Kadınlar...
Çok komplike ama bir o kadar da dolaysız. Aşkı yaşamaları bir başka, dostluğu yaşamaları bir başka. Dayanıklılık dedin mi onlardan sorulur. En büyük kavgayı hep kendileriyle yaşarlar, hayatı en çok kendilerine zehir ederler. Mesela erkekler daha standart gelir bana, oysa kadınlar...
Ece Temelkuran'ın son günlerdeki popüler kitabı "Düğümlere Üfleyen Kadınlar"ı daha önce hiçbir kitabını okumadığım için dur bakalım ne anlatıyor bu kadın merakıyla edindim.
Yine yaklaşık 100 sayfasını okudum, baktım kopuyorum okumadan, başa aldım, tekrar başladım. İkinci okumamda anladım ki bu zor bir kitap.
Hikaye Orta Doğu'da geçiyor. Orta Doğulu dört kadının kaçış-aşk-kovalamaca-bölgenin siyasi ortamına karşı duruşlarının hikayesi diyebiliriz özetle. Öte yandan da derseniz bana kadın ve aşk romanı söyle, aklıma ilk bu kitap gelir sanırım.
Gerçekten zor okunan, bazen gereksiz uzatıldığını düşündüğüm bir kitap bu. Son 100 sayfa anlatılmak isteneni anlatmış gibi geldi, öncesindeki yaklaşık 400 sayfada ise zaman zaman gereksiz ağdalı anlatım ve tasvirlere boğulma durumu var, bu haliyle bir zorlama hali de yok değil kitabın.
Tabi ki bunlar benim görüşlerim. Hiç mi iyi bir şey yok derseniz, bölgedeki gelişmelere şöyle bir bakmış oluyoruz mesela, kadınlar ve kadın olmak üzerine iyiden iyiye düşündürüyor insanı. Aşkı sorgulatıyor, bir erkek bu durumda ne yapardı, bizim yaradılışımız neler yaptırıyor...
Bir de güzel mi güzel tespitleri var tabi, şunlar gibi:
"Belli ki dünyayla başa çıkabilen ama kalbiyle başedemeyen bir kadındı." (s.10)
"İnsanlara güvensizliğin sürekli kaygısına boşverip hayal kırıklığının anlık kederini tercih eden biri." (s.34)
"İnsan, o da eli iyi gelmişse, hayatta kendini bir kere bütünüyle görür. Ömrün gerisi ya o sahneye yeniden kavuşmak için geçer ya da ondan kaçmakla." (s.39)
"Bazen hayatınıza geri kabul edilmek için yapabileceğiniz hiçbir şey kalmaz. Denedikçe düşkünleşirsiniz. Bir küçük hata... Küçücük bir şey bütün hayatınızı silip atar.
...
Sizi sevenlere bile görünmek istemezsiniz. Yaşadığınızın adaletsizlik olduğunu hatırlatan dostlar, daha acı vericidir yalnızlıktan. Büsbütün unutulmak istersiniz, bir zamanlar sevilen, hayran olunan biri olarak hatırlanmaktansa...
...
