kendi üretimleri organik malzemeleri satan ve bir taraftan da konukevi inşa edip otel işleten bir müessese. Zeytin, zeytinyağı yanında, organik şampuan, duş jeli, sabunlar ve kremlerle çok ama çok zevkli bir satış ofisine sahipler. Buradan da şampuan, duş jeli, saç bakım yağları ve kokusuna bayıldığım badem kolonyasını kaptım. Ve bundan sonra buranın ürünlerini kullanmaya karar verdim! 

Burada ayrıca el emeği şahane aksesuarlar, biblolar, orijinal takılar, el işi ürünler bulacaksınız ve çoğunu daha önce görmediğinize eminim!


Hüzünle arabanın bagajını doldururken Bodrum’da kazıklandığımızı gösterircesine iki tane kocaman cüce heykelini de annemin bahçesi için aldıktan sonra Datça’nın altın vuruşunu yine Palamutbükü’nde, yine Mavi Beyaz’da yaptık. 

Yetti mi, yetmedi… Oraları görüp tadıp yaşayıp bir de özlemek kaldı yanımıza kar!