12 Eylül 2014 Cuma

Ve bir gün biri gelir, tüm ezberin bir anda bozulur...

Çok yorulmuştum…

İçime sine sine, güzel bir ilişki yaşamış, sonrasındaki beş yıl ise arayışlarla, hayal kırıklıklarıyla geçip gitmişti. Denemiş, denemiş olduramamış, kısa süreli heyecanlarla beş yılın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Tek bildiğim her denemenin sonunda ağzımda kalan bombok bir tattı.

Otuz yaşıma gelmiştim. “Evlendim evlendim, evlenmedim 32’de kendi evime çıkacağım” diye bir hedef de belirlemiştim. Çünkü istediğim buydu artık: Müstakil bir hayat, anne babanın evinin bir odasına sığışmaktan kurtulmak… Ancak yalnız da olmamak…

Evlenmeyi istememin nedeni ise ne çılgınlar gibi coşan hormonlarım nedeniyle çocuk sahibi olmak istemem, ne aile baskısı, ne de tüm arkadaşlarım evlendi geç kalıyorum psikolojisi idi. Tek neden sevdiğim bir adamla aynı evde olmak istiyordum, büyük travmalar yaratmış ve tüm ilişkilerimi gölgede bırakmış bitti mi, bitecek mi endişesi taşımadan kendimi rahatlıkla sevdiğim kollara bırakmak istiyordum, artık saçma sapan ilişki oyunları değil, paylaşılan bir hayat istiyordum.


Mr. Balmy sancılı bir denemenin bitişinin ikinci gününde karşıma çıktı. Sabah hüngür hüngür ağlayarak mide bulantıları ile uyanmış gece yatağa girerken kalp atışlarımı zapt edemediğim “mucize böyle bir şey olmalı” içsesleriyle uyumuştum. Onu tanıdığım ilk gün aramızda güzel şeyler olacağını biliyordum. Arkadaş da olsak, sevgili de olsak…

İlişkinin ilk günlerinden itibaren hiç oyuna girmedik. Aramak istedikse birbirimizi aradık, görüşmek istedikse görüştük, söylemek istediklerimizi söyledik. Kavga ettikse birbirimizi cezalandırırcasına günlerce cevap vermemek yerine küskün, kırgın da olsak sabah aramalarımızı yaptık, gittiğimiz yerlerden birbirimizi haberdar ettik.

Her şeyi birlikte yapmasak da birlikte yapıp keyif aldığımız şeyleri de çoğalttık. Çünkü bence bir ilişkide en önemli şey paylaşılanlar… Birlikte yemek hazırlamak, oturup bir şeyler içmek, film seçip izlemek, seyahatlere çıkmak, spor yapmak, haftasonu yürüyüşleri sonrası kahvaltı hazırlayıp birlikte keyfini çatmak gibi… Öte yandan sen içki içmeyi sevip bunu bir sosyalleşme sayarken adamın ağzına içki sürmemesi gibi küçük farklar aslında önemli bir şeye işaret ediyor bence, iyice bakmak lazım…

Sonra birbirinin alanına saygı duymak da önemli. Mesela çok güldüğüm bir laf var: “Senin özel hayatın benim!” Herkesin kendi özel hayatı olmalı, ortak arkadaşlar yanında ayrı ayrı arkadaş grupları, ortak zevkler yanında herkesin kendi zevki, gideceği yerler ve bunlara saygı duyup teşvik eden çiftler. Çünkü ne kadar güzel şeyler paylaşırsan paylaş mıçmıç her dakika birlikte olmak bir süre sonra baymaya başlıyor, farklı şeyler yapıldığında ise ilişkinin dinamizmi artıyor.

Aman da ne örnek ilişkim var demiyorum, yeri geliyor birbirimizi boğazlama eşiğine geliyoruz, öfkeden çıldırıyoruz, bazen birimiz biraz uzaklara gitse diye düşünüyoruz…  Ancak bunu da sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazı sayıyorum, önemli olan krizi yaşamak değil, krizden nasıl çıkacağını bilmekmiş hesabı, tartışma anı için: “Hakkını savun, içinde bir şey bırakmadan ona söyle ki bu içinde kine dönüşmesin ancak halin, tavrın, söylediklerin onun affedemeyeceği, içinden çıkmayacak bir şey olmasın.” Düsturunu elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum.