İnsanı en çok kendini hayal kırıklığına uğratmak mahveder." (s.74)
"İşte o sahneyi viran eden, gelip gitmiş, hiç geri dönmemiş bir adam var. Şimdi ölüme bu kadar yakınken onu bulamazsam... O zaman cancağızım, hayatım büsbütün yalan olmuş olacak. Büsbütün yanılmışım, bütün bu ömrü yanlış yaşamışım demek ola..." (s.75)
"Korkmak, ne sefil bir hapishane." (s.90)
"Işığın bir sesi olmalı. Yoksa sivrisinekleri karanlıkta daha iyi duyuyor olamazdık. Işığın bir kütlesi olmalı. Yoksa karanlıkta daha geniş sevişiliyor olamazdı." (s.93)
"Kolonyalizm ne acayip bir şey diye düşünüyordum kruvasana bakıp bakıp. Çölün ortasında niye kuruvasan yiyoruz ki biz? Bu insanların kendi ekmekleri vardı herhalde Fransız sömürgecilerden önce. Ekmeklerini nasıl unuttular? Ne zaman? Ekmeklerini unutanlar tanrılarını da unutur mu bir parça? Ekmeğin tanrının kırıntısı olduğu göz önüne alınırsa..." (s.104)
"Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz... Hayat... Nefesinizin yettiği kadar." (s.126)
"Sen bana öyle bakıyorsun ki hemen kalkıp dönmek istiyorum. Eteklerinin dönüşünü gösteren, hayal kırıklığından habersiz bir kız çocuğu gibi." (s.150)
"Öfkede onlar seni yener ama merhamette sen her zaman altın kemer sahibisin. Onları yenebileceğin mindere çek ahbap!" (s.179)
"Sendeki sende kalacak. Kimse ile ilgili değildi, kimse ile ilgili olmayacak. Aşk onunla ilgili değildi, olmayacak. Yerine başkası gelecek, aşk hep sende olacak. Gelecek olana yer aç." (s.203)
"Sizi kıymetsiz olduğunuza inandırmaya çalışacaklar. Buna yenilmemek için sizi bir şeyin, birinin çok sevdiğine inanmanız lazım. Bu yüzden bir tanrıçaya, bir tanrıya inanmalısınız. İnsan kendini durup dururken sevemez. Palavra o işler. İnsan kendini ancak bir tanrı onu severse, birinin onu sevdiğine inanırsa sevebilir. İnanmalısınız yoksa delirirsiniz." (s.205)
"Nasıl kırıyorlar sonra bu kız çocuklarını? Nasıl kendilerine benzetiyorlar? Cinayet gibi. Belki biz de böyleydik. Sakatlanmadan büyüyebilseydik... Keşke öyle bir bilgisayar programı olsa. Ruhumuz sakatlanmadan büyümüş olsak nasıl insanlar olacağımızı gösterse. Ona bakıp nasıl olmamız gerektiğini görsek." (s.220)
"Aşk, kadınlar yorulunca biter. Kadınlar bir adamı değil, bir mezarlığı terk eder." (s.244)
"Bir küçük tereddüt anını bekler aşk, kurduğunuz saray devrilir. Kim bilir belki için için istiyordum bunu. Kurduğum oyunun büyüklüğü yetmiyordu gücümü sınamama. Bu kez de kalbimi sınamak istiyordum, bilmediğim aşk ormanında. Öyle ya kendimiz yaparız hayatı, tesadüf yoktur. İşaretleri, büyüyü ve tesadüfü de biz üfleriz hayata. Kim bilir, belki en kudretlilerimiz bir canı olduğunu hissetmek için yenilmek ister..... İnsan hiç tatmamışsa, keder için de dua eder. Kendinden bile gizler ama her insan bir kere mahvolmak ister. Bakmayın kimse bir cennet dilemez, herkes yana yakıla kendi cehennemini görmek ister." (s.248)
"Aşk, demek ki, kendi kendini düşkünleşirken yakalamakla çekilen bir çiledir." (s.248)
"İnanmak istemek inançtan daha kudretlidir." (s.250)
"Kesinkes yalan, insanın kendi kendini sevmesi meselesi, kim uydurduysa. İnsan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi." (s.275)
"Bilakis, ömür çok uzun. Hiç de öyle göz açıp kapayıncaya kadar değil. Fakat tek bir şartı var. Kaderini, gönlünü ferah tutarak seveceksin. Ancak sahiplenilmemiş hayatlar kısadır. Yaşamayı istediğin bir ömürde hep yeterince vakit vardır. Yanlış hikaye yoktur. Siz, kaderiniz ne zahmetli olursa olsun hariçte kalmamaya bakın. Ömür o vakit kısalır işte." (s.364)
"Bir kere teslim olursam ihtiyarlayıp ölürüm. Biri bana sarılırsa ayakta duramam. Çünkü... Çünkü kalbim ablukada kalır o vakit. Düşmana teslim olmak daha kolay. Onurun kırılır en fazla, ama beni seven birine teslim olursam... Esir düşerim." (s.379)
"Yoksulluk insanları hizalar. Aynı taşın altında ezilince eşitlenirler." (s.384)
3 Mayıs 2013 Cuma
17 Nisan 2013 Çarşamba
Hatırlasaydık hayat imkansız olurdu, mesele unutmak zorunda olduklarımızı seçmekte
Bir zaman, uzun bir zaman önce, bol yaralı bir süreçten geçip eli kolu yerinde duruyor mu diye yoklayan insanlar misali, kendimi yoklamıştım, hayat nedir, nasıldır diye. Acılardan, sevinçlerden müteşekkil, iniş çıkışlardan, kötülerden iyilerden... İşte bu iyi bilinen ama klişe olmaktan öteye geçemeyen bir tarif. "İyi"ken, "mutlu"yken hayat nedir, nasıldır diye kimse düşünmez ama kötü bir şey geldi mi hadi dal derine, bulmaya çalış cevabını.
