alfonso signorini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alfonso signorini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2013 Salı

Sevimliyim ama güzel değilim, günahkarım ama şeytan değilim, iyiyim ama melek değilim.

Gezegen hareketleri, kanlı dolunay, geri giden merkür filan derken ve hiç de böyle şeylere inanmazken bir süre sonra dünya üzerindeki etkileşimleri görüp "bir dakika ya tesadüf olabilir mi" deyip kendinizi bunları takip ederken buluyorsunuz. Geçtiğimiz haftalar bir garipti. Bir tuhaf mutsuzluk herkesin üzerinde, herkes bir bunalımda, her iş yarım kalıyor ya da uzadıkça uzuyor. Ne yapsan bir şey eksik ruh hali... En azından ben böyleydim. Sonra bir baktım çevreme, böyle olmayan insan yok! "Eh benden değil, dolunaydan" demek daha gönül ferahlatıcı en azından.


Alfonso Signori'nin Marilyn Monroe'nun hayatını anlattığı kitabı "Marilyn Aşk... Ölene Dek"  bu döneme denk geldiğinden midir nedir, yoksa öyküdeki bazı sıkıntılardan mıdır bilinmez biraz fazla süründü elimde.

Marilyn Monroe 36 yıllık kısa yaşantısına rağmen bir idol olmuş, dünya starlığını kanıtlamış bir isim. Bu idolün arka planında neler var derseniz, çok kırılgan,tüm amacı çocukluğunda yaşadığı sevgisizliğin rövanşını almak istercesine sadece sevilmek, her zaman, her yerde gözbebeği olmak olan, içindeki küçücük ve pırıl pırıl Norma Jean'i bir türlü büyütemeyen bir seks sembolü.

Fotoğraflarına bakıldığında güzelliğinin nefes kesici olduğunu görmemek imkansız ama yaşamını okurken hakikaten o sevgi eksikliğiyle bir insanın kendi kendini nasıl mahvettiğini görüp kızmamak da elde değil. Bir yanda herkesin sevgilisi olmak istiyor, bir yanda bunun tam zıddı şekilde en büyük aşkı yaşamak istiyor. Hep ikisinden birini diğerine kurban ediyor. En büyük kurban da hep hep hep kendisi oluyor.

John F. Kennedy ile aşkı ise hakikaten sarsıcı ancak bu, yalnız, çaresiz bir şekilde ölmesine engel olmuyor.

Yaşadığı acılar, altyapısındaki arızalar efsane olmasının temeli olmuş bir yerde. Bu kitabı okurken sık sık düşündüm: Sıradan bir kadın olup daha mutlu olmayı mı isterdi, yoksa yaşadığı büyük acılara rağmen efsane olmuş Marilyn Monroe olmayı mı? İçinden çıkamadım.

Okuduğumuz kahraman ve hikayesi ne kadar çarpıcı olursa olsun romanın anlatımını çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Sanki wikipediadan ansiklopedik bilgiler cümle cümle alınıp her bölüm o cümleler üzerinden oluşturulmuş, altı da birkaç sayfa doldurulmuş gibi. Bölüm geçişleri neredeyse birbiriyle ilgisiz, hani akıp giden bir yaşam öyküsünü değil de hikayeler şeklinde Marilyn Monroe ile ilgili anıları okuyorum gibi geldi. Kişi adları zaman zaman birbirine karıştı, mekan uyumlaması havada kaldı.

Derdim edebi bir metin okumak değil, bu sarışın efsaneyi biraz daha yakından tanımak denirse okunabilir ama sadece hikaye okumak değil, güzel anlatılmış bir hikaye okumak hepimizin tercih edeceği bir şeydir diye düşünüyorum.
"Ben tüm insanlığa ve dünyaya aidim, yetenekli ya da güzel olduğumdan değil; hayatım boyunca hiçbir şeye ya da hiç kimseye ait olmadığımdan."

"Bu makyajın ve gülümsenin altında dünya için iyi şeyler dileyen minicik bir kız var."

Pazar günü baharın tadını çıkaracak kadar güzel bir günken biletleri çok önceden aldığımız için Devlet Tiyatrolarında "Ben Ödüyorum" adlı oyuna gittik.




Aldatılan bir erkek ne yapar? Aşkı, dostluğu ve sevgiyi satın almaya çalışır! İşte kahramanımız da bu sevgiyi hissetmek için bir oyun kurguluyor ve oyunculardan para karşılığında karısı, kızı ve dostu olmalarını istiyor. Komedi, müzik, dans, tiyatro... Ne ararsan bu oyunda var. Bir yandan da düşündürücü sahnelerle dolu. Sonunda ise ilginç bir sürpriz var. Özellikle son sahneler içindeki tango sahnesi ve çalan şarkı muhteşemdi! Başrol oyuncusu Olcay Kavuzlu'nun karizmasının önünde ise bir kez daha saygıyla eğilmek gerek.