Evlenenince üzerime yıldız yağdı, başım göğe erdi, boyum uzadı diyemem, sonuçta bu gündelik hayatlarımızı devam ettirdiğimiz bir süreç ancak yaşantımı sevdim. Bazen şiddetle yalnız kalmak istesem de, bazen vurdumduymazlığından bıkkınlık gelse de Mr. Balmy’li hayat bana iyi geldi.

Şimdi bu hayatın ikinci yılını doldurmamıza günler kala, bu günü birlikte yapmayı sevdiğimiz bir şeylerle kutlamak üzere uzaklara gidiyoruz: Yepyeni şehirler keşfetmeye, en iyi pizza, makarna, en meşhur şaraplardan tatmaya, Etna Yanardağı’na tırmanıp yerel mutfak workshopuna katılmaya ve yepyeni seyahat deneyimleri edinmeye: Sicilya’ya!

Siz de bu arada doğru adamı bulup keyfinize bakın bence!

6 Eylül 2014 Cumartesi

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan..."

Çantamda, elimde, valizimde sürekli kitap taşıyanlardanım. İçinde “keyif” ya da “huzur” geçen bir hayal kur deseler,mutlaka güzel bir manzaraya, güzel bir müziğin fon oluşturduğu, bayıldığım bir içecekle elimde severek okuduğum bir kitap olan bir mizansen yaratırım.


Kitap alışverişlerimi internetten yapıyorum ve son zamanlarda her şeyde olduğu gibi kitap okuma konusunda da sığlaşmamızdan hat safhada rahatsızlık duyuyorum.

Yanlış anlaşılma olmasın, ben “okusun da ne okursa okusun” insanıyım aslında. Çizgi roman, karikatür, beyaz dizi, chicklit… Hiç fark etmez, eline bir şey alıp okuyan insan iyidir.  Sığlaşmamızı düşünmem ise tamamiyle çok satanlar listelerinden kaynaklanıyor, bir de internetten alışverişte dönüp dolaşıp bu kitaplara yolun düşmesinden…

Eski çok satanları hatırlıyorum da her nevi kitabı, herhangi bir yazarı bulmanız mümkündü. Şimdiyse belli birkaç tür var, onun sattığını gören hemen hemen eş anlamlısı adlarla, aynıya yakın kapak fotoğraflarıyla bu kitapların türevlerini piyasaya sürüyorlar. Benim son zamanlardaki çok satan gözlemlerim şöyle:

-
- Kişisel gelişim kitaplarının dini versiyonu, kitapların çoğunun adında “Allah” geçiyor, bu kitaplarda dini içerik yoksa bile tasavvufa mutlaka dokunuyor.

-
- Beyaz dizinin bir başka versiyonu, romantik kitaplar. Daniel Steel ekolünden kalbi kırık orta yaşlı kadınları anlatılıyor ve onlara hitap ediyor, mutlu sonla bitiyor,genellikle kapağında eflatun/pembe çiçekler oluyor, adında da mutlaka çiçek ya da romantik sayılabilecek bir meyve adı geçiyor.

-
- Blogger kitapları.

-
- Cin Ali kitabı yazsa çok satanlara giren yazarlar, onlar da bunu bildiğinden edebi çalışmadan çok pr çalışmasına emek harcıyorlar.


- Son olarak ülke gündemine bomba gibi düşen siyasi meseleleri anlatan belge niteliğindeki kitaplar, özellikleri ise olaydan bir hafta sonra piyasaya çıkmaları, olay unutulup gidince kitapların da bu listelerden çıkması.

Hal böyle olunca internet kitap araştırmaları bu sığ deryada dolanıp duruyor. Neyse ki keşfetmeye meraklı olunca başka harika kitaplara rastlıyorum.

Bu kurcalamalarım sonucu geçen yıl tamamen tesadüf eseri Isabel Allende ile tanıştım. Belli aralıklarla belli kitaplarını okumaya, beğendikçe bir yenisini daha kütüphaneme eklemeye başladım. Burada da yazılarımda sözünü etmiştim.

Bu kez Isabel Allende’nin Maya’nın Günlüğü isimli kitabını okudum.