O zaman hayatının bir mucize olduğunu anlıyorsun işte, yara bere içinde o yollardan geçip geldiğin noktada anafikri bu oluşturuyor. Sonra bir sürü çıkarım, bu süreci ancak onu yaşayanların anlayacağı bir sürü söz, düşünce geçiyor aklından.
Ben o zamandan bir süre sonra şunu düşünmüştüm: Tanrının insana en büyük hediyesi alışmak. Unutmak diye bir şey insan ömründe yok ama alışmak diye bir şey var. O ilk acıları, mideyi ağıza getiren sevinçleri ömrümüzün sonuna kadar aynı hisle nasıl yaşardık! Bence vücudumuzdaki yaraların iyileşmesi bile aynı mantıkla işleyen bir şey ama bazılarının izi kalır, orası da kesin! Kimin söylediğini hatırlamıyorum ama geçenlerde müthiş bir söz okudum bir yerlerde:
"Hatırlasaydık hayat imkansız olurdu, mesele unutmak zorunda olduklarımızı seçmekte." diyordu.
Bir de nasıl sorusunun cevabı olsa keşke. Çünkü şunu da biliyorum, o sancılı günlerde içten içe hep şunu dilerdim, "uyuyayım, üzerinden çok uzun bir zaman geçmiş olsun, uyandığımda 'normal' hissetmeye başlayayım". Yok tabi öyle bir dünya! Özümseye özümseye, anı anına bu süreci geçirmelisin, hani hapı yok ki bunun, ağzına attın mı "hooooppp geçti" diyesin.
İşte o noktada sabır giriyor devreye ki, bende eser miktarda bile bulunmaz o zıkkım. Sabredemedikçe daha da işkenceli bir süreç başlar. Sabah uyanır uyanmaz "ben kimim, neredeyim, burası neresi, bugün günlerden ne"den önce ilk akla gelen ya "inanamıyorum, gerçekten bunu yaşadım mı" olur ya da "allah kahretsin başıma bu gelmişti, değil mi". Derin düşünceler, içine büyük ihtimalle senin elinde olmadan sokulan bıçağı kendi kendine defalarce çevirmeler, ağlamalar, sızlamalar, yakınmalar... Hayat bitti sanmalar.
Oysa ki önemli olan krizi yaşamak değildir, krizi nasıl aşacağını bilmektir. Başına gelene veryansından çok bunu nasıl geçireceğine mesai harcamak ise en güzeli. Herkes kendine neyin iyi geldiğini bilir neticede. Mesela ben dışarlarda olursam, sevdiklerim yanımda olursa ve içimdeki her zerreyi cümlelere dökersem, iyi göründüğümü bilirsem bu bana hep iyi gelir. Aksine eve kapanır, yalnız kalır, pasaklı pasaklı ortalarda dolaşırsam bunalımın en dibi neymiş görmüş olurum.
Sonra mucize başlar, yavaş yavaş geçer. Hani bir yara vardır, siz nasıl kapandığını anlamadan bir sabah bakarsınız ki kapanmıştır. Bir sabah uyanırsınız içinizi oyan o şeyden önce yeni elbisenizi bugün giyince ne çok yakışacağını, buluşacağınız arkadaşınıza ne anlatacağınızı, okumakta olduğunuz kitabın devamını düşündüğünüzü fark edersiniz. Alışmak dolayısıyla da iyileşme evresi başlamıştır işte.
