30 Ocak 2012 Pazartesi

Berlin Kaplanı




Ankara'da hatta yurdun tümünde soğuk hava şartları, kar, buzlanma devam ediyor. Ziyadesiyle sıkılmış durumdayım bu havalardan. Arabayla bir yere gitmek artık macera aramak gibi, spora gidemiyorum, gezmeye ancak kapalı alanlara ulaşımın kolay olduğu yerlere gidebiliyoruz. Bu havalar özgürlüğü kısıtladığı gibi bir ruh hali getiriyor insana, istediğin an istediğin yere gidemeyeceğini düşünüyor kendini cendereye sıkışmış gibi hissediyorsun.



Ve biz yine ne yapalım, ne yapalım diye düşünüp bu hafta vizyona giren Ata Demirer'in filmine gittik: Berlin Kaplanı.



Aslında beklentilerle belki doğrudan ilgilidir ama ben beğendim bu filmi. İnsanların hiç gülmedim, oyunculuklar kötüydü, öyleydi, böyleydi demesi de herhalde eşiği yüksek tutmuş olmalarından kaynaklanıyor.



Ben Ata Demirer filmlerine giderken sadece eğlenceli ve sıcak bir hikayeyle karşılaşmayı bekliyorum, bunda da aynı beklentiyle gittim ve bir pazar günü hoşça vakit geçirmiş olarak sinemadan çıktım. Filmin son sahnelerinde ise gözlerim dolmadı desem yalan söylemiş olurum.



Özellikle Ata Demirer'in oyunculuğu, Antalya-Kemer-Adrasan'ın güzellikleri, aile sıcaklığı görmek isteyenler buyursunlar sinema salonlarına!



*Fotoğraf internetten alıntıdır.




24 Ocak 2012 Salı

Birikim yapmak üzerine



Şimdi öncelikle kocaman bir maşallahla yazıma başlamak istiyorum.



Çünkü 2012 hedeflerimden birini daha gerçekleştirdiğimi görüyorum ama bunda devamlılık önemli olduğu için de Allah nazarlardan korusun diye eklemeyi ihmal etmiyorum.



Evet 2012 hedeflerimden birisi de gereksiz harcamaları azaltmak, kredi kartımı az kullanmak ve daha çok birikim yapmaktı. Özellikle iki aydır gösterdiğim özenle harcamalarımı bir hayli azalttım.



Aslında önemli olan çok harcamak da değil bence, gerekli harcamak ya da gereksiz harcamak... Gidip bir yemeğe yüzlerce lira verebilirim ve iyi ki vermişim diyebilirim ama bazen de üç-beş liraya bir çorap alıp bunu niye aldım, ne gereksizdi diye söylenirim. Dolayısıyla öncelikle önemli olan yaptığımız harcamaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir akıl süzgecinden geçirmek. Gereksiz olduğuna kanaat getirince ya da tereddüt edince o harcamayı yapmamak gerek mesela.



Aslında bir tarafta da şöyle bir durum var, bir amacınız varsa parayı harcamıyorsunuz ama bir amacınız yoksa geliriniz kadar gideriniz oluyor.



Dolayısıyla bunu başarmamdaki ilk etken artık bir amacım var ve amacımı gerçekleştirmek için de gereksiz harcamaları kısmak gerek. Böyle başladım.



Ben eskiden aynı kıyafetten renk renk, desen desen alırdım, bazen alır eve gelir "aaaa buna benzer varmış" diye fark ederdim. İnsanın genelde zevki sabit olduğu için hep aynı şeylerden alıp dururdum. En son iki sene önce kendime bu kez araba alma hedefini koyarak bu alışkanlığımdan vazgeçtim. Kendime her bir kıyafet için bir limit koydum ve vazgeçemeyeceğim bir parça olmadığı müddetçe o limiti geçmemeye başladım. Zaten eskisi kadar da kıyafet alma hevesim kalmamıştı.



