24 Eylül 2014 Çarşamba

Sicilya'da 1. gün: Aksiyonlu bir yolculuk veeee Catania (Katanya)

Sabahın altısı… Kızılay’daki havaalanı servisi durağında Mr.Balmy ile kikirdeyip duruyoruz. Henüz uykusunu alamamış diğer insanlar neşemize anlam veremiyorlar. Tatil başlıyor daha ne olsun! Uzun bir yolculuk, beş havaalanı ve üç tane uçuş var önümüzde ama son derece neşeli ve heyecanlıyız. 8’deki uçakla Sabiha Gökçen’e ineceğiz, sonra karayoluyla Atatürk Havalimanı’na geçip 13’teki uçakla yolumuza devam edeceğiz.

Bagajları verip uçuş kartlarını alınca kahvaltımızı yapıyoruz. Sonra uçağımızda 15 dakika rötar olduğunu öğreniyoruz. 15 dakika bir şey değil derken uçağın kalkması 9’u buluyor, bu da 1 saat rötar anlamına geliyor aslında. Biraz panikliyoruz ama aynı uçakta “10 dakika sonra uçağımız kalkıyor” diyen başka insanları görünce rahatlıyoruz. Bir yandan olumsuz enerji yaymamak adına içimden biliyorum yetişeceğiz diye evrene mesajlar yolluyorum, melekleri çağırıyorum, tüm sevdiklerime haber salıyorum dua edin yetişelim diye! Öte yandan bagajların gelmesi yarım saati buluyor. İyice panik haldeyiz.

Ardından MrBalmy’nin Karadenizli bir arkadaşı Sabiha Gökçen’den Atatürk Havalimanı’na arabayı çılgınlar gibi kullanarak bizi yetiştiriyor, uçuşa 50 dakika kala. Biliyorum ki bizi yetiştiren onun Laz inadı! Başka biri olsa yetişemezdik.

Air Malta’dan Malta biletimiz var, oradan Catania aktarmamız ancak Air Malta deski havaalanında yok! Aynı saatte THY’nin Malta uçuşunu görünce ortak uçuş olduğunu tahmin edip THY’den uçuş kartımızı alıyoruz ancak sorun bitmiyor! Bu sefer de bagajlar Catania’ya bağlansa da Malta-Catania uçuş kartımızı veremiyorlar! Ama kan revan içinde yetişmişiz, o an bunları düşünmek istemiyorum, anda kalmak niyetindeyim. Uçakta şarapla gevşeyip Malta’ya iniyoruz.

Ve beklenen son! Havaalanında transit yolcu geçişi kapalı, uçuşa 50 dakika var, iki deskte 30’ar kişi pasaport kuyruğunda ve giriş vizemiz İtalya’dan! MrBalmy’e öndekilere rica et de öne geçelim, uçuşu kaçıracağız diyorum. Sıranın en sonundan en öne geçince görevli yanımıza gelip sırayı neden bozduğumuzu soruyor. Ona gerekli açıklamayı yapınca hemen bizim gibi transit yolcular için yeni bir desk açılıyor ve geçişi yapıyoruz.

Sorun bitiyor ama gerginlikle geçen 6 saatten sonra yorulmuş hissediyoruz.

Catania’ya iniyoruz, deli gibi yağmur yağıyor. Durakta şehir merkezi otobüsü bekliyoruz yarım saat kadar ama pelte gibiyiz. Gelen otobüse valizlerle binince şoför bilet soruyor. Öyle bir dağılmışız ki bilet filan almayı akıl edememişiz, sağanak yağmurun altına valizlerle tekrar iniyoruz. MrBalmy bilet almaya gidiyor ve bizim talihimizin döndüğü an o an oluyor: Şoför kapıdan kafayı uzatıp “bileti alıyor mu, bekliyorum” diyor. 1 Euro’ya biletlerimizi alıp aynı otobüse yeniden biniyoruz. Otobüsten Alcala Meydanı’nda iniyoruz, yağmur kesilmiş, elimizde haritayla kalacağımız stüdyo daireye gidiyoruz.