Aradan uzunca bir zaman geçince ise iyi ki yaşamışım, böylesi daha hayırlı olmuş cümleleri kurarsınız. Hayat başınıza bela olanlara bin bedel güzellikler de verdi mi yanında balla kaymak, yine olsun yine de yaşarım, dersiniz!
Hayat kısa, bir sürü güzel şey var çevremizde, sevdiklerimiz, sevindiklerimiz... Ne olduysa oldu, kim gittiyse gitti. Kalan sağlar bizimdir, nasılsa ona da alışırız, haydi asılalım hayata!
10 Nisan 2013 Çarşamba
Keep calm and listen to music
Her insanın bir duyusu diğerlerine göre daha gelişkin olurmuş. Kimisi duyduğunu zihninde daha iyi tutarmış, kimisi gördüğünü.
Mesela ben görsel zekası daha gelişkin olan biriyim. Okul zamanlarında dersi derste dinlersen evde çalışmana gerek kalmaz derlerdi. Dersi derste de dinlesem evde çalışmadan bir şey yapamazdım. Notlar tutardım, ön sıralara otururdum ama kendim okuyup gözümle takip ede ede incelemediysem dersi derste öğrenemezdim.
Şimdilerde dikkatimi çekmeye başladı bu. Mesela birine bir anı, günü, olayı hatırlatmak mı istedim, "hani üzerinde şu şu kıyafetler vardı, şurada durmuştun" gibi görsel detaylarla hafızama alıyorum o anı, günü, olayı. Dinlediğim hiçbir şeyde, hiçbir detayı hatırlamıyorum.
Cumartesi günü 30. Ankara Müzik Festivali kapsamında elime TSK Armoni Mızıkasının konser biletleri geçti. Kıvanç Tepe şefliği, Özgür Ünaldı'nın piyanosu ve yaklaşık 60 kişilik bir orkestra eşliğinde kulaklara bayram bir konser izledik. Ama ben duramadım yine yerimde. Kendime de kızıyorum içten içe, "seversin sen, niye böyle oldu, kapat gözlerini kendini müziğe bırak" diye ama nafile...
Sonra fark ettim, ben yıllardır, durup sadece müzik dinlememişim ki... Hep bir şeylerin fonu olmuş müzik, trafikte, kitabımı okurken, sabah işe gitme hazırlıklarımda, bir yerden bir yere giderken yolda. Halbuki özellikle öğrencilik yıllarımda böyle miydim? Oturur saatlerce müzik dinlerdim. Sonra hayatımı ortasından ikiye bölen bir milat yaşadım, müziğim sustu. Şimdi okuduğum kitapta diyor ki: "Bazen hayatınıza geri kabul edilmek için yapabileceğiniz hiçbir şey kalmaz." İşte ben de asla önceki gibi olamadım. Bu müziksizlik de oradan kalma.
Oysa müzik de hayatın mucizelerinden biri, o 60 kişilik orkestraya envayi çeşit enstrümana bakınca bunu düşündüm, her biri ayrı bir yolla, ayrı bir ses çıkarıyor ama ortaya bütünsel ve etkileyici bir eser çıkarıyor. Tıpkı sözcüklerin ardı ardına dizilip kendilerden çok daha büyük bir güç ortaya çıkarması gibi.
30 Nisan'a kadar festival devam ediyor, belki bir iki güzel konser daha izleme şansını yakalayabiliriz.
Demek ki önümüzdeki günlerde mesaim müzik üzerine olacak biraz, arşivleri karıştırmaya başlasam iyi olacak.
Hafta sonu Ece Temelkuran'ın konuşulup duran Düğümlere Üfleyen Kadınlar kitabına başladım. Şimdilik pek neler oluyor anlamadım ama sürprizler bekliyor beni, hissediyorum, yukarıda geçen alıntı cümle de bu kitaptan.