Yaz geliyor, günler uzun ve güneşli. Merkürün gerilemediği, dolunayın kansız geçtiği (!) huzur ve sükunet dolu günler diliyorum.

*MM fotoğrafı theberry.com sitesinden, tiyatronun ilk görseli haberler.com sitesinden, afiş devtiyatro.gov.tr adresinden, başlığım ilgili kitaptan.

24 Ocak 2013 Perşembe

Chanel Rüya Gibi Bir Hayat - Alfonso Signorini "Güzel olmadığımı biliyorum ama farklılığın büyüsüne sahibim."



Kadın hayatları okumak Ayşe Kulin'in Füreya'sından beri benim için keyif sözcüğünün karşılık bulduğu şeylerden birisi. Neden erkek değil de kadın hayatları daha çekici diye düşününce fark ettim ki, kadınlar daha derinlikli, daha çeşitli bir yelpaze sunuyor hayatlarında, belki de. Daha tutkulu aşklar, daha ağır koşullar, elde edilmesi çok daha zor başarılar daha kadınlara özgü bir durum sanki.

Chanel'i bilmemek, cazibesine karşı koymak mümkün mü? Muhteşem çantalar, harika parfümler, artık klasik haline gelmiş tasarımlar...

İşte bu harika markanın yaratıcısı ince, uzun bir kadın: Asıl adı Gabrielle ama sahne adı misali Coco Chanel olarak biliniyor. Babası tarafından ilgi, sevgi görmeyen, annesiyle ve kardeşleriyle belli bir yaşına kadar sefalet içinde yaşayan annesi öldüğünde babası tarafından manastıra verilen ve bir daha da aranıp sorulmayan bir çocuk Gabrielle. Ardından bir terzi yanında çalışmaya başlıyor.

İş dünyasındaki başarılarında büyük pay özellikle birlikte olduğu adamların... Ancak yeterince para kazandığında hala birlikte olduğu sevgilisine borcunu ödeyecek kadar da özgürlüğüne düşkün bir kadın. Ne olursa olsun bir devrimci. O dönemin büyük şapkalarından farklı olarak küçük şapka tasarımlarıyla başlıyor iş yaşantısına. Ardından korseli, ağır, etekli, fırfırlı elbiselerdense, bilek yukarısına çıkardığı etek boyu çok tutuluyor. Asla tercih edilmeyen kumaşlardan, alışılmadık tasarımlar yaparak o dönemin modasına adını altın harflerle yazdırıyor. Yirmi beş koku arasından seçtiği No.5 adlı parfümüyle hala dünyanın en çok satan parfümü unvanını taşıyor. Yüzyılın en yaratıcı insanı seçiliyor.



Bunun yanında yalnızca moda dünyasında değil, sanat, siyaset, askeri ve diplomatik ilişkileriyle de pek çok alana etki edebilmiş bir kişilik. Coco Chanel ile ilgili çok eleştiriler okudum. Sevgililerinin parasıyla bir şeyler elde etmiş, çıkarı için II. Dünya Savaşı sırasında Almanlarla işbirliği yapmış olması eleştiri konuları arasında. Ancak her zaman, her koşulda yargıların, eleştirilerin zamanın koşullarına göre yapılması gerektiğinden yanayım.

Her ne kadar amacına ulaşmak için bu tarz tali yollar seçse de, yine de fark edildiği, takip edildiği bir gerçek. Denenmemişi deneyip, alışılmadığı ortaya koyup bu kadar kabullenilmek bile büyük bir başarı, neredeyse 100 yıl sonra bile...

"Korkuyu aşmak istiyorsan tek yapman gereken, hızlı gitmekti." (s.45)

"Sen hayatının bir tek geçmişinden hoşlanmıyorsun. Ama yaşanmış olanın acı iğnesi, yaşamış olduğun karabasanlar, şimdi çok uzaklarda kalmış gibi görünüyorlar, neredeyse sana ait bile değiller. Hem sonra insanın kendi geçmişi, bir başkasının dinlemek istediğinde derlenip toparlanacak bir öyküden başka bir şey değildir. İnsan bu öyküyü bir tefrika roman gibi oluşturarak keyfine göre dönüştürebilir. Üzerine göre yeniden biçimlendiren bir yazar gibidir. İnsan yeğlediği geçmişi yaratmak için birkaç yararlı yalandan yardım alır, işte o kadar." (s.83)

"Karşıma çıkan, çevremizde bulunan her şeyde daima sanat aramışımdır: sadece bir tabloda ya da kilise cephesinde değil. İyi düşünün. Sanat neden yalnızca gözleri ilgilendirmeli? Lagünde huzur içinde ilerleyen gondolların sesini dinlemek de harika değil mi? Tatmakta olduğumuz şu meyveli dondurma son derece leziz değil mi?" (s.166)

"Kimi zaman seçimlere acılar neden olur. Belki de kötü bir olay insanı bütün hayatını yeniden gözden geçirmeye zorlar." (s.177)

*İkinci fotoğraf http://sengook.com sitesinden alıntıdır.