Hemen üzerimizdeki fazlalıkları bırakıp elimizde haritamız ve fotoğraf makinemizle kendimizi 5 dakikalık yürüyüşle Piazza Duomo’da buluyoruz. Meydanda her zamanki gibi şehrin heybetli katedrali Sant’Agata ve meydanın ortasındaki şehrin sembolü fil heykelinin çevresini turluyoruz. Filin çevresinde insanlar oturuyor, müzik yapıp para kazanmaya çalışanlar var.




Oradan kendimizi şehrin en bilindik caddesi Via Etnea’ya vuruyoruz. Caddenin hemen girişindeki kilisenin önünde müthiş bir kalabalık var. Kilisede bir düğün var, kalabalığın nedeni ise düğünden ziyade gelin arabası olan Porsche’nin önünde herkesin fotoğraf çektirmek istemesi! Gelin ve damat son derece rüküş ve ilk kez böyle bir seramoniye şahit olduğumuzdan merakla izliyoruz. Bir şehre gelişimin on beşinci dakikasında hiç bu kadar gündelik hayatın içine düşmemiştim!



Via Etnea’yı yukarı doğru gezmeye başlıyoruz, mağazalara, insanlara, binalara hayranlıkla bakıyoruz. Tarihi, mimarisi ve kanlı canlı yaşayan haliyle ilk dakikalarından bizi çok mutlu ediyor bu şehir. Rastgele ara sokaklara dalıyoruz, hediyelik eşyacı tezgahlarına göz atıyoruz ve bir anda kendimizi bizim sosyete pazarlarının bir benzeri olan bir sokakta buluyoruz.Satıcılarının çoğu göçmen, korsan cd’ler, elbiseler, iç çamaşırları…






Via Etnea’da geziye devam ederken karşımıza Yunan Tiyatrosu çıkıyor, biraz daha ilerleyince bu kez günün tarih ve saatinin çimlerde yazılı olduğu parka ulaşıyoruz. Burada biraz soluklanıp ne yapalım diye kısa bir değerlendirme yapıyoruz. Yeniden yola devam edip bir sokağa saptığımızda ise kendimizi nefis bir Avrupa meydanının mimari sanat eseri değerindeki katedralinin önünde ve fakat aynı zamanda dağılmış pazar yerinde buluyoruz. Dışarıdaki tezgahlarda etler satılıyor, ortalık darma duman…Bana da bu manzaradan nefis fotoğraf kareleri düşüyor.








Artık yavaştan acıktığımızı hissediyoruz.
Bir aile işletmesinin bahçesinde restoran işlettiğini ve harika lezzetler olduğunu okumuşuz bir yerlerde. Elimizdeki haritanın dışında kalan bu restorana kadar yürüyoruz ama karanlık ve epey ürpertici ara sokaklardan sonra restoranın kapanmış olduğunu görüyoruz. Güzel bir şarap evini gözümüze kestirip oradan da rezervasyonumuz olmadığı için geri çevrilince bu kez hostumuzun önerdiği  Via Gemmellaro'da sadece Quarticciolo’da yer buluyoruz. Makarna, kılıç balığı, ızgara ahtapot ve karides menüsüne ev yapımı beyaz şarabı ekleyerek karnımızı doyuruyoruz. Uzun uzun sohbet edip günün yorgunluğu çökmeye başlayınca kaldığımız yere doğru yöneliyoruz ve üniversitenin arkasındaki sokağa öylesine girince üniversite gençliğinin cumartesi gecesini nerede ve nasıl geçirdiğini anlamış oluyoruz. 