Hafta sonunun bir diğer güzelliği de nefis bir ihraç fazlası ürünler satan mağaza keşfetmem oldu. Üç elbiseye 45 tl verince insan haliyle mutlu oluyor. Yeri Emek'teki Çukurağa Sofrası'ndan sola döndüğünüzde karşınıza çıkıyor. Hem kimsenin üzerinde olmayan şeyler giymiş oluyorsunuz, hem de hoşuma gitmezse yer bezi yaparım diyecek, gözden çıkaracak kadar para ödemiş oluyorsunuz. Ayrıca yine Çukurağa Sofrası'nın hemen yanındaki küçük çantacıda da nefis şeyler var, kibar bir sahibi var ve fiyatta çok yardımcı oluyor.
Bu ara biraz alışverişe düşecek gibiyim ya hadi hayırlısı...
Mesela ben görsel zekası daha gelişkin olan biriyim. Okul zamanlarında dersi derste dinlersen evde çalışmana gerek kalmaz derlerdi. Dersi derste de dinlesem evde çalışmadan bir şey yapamazdım. Notlar tutardım, ön sıralara otururdum ama kendim okuyup gözümle takip ede ede incelemediysem dersi derste öğrenemezdim.
Şimdilerde dikkatimi çekmeye başladı bu. Mesela birine bir anı, günü, olayı hatırlatmak mı istedim, "hani üzerinde şu şu kıyafetler vardı, şurada durmuştun" gibi görsel detaylarla hafızama alıyorum o anı, günü, olayı. Dinlediğim hiçbir şeyde, hiçbir detayı hatırlamıyorum.
Cumartesi günü 30. Ankara Müzik Festivali kapsamında elime TSK Armoni Mızıkasının konser biletleri geçti. Kıvanç Tepe şefliği, Özgür Ünaldı'nın piyanosu ve yaklaşık 60 kişilik bir orkestra eşliğinde kulaklara bayram bir konser izledik. Ama ben duramadım yine yerimde. Kendime de kızıyorum içten içe, "seversin sen, niye böyle oldu, kapat gözlerini kendini müziğe bırak" diye ama nafile...
Sonra fark ettim, ben yıllardır, durup sadece müzik dinlememişim ki... Hep bir şeylerin fonu olmuş müzik, trafikte, kitabımı okurken, sabah işe gitme hazırlıklarımda, bir yerden bir yere giderken yolda. Halbuki özellikle öğrencilik yıllarımda böyle miydim? Oturur saatlerce müzik dinlerdim. Sonra hayatımı ortasından ikiye bölen bir milat yaşadım, müziğim sustu. Şimdi okuduğum kitapta diyor ki: "Bazen hayatınıza geri kabul edilmek için yapabileceğiniz hiçbir şey kalmaz." İşte ben de asla önceki gibi olamadım. Bu müziksizlik de oradan kalma.
Oysa müzik de hayatın mucizelerinden biri, o 60 kişilik orkestraya envayi çeşit enstrümana bakınca bunu düşündüm, her biri ayrı bir yolla, ayrı bir ses çıkarıyor ama ortaya bütünsel ve etkileyici bir eser çıkarıyor. Tıpkı sözcüklerin ardı ardına dizilip kendilerden çok daha büyük bir güç ortaya çıkarması gibi.
30 Nisan'a kadar festival devam ediyor, belki bir iki güzel konser daha izleme şansını yakalayabiliriz.
Demek ki önümüzdeki günlerde mesaim müzik üzerine olacak biraz, arşivleri karıştırmaya başlasam iyi olacak.
Hafta sonu Ece Temelkuran'ın konuşulup duran Düğümlere Üfleyen Kadınlar kitabına başladım. Şimdilik pek neler oluyor anlamadım ama sürprizler bekliyor beni, hissediyorum, yukarıda geçen alıntı cümle de bu kitaptan.
Hafta sonunun bir diğer güzelliği de nefis bir ihraç fazlası ürünler satan mağaza keşfetmem oldu. Üç elbiseye 45 tl verince insan haliyle mutlu oluyor. Yeri Emek'teki Çukurağa Sofrası'ndan sola döndüğünüzde karşınıza çıkıyor. Hem kimsenin üzerinde olmayan şeyler giymiş oluyorsunuz, hem de hoşuma gitmezse yer bezi yaparım diyecek, gözden çıkaracak kadar para ödemiş oluyorsunuz. Ayrıca yine Çukurağa Sofrası'nın hemen yanındaki küçük çantacıda da nefis şeyler var, kibar bir sahibi var ve fiyatta çok yardımcı oluyor.