Maya Vidal Amerika’da yaşayan Şilili büyükannesi ve Amerikalı büyükbabası tarafından büyütülmüş bir genç kızken, başına açtığı belalar dolayısıyla babaannesinin Şilili bir dostunun yanına, küçücük bir Şili adası olan Chiloe’ye gönderilir. Şili’ye özgü gelenekler, inançlar, yaşam biçimleri, siyasetin yanında Maya’nın bulaştığı belaları da merakla okuyoruz. Bir kez daha Isabel Allende’yi neden sevdiğimi anladım. Gerçekten kurgu, içerik bir harika ama asıl beni benden alan anlatımı... Masal gibi yazıyor, nasıl okuduğunuzu anlamadan sayfalar geçmiş oluyor, her kitapta minik minik yeni bir şeyler öğreniyorsunuz, vizyona küçük bir pencere daha açılıyor. Bir de böyle harika cümleler çıkıyor:

"Kendini her zaman benim seni sevdiğim kadar seveceğine söz ver." (s.82)

"... bir kadının en seksi yanı kalçalarıymış, çünkü üreme kapasitesini belli edermiş, bir erkeğinse kollarıymış, çünkü çalışma kapasitesini gösterirmiş." (s.110)

"Kalp ve penis en sevdiğim şeyler: ele avuca sığmaz, niyetini hemen belli ediveren, saf ve kırılgan, onları hor kullanmamak gerekir." (s.273)

"Bu bir telafi yasasıdır, Maya. Eğer kaderin kör doğmaksa, metroda oturup flüt çalmak zorunda değilsin, koku alma duyunu geliştirip şarap çeşnicisi olabilirsin." (s.315)


Siz de saydığım çok satanlardan fenalıklar geçiriyorsanız yaz bitmeden bu keyifli romanı elinize alın derim!

*Başlığım kitaptan. Chiloe adasının ilk fotoğrafı earthenergyreader.wordpress.com, ikinci fotoğrafı travel.allwomanstalk.com sitesinden alıntıdır.

2 Eylül 2014 Salı

"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor"

Bugünkü her davranışımızın, bilinçaltındaki her korku, kaygı, endişenin kaynağının çocukluktan geldiğini bilmeyen yoktur herhalde.

Yaşım ilerledikçe annemle babam burnumun direğinde her seferinde biraz daha sızlıyor, onları kaybetme korkusu her geçen gün içimde daha da büyürken, öte yandan kimi yaptıklarıyla da gençliklerinin cahillikleri mi, bilmezlikleri mi anlayamadığım bazı davranışlarını hatırladıkça kendi çocukluğumu ellerinden alıp sarıp sarmalamak istiyorum. Yanlış anlaşılmasın, hayattaki her şeyimi onlara borçluyum ama öte yandan çok içerlediğim şeyler de var, aslında kime dokunsan bu konuda bir yarası var muhakkak.


İki tane yeğenim var: 11 yaşında bir kız, 8 yaşında bir erkek. Hala anneleriyle uyuyorlar. Ablam kızıp "yatağınızda uyumazsanız..." diye başlayan tehdit cümleleri savurdukça annem "ama yazık çocuklara, 3-5 yıl sonra istesen de senle uyumazlar" diyor. Kendisi ben 4-5 yaşındayken karanlıktan korkup uykudan uyanınca en meşhur lafı "bir şey olmaz"ı patlatıp gidip yatağına yatan bir insandı. Ölsen zinhar yatağına alıp yanında uyumana izin vermez, bari uykuya dalana kadar ışık açık kalsın isteklerine aldırmaz, hadi onları geçtim uyuyana kadar başımda bile beklemezdi...


Ben ilkokul 4'e başlayınca annem de çalışmaya başladı. İlkokul 4'e kadar Ankara'nın en işlek semtinden, en merkezi okuluna yarım saatlik bir yürüyüşle iki önemli caddeyi geçerek giderdim. Yolda azılı köpeklerle karşılaşır, ağlaya ağlaya işe giden amcalara yalvarırdım, beni okula götürsün diye. Uykusundan bile kalkmazdı. Anneleri okuldan almaya gelen tiplere gıptayla bakardım.