Tesadüf eseri girdiğimiz sokakta grup grup insanların akın akın gittiği yöne biz de kendimizi bırakıyoruz ve Bellini Meydanı’na varıyoruz. İğne atsan yere düşmüyor, insanlar, kaldırımlarda, çeşmenin çevresinde Bellini Tiyatrosu manzarasında kaldırımda, yerlerde oturup sohbet ediyor, civardaki barlar, cafelerde maç izleyenler, eğlenenler…  Kokteyller 2,5 euro ve gerçekten tecrübe edilmesi gereken Catania gece hayatı! Biz de ortamın canlılığına kapılıp bir süre meydanda aylaklık ediyoruz.İnsanları gözlüyoruz ve bunca gencin gündüz nerelerde olduğunu merak ediyoruz.







Sabahtan beri gerginlik, yorgunluğa rağmen sanki günlerdir bu şehirdeymişim gibi rahatım, mutluyum. Hiçbir tedirginliğim olmadan ilk saatlerinden kendimi sokaklarında huzurlu hissediyor, ayrılacağım için hüzünleniyorum... Günü bitiriyoruz ama sabahı iple çekerek...

23 Eylül 2014 Salı

İlklerin gezisi: Sicilya!

Deliler gibi yorgunum.


Yorucu yolculuk, yorucu gezi ve yeniden yorucu yolculuktan sonra evime geri döndüm ama sanki bir haftada yıllardır uzak kalmış gibi oldum. Harika bir yer gördüm, yenilendim, ayaklarıma yüklendim, gezdim, yedim, içtim, nefis anılarla döndüm. Sicilya’nın doğusundan batısına doğru tadımlık adımlar attım. Hepsinden bahsedeceğim.



Bu seyahatte ilkler anlamında birçok şeyi denedim, bir kere artık turlarla olan otel-uçak seviyesindeki minimum ilişkimi de tamamen kestim, kendim araştırdım, biletleri konaklamaları gezi planını ayarladım, çok da şahane oldu. Bu işin hakkından gelmek boyumu bir santim daha uzattı, bundan sonra böyle.

Şimdi kısa kısa Sicilya seyahati:

Bagaj

Öncelikle sadeleşme, hafifleme kararlarıma onlarca kiloluk valizler taşımaktan vazgeçerek başladım. Hava durumunu iyi araştırıp ihtiyaten bir hırka, bir ceket dışında yedek kıyafet koymadım. Kalın havlular yerine incecik peştemaller aldım. Bölebildiğim kozmetiklerimi (şampuan, duş jeli, makyaj temizleyici) minik şişelere koydum, koyamadıklarımın (lens solüsyonu) seyahat boyunu aldım. Denize gireceğim diye sahip olduğum bikinilerin tamamını değil sadece üç bikiniyi yanıma aldım. Gün gün ne giyeceğimi planlayıp her kıyafete ayrı ayakkabı yerine, götürdüğüm giysilerle kombinlenecek ayakkabı ve sandaletleri seçtim. Götürdüğüm her şeyi giydim, tüm ürünleri kullandım. Sonuç olarak her zamankinden yaklaşık 5 kilo hafif valizle gittim.



Uçak

Skyscanner bu konuda yıllardır bir numara olsa da ben ilk kez tanıştım. Biletleri aylar öncesinden fiyat ve saat olarak en uygun seçeneklerle aldım. Sicilya ile ilgili en önemli sıkıntı, mesafe kısa olmasına rağmen direkt uçuş olmadığından üç uçak değiştirmek zorunda kalmak ve bu in-binden çok çok ama çok yorulmak! Gidişimiz Ankara-İstanbul-Malta-Catania şeklinde oldu, dönüşümüz Palermo-Roma-İstanbul-Ankara…



Konaklama

Catania-Taormina ve Palermo’da üç ayrı oteli önce booking.com’dan ayarlamıştım. Önceliğim merkezi otellerden yanaydı. Ancak daha sonra www.airbnb.com ile tanıştım. Araştırmalarımda otelden çok daha uygun fiyata konaklama sağlayacağımızı düşünürek Catania ve Palermo’da airbnb’den stüdyo daire kiraladık. Taormina’da ise ev fiyatları ile otel fiyatları birbirine çok yakın olduğundan otel rezervasyonumuzu değiştirmedik.