Bu ara biraz alışverişe düşecek gibiyim ya hadi hayırlısı...
2 Nisan 2013 Salı
Sevimliyim ama güzel değilim, günahkarım ama şeytan değilim, iyiyim ama melek değilim.
Gezegen hareketleri, kanlı dolunay, geri giden merkür filan derken ve hiç de böyle şeylere inanmazken bir süre sonra dünya üzerindeki etkileşimleri görüp "bir dakika ya tesadüf olabilir mi" deyip kendinizi bunları takip ederken buluyorsunuz. Geçtiğimiz haftalar bir garipti. Bir tuhaf mutsuzluk herkesin üzerinde, herkes bir bunalımda, her iş yarım kalıyor ya da uzadıkça uzuyor. Ne yapsan bir şey eksik ruh hali... En azından ben böyleydim. Sonra bir baktım çevreme, böyle olmayan insan yok! "Eh benden değil, dolunaydan" demek daha gönül ferahlatıcı en azından.
Alfonso Signori'nin Marilyn Monroe'nun hayatını anlattığı kitabı "Marilyn Aşk... Ölene Dek" bu döneme denk geldiğinden midir nedir, yoksa öyküdeki bazı sıkıntılardan mıdır bilinmez biraz fazla süründü elimde.
Marilyn Monroe 36 yıllık kısa yaşantısına rağmen bir idol olmuş, dünya starlığını kanıtlamış bir isim. Bu idolün arka planında neler var derseniz, çok kırılgan,tüm amacı çocukluğunda yaşadığı sevgisizliğin rövanşını almak istercesine sadece sevilmek, her zaman, her yerde gözbebeği olmak olan, içindeki küçücük ve pırıl pırıl Norma Jean'i bir türlü büyütemeyen bir seks sembolü.
Fotoğraflarına bakıldığında güzelliğinin nefes kesici olduğunu görmemek imkansız ama yaşamını okurken hakikaten o sevgi eksikliğiyle bir insanın kendi kendini nasıl mahvettiğini görüp kızmamak da elde değil. Bir yanda herkesin sevgilisi olmak istiyor, bir yanda bunun tam zıddı şekilde en büyük aşkı yaşamak istiyor. Hep ikisinden birini diğerine kurban ediyor. En büyük kurban da hep hep hep kendisi oluyor.
John F. Kennedy ile aşkı ise hakikaten sarsıcı ancak bu, yalnız, çaresiz bir şekilde ölmesine engel olmuyor.
Yaşadığı acılar, altyapısındaki arızalar efsane olmasının temeli olmuş bir yerde. Bu kitabı okurken sık sık düşündüm: Sıradan bir kadın olup daha mutlu olmayı mı isterdi, yoksa yaşadığı büyük acılara rağmen efsane olmuş Marilyn Monroe olmayı mı? İçinden çıkamadım.
Okuduğumuz kahraman ve hikayesi ne kadar çarpıcı olursa olsun romanın anlatımını çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Sanki wikipediadan ansiklopedik bilgiler cümle cümle alınıp her bölüm o cümleler üzerinden oluşturulmuş, altı da birkaç sayfa doldurulmuş gibi. Bölüm geçişleri neredeyse birbiriyle ilgisiz, hani akıp giden bir yaşam öyküsünü değil de hikayeler şeklinde Marilyn Monroe ile ilgili anıları okuyorum gibi geldi. Kişi adları zaman zaman birbirine karıştı, mekan uyumlaması havada kaldı.
Derdim edebi bir metin okumak değil, bu sarışın efsaneyi biraz daha yakından tanımak denirse okunabilir ama sadece hikaye okumak değil, güzel anlatılmış bir hikaye okumak hepimizin tercih edeceği bir şeydir diye düşünüyorum.