O zaman bu, çocuğun kendine güvenini kazanması açısından önemli bir teknik olarak görülse de günümüzde doğal büyütme teknikleri çocuğun güvenini kazanmasının yegane şartının sevgiden geçtiğini, bu nedenle örneğin çocukla uyurken sürekli temas halinde olmanın, aynı yatakta yatmanın,hiç olmadı onun ihtiyacı olduğunda temas etme noktasında olduğunu bilmenin çocukların güvenini katbekat artırdığını savunuyor. Bundan otuz yıl öncesinin doğrularını tartışmak anlamsız gerçi, hiçbir şey aynı değil ki!

İlkokul 4'te annem çalışmaya başladığında evde kızartmalı yemekler yapıp kapıyı kilitleyip okula gitmenin hakkından geliyordum artık. O zaman Atakule'ye tek başıma gidip fink atar, epey uzakta oturan arkadaşıma yürüyerek gider gelirdim. Evin düzeninden, fatura yatırmaktan sorumluydum. Şimdi yeğenime bakıyorum yalnız başına bakkala gidemiyor ki bizim kuşak için bakkala gitmek anne karnından çıkmakla birlikte default olarak gelen bir özelliktir.


Aslında büyüdüğümde bunun artılarını çok gördüm ne yalan söyleyeyim. Bu özellikleri hiçbir zaman müdahaleci olmamalarını da getirdi. Nerede olduğumu bilmeleri yeterliydi, kontrol etmek, engel olmak gibi bir davranış biçimine hiç girmediler. Sosyalleşmemden hep mutlu oldular, okul gezilerini, kampları hiç kaçırmazdım. Beni bağımlı bir kişilik haline getirmediler, aksine o yaşlarda sorumluluklar vererek kendi işlerimi bana yaptırarak birey olmamın temelini attılar belki de. Kendime güvenimi bu yetiştirilme tarzına borçluyum şüphesiz. Dünyanın herhangi bir yerine bir şekilde düşsem, kendimi kurtarmayı beceririm, her yere tedirgin olmadan girer çıkarım, hep bu sayede!

Mesela lisede, hatta üniversitede bir yere gitmişsek bazı arkadaşlarımın annesi 10 kez, babası 20 kez arardı. Benimkiler bir kere bile aramazlardı. O zaman derdim ki millet ne kıymetli... Ama yaşım ilerledikçe anladım ki bu kıymetsizlikten değil, güvenden kaynaklanıyordu, önemli olan da güvendi, insanı boğup duran, sürekli kontrol eden bir sevgi değil!

Şimdi anlıyorum ki aslında en güzelini yapmışlar. Benim bir birey olduğumu kabullenebilmişler, onların yaşam tarzlarına, bakış açılarına ters kararlar aldığımda bile hep destek olmuşlar, destek gereken her anda arkama geçip gereksizse gölge olmamayı dengeleyebilmişler.

Şimdi müdahaleciliğe maruz kaldığımda cadalozlaşan hallerimi gördükçe acaba dağına göre kar misali böyle olduğum için mi böyle bir aileyi seçtim, yoksa onlar beni böyle yetiştirdiği için mi bu konuda bu kadar hassasım düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum...

*Başlığım Edip Cansever'in dizesidir.







31 Ağustos 2014 Pazar

Uzaklara gidelim... Fazla uzaklaşmadan!

Gündelik hayatlarımız hep şu hissi yaratmıyor mu? Gitsem buralardan...


Başta iş, sonra ilişkiler, büyükşehrin kaosu, insanlar, kutu kutu apartmanlar... Hepsi afakanlar bastırıyor. Gidelim deniz kenarına yerleşelim, her şeyden eli eteği çekip bohem bir hayat sürelim. Olmadı sık sık kaçalım. 

Ben şehir insanıyım, bunu biliyorum. Sosyalleşmekten, gezmekten keyif alıyorum. Bohem hayatı yaşam biçimi haline getirmek gibi bir niyetim yok ama birkaç ayda bir her şey üstüme üstüme gelir gibi oluyor ve o zaman uzaklaşsam biraz diyorum.

Son birkaç yıldır bu hissi törpüleyebileceğim bir kaçış noktam var, hem de Ankara'ya sadece 40 km uzaklıkta. Annemle babamın on yıldan fazladır binbir emekle yaptığı kutu gibi bir ev, içinde organik sebze yetiştirdikleri bahçe. Yazın en sıcak günleri bile üşüten bir hava ve her bir yıldızı tek tek görebildiğiniz bir gökyüzü...