Airbnb ile seyahat edeceklere önbilgi: Öncelikle kaldığınız yer bir ev… Otel konforu, hijyeni beklemek saçma olur.Önceliğiniz temiz bir yatak ve banyo ise ve odaya yatmadan yatmaya girecekseniz "all you need is sleep" ise iyi bir tercih olacağını belirtmek isterim. Catania’da ve Palermo’da da son derece merkezi yerlerde, her yere yürüme mesafesinde birer stüdyo dairede konakladık. Her ne kadar evlerin dışı izbe olup ilk bakışta bizi ürpertse de sonrasında tabi ki alıştık. Ayrıca orada yaşayan insanlarla bire bir kontak kurma en sağlıklı, en iyi bilgiye ulaşma şansınız ve sosyalleşme imkanınız bir hayli fazla.

Taormina’daki otelse iki yıldızlı olmasına rağmen (Victoria Hotel) yine son derece merkezi, tertemiz ve on numara personeliyle gönlümüzü ayrı kazandı.



Gezi Planı

Sicilya gezimde bir ilki daha denedim: Önceki gezilerimde çılgınlar gibi araştırmalar yapmıştım, sayfalarca seyahat notuyla gidip oradaki birkaç günlük gezide her yeri görme, her şeyi yapma, her güzel restoranda yemek yemek gibi kaygılarla çoğu zaman zevk almam gereken şeyi işkenceye dönüştürdüğümü fark ettim. Sicilya'da ise bunu bırakmam gerektiğini fark ettim. Neticede bir şehri keşfetmek aylar yıllar sürebilir, birkaç güne bunu sığdırmak imkansız... 

Sicilya'nın tarihi, görülecek yerleri ile ilgili birkaç güvenilir kaynaktan bilgi alıp seyahat notları edindikten sonra ilgimi çekebilecek olanları seçip onlara konsantre oldum. Örneğin 2 gün kaldığım şehrin sadece müzelerinde zaman geçirmek istemedim, muhteşem mimarili tarihi binalarını incelemeye zaman ayırmaktansa ağır aksak sokaklarında dolaşayım, oranın yerel halkının yaşayışına şahit olayım, canım isterse oturayım bir yere 6 saat durmadan şarap içeyim, dedim.

Ve bunu gerçekten başardım, yorgunluk, gerginlik, açlık, susuzluk hissettiğimiz, hatta canımızın istediği her an durup soluklandık, canımız istemiyorsa "bir dakika gezmemiz, oraya da gitmemiz, bunu da yapmamız lazım" diye kendimizi zorlamadık. 

Çok da güzel oldu.



Ve Sicilya

Evet İtalya’dasınız. Ama kuzeydeki gibi turist şehirleri beklemeyin. Evet turistler yine var, turistik onlarca yer de ama kanlı canlı yerel halkın yaşadığı yer Sicilya. Turistik şehirlerde zaman donmuş gibi geliyor bana, böylesi yerlerde ise zaman akıp geçiyor, yaşanıyor gibi. Sokaklar, insanlar ürkütse de aslında son derece güvenli bir yer. Kübalısından, Bangladeşlisine çalışmaya gelen insanlarla karşılaştık. O yüzden Sicilya’ya giderken İtalya’ya değil, Sicilya’ya gittiğinizi akılda tutmakta fayda var.



İnsanları çok sıcak, çok yardımsever, yemekleri ölümcül derecede güzel, tarih, doğa, deniz, sosyalleşme her şeyden biraz var. Bir tatil yapayım hem şehir gezmesi olsun, hem doğa, gurme seyahatini de kapsasın, arada denize girip mayışayım, çılgın gece hayatını da bir parça koklayayım derseniz bence Sicilya! Seyahat ettiğim çoğu yer için bunu düşündüğümü söyleyemem ama Sicilya’ya bir kere daha gitmek isterim!