Sonra dışarıda yemek yeme işini de birazcık azalttım, çok değil ama. Haftada bir, bilemedin iki kez yiyoruz zaten dışarıda. Ama habire habire de küçük bir parça ete servet ödediğimiz restoranlara gitmiyoruz artık.



Sonra her akşam cüzdanımda kalan bozuklukları kumbaraya atıyorum. Bu da ciddi ciddi bir birikim sağlıyor, tabi kumbarada paranız olduğu fikrini unutmanız kaydıyla!



Veee zorunlu tasarruf şart tabi... Ne bileyim bir bireysel emeklilik olur ya da başka tasarruf sandıkları... Hatta hiç olmadı altın günü konsepti. Biz yapıyoruz arkadaşlarla, kadrosu sürekli değişen ama asla kesintiye uğramayan bir adet TL gününe de sahibim.



Mesela kendinize sözler vererek de olabilir bu iş: Her ay bir altın alıp koyacağım kenara gibi, kaytarması kolay bir yol da seçilebilir, kendinize güveniyorsanız. Ben ilk işime başladığımda bir amirim "halihazırda bu gelirine alışmamışken her ay bir tane cumhuriyet altını alıp kenara koy" demişti, o zaman altın da bu kadar pahalı değildi, dinlememiştim, çok haklıymış!



Belli bir harcama eşiğine alışmış biri için bu söylediklerim zor ama imkansız değil, üzerine biraz kafa yordunuz mu oluyor, ben yaptım, oldu! Üstelik hiçbir mahrumiyet hissetmeden! Yanına bir de kenara birazcık para ayırabilmenin mutluluğu ve güveni, ooohhhh miissssssss!!!





*Görsel internetten alıntıdır ancak maalesef kaynağını bulamadım.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Ankara Devlet Tiyatrosu - Sönmüş Yıldızlar




Bu pazar günü Ankara'da yine soğuk, karlı geçti. Dışarıda 5-10 dakikadan fazla kalmak imkansız ve daha önce de söylediğim gibi avm'lerde vakit geçirmeyi hiç sevmiyorum! Bu pazar yine ne yapsak diye düşünürken Altındağ Tiyatrosu'na gidip şansımızı deneyelim istedik. Artık soğuktan mı, oyunun popülaritesinin az oluşundan mı yoksa Altındağ Tiyatrosu'nun ters sayılabilecek bir yerde olmasından mıdır bilinmez salonun yarısı boştu.



Sönmüş Yıldızlar oyunu daha önce hiç dikkatimi çekmemişti (ki sık sık devlet tiyatroları sitesine girip oyunları takip ederim), hatta afişi görüp "müzikal trajedi" ifadesine gözüm takılınca iyi mi yaptık, kötü mü demekten kendimi alamadım.



Tatarların aşk destanı Server ile İsmail'in öyküsünü konu alan bir oyun bu. Bu tarz her hikaye gibi sevenler kavuşamıyor. Müzikler, danslar ve yöresel oyunların, seramonilerin anlatıldığı bölümler hayli ilgi çekici olmuş, özellikle "kaz şenliği" kısmı ve kızlı erkekli yapılan "kaz kanadı" oyunları, bu oyun oynanırken okunan maniler çok eğlenceli ve başarılı şekilde yansıtılmış.



Oyunda cehaletin felaketleri getirmesi mesajı en çok göz önüne çıkarılan şey. Bu arada 1. Dünya Savaşı öncesinde Çar'ın himayesinde bulunan toplulukların durumu da başarılı şekilde yansıtılıyor. Düşündüğümden daha izlenesi bir oyun açıkçası.



Özellikle başrol oyuncusu Deniz Yılmaz (ki kendisi lise arkadaşımın kardeşi olur ve gurur duydum) oyunun başından sonuna övgüyü hak ediyor.