"Ben tüm insanlığa ve dünyaya aidim, yetenekli ya da güzel olduğumdan değil; hayatım boyunca hiçbir şeye ya da hiç kimseye ait olmadığımdan."
"Bu makyajın ve gülümsenin altında dünya için iyi şeyler dileyen minicik bir kız var."
Pazar günü baharın tadını çıkaracak kadar güzel bir günken biletleri çok önceden aldığımız için Devlet Tiyatrolarında "Ben Ödüyorum" adlı oyuna gittik.
Yaz geliyor, günler uzun ve güneşli. Merkürün gerilemediği, dolunayın kansız geçtiği (!) huzur ve sükunet dolu günler diliyorum.
*MM fotoğrafı theberry.com sitesinden, tiyatronun ilk görseli haberler.com sitesinden, afiş devtiyatro.gov.tr adresinden, başlığım ilgili kitaptan.
Alfonso Signori'nin Marilyn Monroe'nun hayatını anlattığı kitabı "Marilyn Aşk... Ölene Dek" bu döneme denk geldiğinden midir nedir, yoksa öyküdeki bazı sıkıntılardan mıdır bilinmez biraz fazla süründü elimde.
Marilyn Monroe 36 yıllık kısa yaşantısına rağmen bir idol olmuş, dünya starlığını kanıtlamış bir isim. Bu idolün arka planında neler var derseniz, çok kırılgan,tüm amacı çocukluğunda yaşadığı sevgisizliğin rövanşını almak istercesine sadece sevilmek, her zaman, her yerde gözbebeği olmak olan, içindeki küçücük ve pırıl pırıl Norma Jean'i bir türlü büyütemeyen bir seks sembolü.
Fotoğraflarına bakıldığında güzelliğinin nefes kesici olduğunu görmemek imkansız ama yaşamını okurken hakikaten o sevgi eksikliğiyle bir insanın kendi kendini nasıl mahvettiğini görüp kızmamak da elde değil. Bir yanda herkesin sevgilisi olmak istiyor, bir yanda bunun tam zıddı şekilde en büyük aşkı yaşamak istiyor. Hep ikisinden birini diğerine kurban ediyor. En büyük kurban da hep hep hep kendisi oluyor.
John F. Kennedy ile aşkı ise hakikaten sarsıcı ancak bu, yalnız, çaresiz bir şekilde ölmesine engel olmuyor.
Yaşadığı acılar, altyapısındaki arızalar efsane olmasının temeli olmuş bir yerde. Bu kitabı okurken sık sık düşündüm: Sıradan bir kadın olup daha mutlu olmayı mı isterdi, yoksa yaşadığı büyük acılara rağmen efsane olmuş Marilyn Monroe olmayı mı? İçinden çıkamadım.
Okuduğumuz kahraman ve hikayesi ne kadar çarpıcı olursa olsun romanın anlatımını çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Sanki wikipediadan ansiklopedik bilgiler cümle cümle alınıp her bölüm o cümleler üzerinden oluşturulmuş, altı da birkaç sayfa doldurulmuş gibi. Bölüm geçişleri neredeyse birbiriyle ilgisiz, hani akıp giden bir yaşam öyküsünü değil de hikayeler şeklinde Marilyn Monroe ile ilgili anıları okuyorum gibi geldi. Kişi adları zaman zaman birbirine karıştı, mekan uyumlaması havada kaldı.
Derdim edebi bir metin okumak değil, bu sarışın efsaneyi biraz daha yakından tanımak denirse okunabilir ama sadece hikaye okumak değil, güzel anlatılmış bir hikaye okumak hepimizin tercih edeceği bir şeydir diye düşünüyorum.
"Ben tüm insanlığa ve dünyaya aidim, yetenekli ya da güzel olduğumdan değil; hayatım boyunca hiçbir şeye ya da hiç kimseye ait olmadığımdan."
"Bu makyajın ve gülümsenin altında dünya için iyi şeyler dileyen minicik bir kız var."
Pazar günü baharın tadını çıkaracak kadar güzel bir günken biletleri çok önceden aldığımız için Devlet Tiyatrolarında "Ben Ödüyorum" adlı oyuna gittik.