12 Eylül 2014 Cuma

Ve bir gün biri gelir, tüm ezberin bir anda bozulur...

Çok yorulmuştum…

İçime sine sine, güzel bir ilişki yaşamış, sonrasındaki beş yıl ise arayışlarla, hayal kırıklıklarıyla geçip gitmişti. Denemiş, denemiş olduramamış, kısa süreli heyecanlarla beş yılın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Tek bildiğim her denemenin sonunda ağzımda kalan bombok bir tattı.

Otuz yaşıma gelmiştim. “Evlendim evlendim, evlenmedim 32’de kendi evime çıkacağım” diye bir hedef de belirlemiştim. Çünkü istediğim buydu artık: Müstakil bir hayat, anne babanın evinin bir odasına sığışmaktan kurtulmak… Ancak yalnız da olmamak…

Evlenmeyi istememin nedeni ise ne çılgınlar gibi coşan hormonlarım nedeniyle çocuk sahibi olmak istemem, ne aile baskısı, ne de tüm arkadaşlarım evlendi geç kalıyorum psikolojisi idi. Tek neden sevdiğim bir adamla aynı evde olmak istiyordum, büyük travmalar yaratmış ve tüm ilişkilerimi gölgede bırakmış bitti mi, bitecek mi endişesi taşımadan kendimi rahatlıkla sevdiğim kollara bırakmak istiyordum, artık saçma sapan ilişki oyunları değil, paylaşılan bir hayat istiyordum.


MrBalmy sancılı bir denemenin bitişinin ikinci gününde karşıma çıktı. Sabah hüngür hüngür ağlayarak mide bulantıları ile uyanmış gece yatağa girerken kalp atışlarımı zapt edemediğim “mucize böyle bir şey olmalı” içsesleriyle uyumuştum. Onu tanıdığım ilk gün aramızda güzel şeyler olacağını biliyordum. Arkadaş da olsak, sevgili de olsak…

İlişkinin ilk günlerinden itibaren hiç oyuna girmedik. Aramak istedikse birbirimizi aradık, görüşmek istedikse görüştük, söylemek istediklerimizi söyledik. Kavga ettikse birbirimizi cezalandırırcasına günlerce cevap vermemek yerine küskün, kırgın da olsak sabah aramalarımızı yaptık, gittiğimiz yerlerden birbirimizi haberdar ettik.

Her şeyi birlikte yapmasak da birlikte yapıp keyif aldığımız şeyleri de çoğalttık. Çünkü bence bir ilişkide en önemli şey paylaşılanlar… Birlikte yemek hazırlamak, oturup bir şeyler içmek, film seçip izlemek, seyahatlere çıkmak, spor yapmak, haftasonu yürüyüşleri sonrası kahvaltı hazırlayıp birlikte keyfini çatmak gibi… Öte yandan sen içki içmeyi sevip bunu bir sosyalleşme sayarken adamın ağzına içki sürmemesi gibi küçük farklar aslında önemli bir şeye işaret ediyor bence, iyice bakmak lazım…

Sonra birbirinin alanına saygı duymak da önemli. Mesela çok güldüğüm bir laf var: “Senin özel hayatın benim!” Herkesin kendi özel hayatı olmalı, ortak arkadaşlar yanında ayrı ayrı arkadaş grupları, ortak zevkler yanında herkesin kendi zevki, gideceği yerler ve bunlara saygı duyup teşvik eden çiftler. Çünkü ne kadar güzel şeyler paylaşırsan paylaş mıçmıç her dakika birlikte olmak bir süre sonra baymaya başlıyor, farklı şeyler yapıldığında ise ilişkinin dinamizmi artıyor.