22 Ocak 2012 Pazar

Çikolatalı Portakallı Bademli Pasta












Bir haftadır Ankara'da çetin kış koşulları içerisinde yaşamaya çalışıyoruz. Bir taraftan kar, bir taraftan -15 derecelere kadar düşen sıcaklıklar, erimeyen, buzlanan yollar... Bir de üstüne ben feci şekilde hasta oldum. Bir garip öksürük ve burun akıntısı, iki gün işe gidemedim ama bu sefer de yatmaktan sıkıldım evde. Böyle böyle cumayı getirdik, sonra cumartesiyi ve pazarı, hala kar yağıyor ve ben hala hastayım.


Bu haftaki pastamı zor koşullar altında yaptım bu yüzden. Bünyem zayıf düştüğünden olsa gerek inanılmaz yordu beni. Sonuçta ortaya bir şeyler çıkardım.


Tek kişilik pastalar yapmak istedim bu kez. Ancak muffin kaplarım olduğu için onlarda yapıp hazırladım. Önce Cenk üstadın pasta kremasını denediysem de nedense tutturamadım, sonra başka bir tarifi denedim.



Biraz portakal kabuğu rendeledim ve vazgeçilmezim bademi de aralara serpiştirdim, üzerini de çikolatadan çiçeklerle süsledim, o da Cenk üstattan...



Yoğun çikolatalı pastalarım böylece çıktı ortaya...

15 Ocak 2012 Pazar

Zenne-Dancer












2011 yılı Altın Portakal Ödülleri sonrasında Ayşe Arman'ın bir röportajı dikkatimi çekmişti. Zenne isimli filmden ve Türkiye'deki eşcinsellerin durumundan bahseden bir röportajdı, Ayşe Arman filmi yere göğe koyamıyordu. Konu özellikle ilgimi çekti. Türkiye'de böyle bir işin yapılması öncelikle cesaret işi gibi geldi ve o zaman aklıma yazdım bu filme gitmeliyim diye ve cuma günü bu film vizyona girdi.


Ne diyeyim, öyle dokunaklı, öyle vurucu ki! Film bitince içime bir şey oturdu. Epey bir süre yerimden kalkamadım.


Filmde eşcinsel Ahmet'in öyküsü var, Alman fotoğrafçı Daniel'ın öyküsü var, Zenne Can'ın öyküsü var. Üçü de ayrı ayrı sarsıcı hikayeler. Daniel batılı yüz olarak biseksüel ve bunu ailesine itiraf etmiş gönül rahatlığıyla yaşıyor, Ahmet ise Urfalı ve kimliğini ailesinden gizliyor. Daniel ise ona sürekli dürüst olmasını salık veriyor "dürüst olmak en kolay yoldur" diyerek. Fakat Ahmet itiraf ettiği anda bir töre cinayetine kurban gidiyor. Ahmet gerçek hayattan alınma bir karakter ve 26 yaşında babası tarafından eşcinsel olduğu için öldürülüyor.




Öte yandan Daniel'ın Afganistan'daki fotoğrafçılık günlerine dönülüyor fakat onun da acıklı bir hikayesi var. Zenne Can'a gelince Can aseksüel, seksle ilişkisi yok, dans ediyor, efemine hareketleri var fakat gay değil, İzmirli bir ailesi var ve neredeyse hapis hayatı yaşayacak kadar onu koruyorlar. Örneğin Ahmet gay olmasına rağmen gayet "normal" görünümlü bir erkek. Aslında bu filmin bir misyonu da bence bu mesajı vermek olmuş, her efemine hareketi olan insan gay olmayabilir, malum toplumumuzda etiket yapıştırmak bir hayli kolay. Filmdeki aksiyon sahnelerine Zenne Can'ın dans görüntüleri de eşlik ediyor, bu da hikayenin anlatımına süs olmuş.

Bir diğer üzerinde durulan nokta ise askerlikle ilgili. Bu konuda da hayli dikkat çekici sahneler ve dialoglar var filmde.



Hikayesi, kurgusu, sahneleri ve karakterleriyle Zenne bambaşka bir dünyaya kapı aralamak için izlenmeli! Üzerinde uzun uzun düşünülmeli!