Aldatılan bir erkek ne yapar? Aşkı, dostluğu ve sevgiyi satın almaya çalışır! İşte kahramanımız da bu sevgiyi hissetmek için bir oyun kurguluyor ve oyunculardan para karşılığında karısı, kızı ve dostu olmalarını istiyor. Komedi, müzik, dans, tiyatro... Ne ararsan bu oyunda var. Bir yandan da düşündürücü sahnelerle dolu. Sonunda ise ilginç bir sürpriz var. Özellikle son sahneler içindeki tango sahnesi ve çalan şarkı muhteşemdi! Başrol oyuncusu Olcay Kavuzlu'nun karizmasının önünde ise bir kez daha saygıyla eğilmek gerek. Yaz geliyor, günler uzun ve güneşli. Merkürün gerilemediği, dolunayın kansız geçtiği (!) huzur ve sükunet dolu günler diliyorum.
*MM fotoğrafı theberry.com sitesinden, tiyatronun ilk görseli haberler.com sitesinden, afiş devtiyatro.gov.tr adresinden, başlığım ilgili kitaptan.
25 Mart 2013 Pazartesi
Otuz İki
Hakkıyla yaşandığı müddetçe geçen yılların hiçbir önemi yok.
Ben 32 oldum. Ağzı doldura doldura söyleniyor "oootttuuuzzzz ikiiiii":)
Geçen gün Mr. Balmy bir arkadaşının 30 yaş bunalımına girdiğinden söz ediyordu. Ben hiç öyle bir bunalım yaşadım mı diye düşündüm. Yaşamadım, hiç! Bunda yaşımı göstermememin etkisi olabilir, bununla birlikte, geçtiğim yolları bir daha geçmek istemezdim, sınavlar, belirsizlikler, iş-meslek seçimleri, illüzyon dolu ilişkiler... Hayatta hiçbir şey için geç değil, 30 yaşına geldinse, 30 yaşına göre bir hayat seni bekler, o kadar. Mesela ilişkiler anlamında pişmanlıkların varsa ve trenin kaçtığını düşünüyorsan... Evet 22'lik biriyle, 22 yaşındaymışçasına ilişki yaşamaksa amaç tren kaçmış demektir. Ama 30'a gelip de bunu isteyecek birini tanımıyorum ben (evet 22'lik bir çıtır fena olmazdı ayrıca onun için de geç değil:)). Dolayısıyla artık yaşadığın 30 yaşının ilişkisi olacak, edindiğin dostluklarda, yapacağın aktivitelerde, gideceğin yerlerde, hep bu yıllarının etkisi olacak, sonra 40'ına geldiğinde bunlara da doyacaksın, başka bir yol çizeceksin.
Bu ara sık sık bu cümleyi kuruyorum: Hayat akıyor, değişime zorluyor. Değişimden korkmamak gerek.
Belki de bu yazının ana fikri, canınız ne istiyorsa onu yapın, çünkü zaman geçip gidiyor, olmalı. Çünkü yapılmayanların pişmanlığı, yapılanların pişmanlığından daha çok acı veriyor, demek ki en büyük zarar eylemsizlikte.
Yeni yaşımda ben kendime bunu diliyorum: Eylemsizliğe düşmeyecek kadar enerji, zaman, para, sağlık ve bir o kadar sevdiğim insan hep yanımda olsun. Yapmak istediklerimi yapacak tüm imkanlar yanında, yapmak zorunda olduklarımı sevecek bir güç de gelsin içime yerleşsin.
Bol gezmeli, bol müzikli, bol okumalı, bol dostlu, arkadaşlı, aşklı, anneli, babalı, kardeşli uzun uzun yıllar olsun.
Sevdiklerimin ve benim sağlıktan yanaklarımızdan kan fışkırsın, nabzımız güzel atsın, dizlerimiz sağlam bassın.
Bolluk, bereket evimizin balkonundan, penceresinden taşsın.
Eskileri bir çırpıda atalım, yenilere hep yer olsun.
"Şu olsa" dediğimiz her şey, istediğimiz anda bizi bulsun.
Nice nice nice mutlu yıllar olsun!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