Aman da ne örnek ilişkim var demiyorum, yeri geliyor birbirimizi boğazlama eşiğine geliyoruz, öfkeden çıldırıyoruz, bazen birimiz biraz uzaklara gitse diye düşünüyoruz…  Ancak bunu da sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazı sayıyorum, önemli olan krizi yaşamak değil, krizden nasıl çıkacağını bilmekmiş hesabı, tartışma anı için: Hakkını savun, içinde bir şey bırakmadan ona söyle ki bu içinde kine dönüşmesin ancak halin, tavrın, söylediklerin onun affedemeyeceği, içinden çıkmayacak bir şey olmasın.” Düsturunu elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum.


Evlenenince üzerime yıldız yağdı, başım göğe erdi, boyum uzadı diyemem, sonuçta bu gündelik hayatlarımızı devam ettirdiğimiz bir süreç ancak yaşantımı sevdim. Bazen şiddetle yalnız kalmak istesem de, bazen vurdumduymazlığından bıkkınlık gelse de MrBalmy’li hayat bana iyi geldi.

Şimdi bu hayatın ikinci yılını doldurmamıza günler kala, bu günü birlikte yapmayı sevdiğimiz bir şeylerle kutlamak üzere uzaklara gidiyoruz: Yepyeni şehirler keşfetmeye, en iyi pizza, makarna, en meşhur şaraplardan tatmaya, Etna Yanardağı’na tırmanıp yerel mutfak workshopuna katılmaya ve yepyeni seyahat deneyimleri edinmeye: Sicilya’ya!

Siz de bu arada doğru adamı bulup keyfinize bakın bence!

6 Eylül 2014 Cumartesi

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan..."

Çantamda, elimde, valizimde sürekli kitap taşıyanlardanım. İçinde “keyif” ya da “huzur” geçen bir hayal kur deseler,mutlaka güzel bir manzaraya, güzel bir müziğin fon oluşturduğu, bayıldığım bir içecekle elimde severek okuduğum bir kitap olan bir mizansen yaratırım.


Kitap alışverişlerimi internetten yapıyorum ve son zamanlarda her şeyde olduğu gibi kitap okuma konusunda da sığlaşmamızdan hat safhada rahatsızlık duyuyorum.

Yanlış anlaşılma olmasın, ben “okusun da ne okursa okusun” insanıyım aslında. Çizgi roman, karikatür, beyaz dizi, chicklit… Hiç fark etmez, eline bir şey alıp okuyan insan iyidir.  Sığlaşmamızı düşünmem ise tamamiyle çok satanlar listelerinden kaynaklanıyor, bir de internetten alışverişte dönüp dolaşıp bu kitaplara yolun düşmesinden…

Eski çok satanları hatırlıyorum da her nevi kitabı, herhangi bir yazarı bulmanız mümkündü. Şimdiyse belli birkaç tür var, onun sattığını gören hemen hemen eş anlamlısı adlarla, aynıya yakın kapak fotoğraflarıyla bu kitapların türevlerini piyasaya sürüyorlar. Benim son zamanlardaki çok satan gözlemlerim şöyle:

-
- Kişisel gelişim kitaplarının dini versiyonu, kitapların çoğunun adında “Allah” geçiyor, bu kitaplarda dini içerik yoksa bile tasavvufa mutlaka dokunuyor.

-
- Beyaz dizinin bir başka versiyonu, romantik kitaplar. Daniel Steel ekolünden kalbi kırık orta yaşlı kadınları anlatılıyor ve onlara hitap ediyor, mutlu sonla bitiyor,genellikle kapağında eflatun/pembe çiçekler oluyor, adında da mutlaka çiçek ya da romantik sayılabilecek bir meyve adı geçiyor.

-
- Blogger kitapları.

-
- Cin Ali kitabı yazsa çok satanlara giren yazarlar, onlar da bunu bildiğinden edebi çalışmadan çok pr çalışmasına emek harcıyorlar.


- Son olarak ülke gündemine bomba gibi düşen siyasi meseleleri anlatan belge niteliğindeki kitaplar, özellikleri ise olaydan bir hafta sonra piyasaya çıkmaları, olay unutulup gidince kitapların da bu listelerden çıkması.

Hal böyle olunca internet kitap araştırmaları bu sığ deryada dolanıp duruyor. Neyse ki keşfetmeye meraklı olunca başka harika kitaplara rastlıyorum.

Bu kurcalamalarım sonucu geçen yıl tamamen tesadüf eseri Isabel Allende ile tanıştım. Belli aralıklarla belli kitaplarını okumaya, beğendikçe bir yenisini daha kütüphaneme eklemeye başladım. Burada da yazılarımda sözünü etmiştim.

Bu kez Isabel Allende’nin Maya’nın Günlüğü isimli kitabını okudum.


Maya Vidal Amerika’da yaşayan Şilili büyükannesi ve Amerikalı büyükbabası tarafından büyütülmüş bir genç kızken, başına açtığı belalar dolayısıyla babaannesinin Şilili bir dostunun yanına, küçücük bir Şili adası olan Chiloe’ye gönderilir. Şili’ye özgü gelenekler, inançlar, yaşam biçimleri, siyasetin yanında Maya’nın bulaştığı belaları da merakla okuyoruz. Bir kez daha Isabel Allende’yi neden sevdiğimi anladım. Gerçekten kurgu, içerik bir harika ama asıl beni benden alan anlatımı... Masal gibi yazıyor, nasıl okuduğunuzu anlamadan sayfalar geçmiş oluyor, her kitapta minik minik yeni bir şeyler öğreniyorsunuz, vizyona küçük bir pencere daha açılıyor. Bir de böyle harika cümleler çıkıyor:

"Kendini her zaman benim seni sevdiğim kadar seveceğine söz ver." (s.82)

"... bir kadının en seksi yanı kalçalarıymış, çünkü üreme kapasitesini belli edermiş, bir erkeğinse kollarıymış, çünkü çalışma kapasitesini gösterirmiş." (s.110)

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan, onları hor kullanmamak gerekir." (s.273)

"Bu bir telafi yasasıdır, Maya. Eğer kaderin kör doğmaksa, metroda oturup flüt çalmak zorunda değilsin, koku alma duyunu geliştirip şarap çeşnicisi olabilirsin." (s.315)


Siz de saydığım çok satanlardan fenalıklar geçiriyorsanız yaz bitmeden bu keyifli romanı elinize alın derim!

*Başlığım kitaptan. Chiloe adasının ilk fotoğrafı earthenergyreader.wordpress.com, ikinci fotoğrafı travel.allwomanstalk.com sitesinden alıntıdır.

2 Eylül 2014 Salı

"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor"

Bugünkü her davranışımızın, bilinçaltındaki her korku, kaygı, endişenin kaynağının çocukluktan geldiğini bilmeyen yoktur herhalde.

Yaşım ilerledikçe annemle babam burnumun direğinde her seferinde biraz daha sızlıyor, onları kaybetme korkusu her geçen gün içimde daha da büyürken, öte yandan kimi yaptıklarıyla da gençliklerinin cahillikleri mi, bilmezlikleri mi anlayamadığım bazı davranışlarını hatırladıkça kendi çocukluğumu ellerinden alıp sarıp sarmalamak istiyorum. Yanlış anlaşılmasın, hayattaki her şeyimi onlara borçluyum ama öte yandan çok içerlediğim şeyler de var, aslında kime dokunsan bu konuda bir yarası var muhakkak.


İki tane yeğenim var: 11 yaşında bir kız, 8 yaşında bir erkek. Hala anneleriyle uyuyorlar. Ablam kızıp "yatağınızda uyumazsanız..." diye başlayan tehdit cümleleri savurdukça annem "ama yazık çocuklara, 3-5 yıl sonra istesen de senle uyumazlar" diyor. Kendisi ben 4-5 yaşındayken karanlıktan korkup uykudan uyanınca en meşhur lafı "bir şey olmaz"ı patlatıp gidip yatağına yatan bir insandı. Ölsen zinhar yatağına alıp yanında uyumana izin vermez, bari uykuya dalana kadar ışık açık kalsın isteklerine aldırmaz, hadi onları geçtim uyuyana kadar başımda bile beklemezdi...


Ben ilkokul 4'e başlayınca annem de çalışmaya başladı. İlkokul 4'e kadar Ankara'nın en işlek semtinden, en merkezi okuluna yarım saatlik bir yürüyüşle iki önemli caddeyi geçerek giderdim. Yolda azılı köpeklerle karşılaşır, ağlaya ağlaya işe giden amcalara yalvarırdım, beni okula götürsün diye. Uykusundan bile kalkmazdı. Anneleri okuldan almaya gelen tiplere gıptayla bakardım.

O zaman bu, çocuğun kendine güvenini kazanması açısından önemli bir teknik olarak görülse de günümüzde doğal büyütme teknikleri çocuğun güvenini kazanmasının yegane şartının sevgiden geçtiğini, bu nedenle örneğin çocukla uyurken sürekli temas halinde olmanın, aynı yatakta yatmanın,hiç olmadı onun ihtiyacı olduğunda temas etme noktasında olduğunu bilmenin çocukların güvenini katbekat artırdığını savunuyor. Bundan otuz yıl öncesinin doğrularını tartışmak anlamsız gerçi, hiçbir şey aynı değil ki!

İlkokul 4'te annem çalışmaya başladığında evde kızartmalı yemekler yapıp kapıyı kilitleyip okula gitmenin hakkından geliyordum artık. O zaman Atakule'ye tek başıma gidip fink atar, epey uzakta oturan arkadaşıma yürüyerek gider gelirdim. Evin düzeninden, fatura yatırmaktan sorumluydum. Şimdi yeğenime bakıyorum yalnız başına bakkala gidemiyor ki bizim kuşak için bakkala gitmek anne karnından çıkmakla birlikte default olarak gelen bir özelliktir.


Aslında büyüdüğümde bunun artılarını çok gördüm ne yalan söyleyeyim. Bu özellikleri hiçbir zaman müdahaleci olmamalarını da getirdi. Nerede olduğumu bilmeleri yeterliydi, kontrol etmek, engel olmak gibi bir davranış biçimine hiç girmediler. Sosyalleşmemden hep mutlu oldular, okul gezilerini, kampları hiç kaçırmazdım. Beni bağımlı bir kişilik haline getirmediler, aksine o yaşlarda sorumluluklar vererek kendi işlerimi bana yaptırarak birey olmamın temelini attılar belki de. Kendime güvenimi bu yetiştirilme tarzına borçluyum şüphesiz. Dünyanın herhangi bir yerine bir şekilde düşsem, kendimi kurtarmayı beceririm, her yere tedirgin olmadan girer çıkarım, hep bu sayede!

Mesela lisede, hatta üniversitede bir yere gitmişsek bazı arkadaşlarımın annesi 10 kez, babası 20 kez arardı. Benimkiler bir kere bile aramazlardı. O zaman derdim ki millet ne kıymetli... Ama yaşım ilerledikçe anladım ki bu kıymetsizlikten değil, güvenden kaynaklanıyordu, önemli olan da güvendi, insanı boğup duran, sürekli kontrol eden bir sevgi değil!

Şimdi anlıyorum ki aslında en güzelini yapmışlar. Benim bir birey olduğumu kabullenebilmişler, onların yaşam tarzlarına, bakış açılarına ters kararlar aldığımda bile hep destek olmuşlar, destek gereken her anda arkama geçip gereksizse gölge olmamayı dengeleyebilmişler.

Şimdi müdahaleciliğe maruz kaldığımda cadalozlaşan hallerimi gördükçe acaba dağına göre kar misali böyle olduğum için mi böyle bir aileyi seçtim, yoksa onlar beni böyle yetiştirdiği için mi bu konuda bu kadar hassasım düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum...

*Başlığım Edip Cansever'in dizesidir.