Çocukluğum Kızılay'a 10 dakika mesafedeki Yenişehir'de geçti. Ancak hiç de öyle şehrin göbeği gibi değildi,  bir sokak boyunca uzanan dev bir bahçe ve içindeki altı haneden oluşan bir lojmandı burası. O yüzden hem şehrin göbeğinde yaşayıp hem de ağaç tepelerinde, çimlerde geçmiş bir çocukluğum var, düşünün ki bahçenin içinde devasa bir sera ve kadrolu bahçıvanlar çalışıyor. O yüzden midir bilinmez öyle teraslar, manzaralar değil, güzel bir bahçe, çimlere ayak basmak beni hep daha çok cezbetmiştir. 

Babamın yıllar önce aldığı Murat 124'ü Haymana yakınındaki bir dönümlük araziyle takas etmesiyle başladı her şey. Şimdi o arabanın fiyatına o araziyi almak mucize tabi! Yıllarca arazinin nerede olduğu hakkında bile fikrimiz olmadı. Bağlı olduğu köye kadar gider orada piknik yapar ama araziden bihaber geri dönerdik. 

Sonra babam yavaştan çalışmalara başladı. Bir yaz yerin keşfiyle uğraştı, bir yaz çevresini telörgüyle çevirmekle, ardından sondaj çalışmaları ile su çıkarma, bir yaz toprağı ıslah etme, en azından kazma küreği koymak için bir baraka yapma derken neredeyse on yılın sonunda kurulu düzenli bir ev oldu.




İtiraf etmem gerekirse birkaç yıla kadar hiç sevmiyordum burayı. Çünkü bahçe hayatından anladığım doğallık inip kalkan sinekler, tuvalet diye bahçenin bir köşesine konulmuş buzdolabı kolisinin içine girip toprağa açılan deliğe işemek ya da elimi yıkamak için tasla su dökülmesi değildi. Dolayısıyla köy hayatı dedin mi aklıma hep ilkellik gelirdi ki, konforsuz bir yerin keyif vermesi diye bir şey benim için söz konusu değil!





Neyse ki sonra su deposuyla şırıl şırıl akan musluklar, temiz bir banyo ve tuvalet, her nevi eşyası tamam bir mutfak, temiz çarşaflı yataklar, hatta küçük bir jenaratörle burası konforlu bir hale geldi. Burası bir köy ya da bağ evi olmaktan öte ikinci bir ev oldu bize.




Sonra da evin dışını güzelleştirme çalışmaları başladı. Hepimiz bulduğumuz çiçekleri, süsleri, bahçe dekorasyon fikirlerini burada tatbik eder olduk. Öte yandan da organik domates, biberler, kokulu salatalıklar yeme gibi bir lüksümüz de oldu.

Özellikle anne ve babamın yoğun emeklerini unutmamak lazım. Çünkü gerçekten bir hafta ihmal edildi mi her şey mahvoluyor, sulamak, budamak, yabani otları temizlemek... Çok ciddi emek sarf etmek gerekiyor. Neredeyse tatillerini yarıda keserek döner dönmez soluğu orada alıyorlar. Belki de bu yüzden orayı çok çok seviyorlar.

 Şimdi özellikle sıcaktan nereye yatacağımızı bilemediğimiz bugünlerde ya da daralıp bunalıp elde kitap yayılmak, ayakları toprağa basmak ya da parkların köşelerinde bin kişiyle birlikte mangal yakmaya çalışmaktansa kaçıp saklanacak adresimiz belli. Hiçbir şey yapamasak, hiçbir yere adım atamasak bir cuma akşamı girip pazar akşamı dönmek bile yenilenmeye yetiyor. 

Bu bir lüks değil de nedir? 

29 Ağustos 2014 Cuma

We humans are more corcerned with having than with being

Filmler, diziler, kitaplar, keşfedilen mekanlar… Blogda bunların hepsini paylaşmıyorum. İçinde güzel cümleler, düşünceler yakaladığım, bana da ayrıca birkaç cümle kurduran filmlere, kitaplara, mekanlara burada yer veriyorum. Ancak bu demek değil ki burada yazsam yavan duracak ama tavsiye edilmekten de geri kalınmayacak şeyler yok. Son zamanlarda neler var dersek:


Kürşat Başar-Yaz:
Bu yazın çok satanlarından birisi Kürşat Başar’ın on yıl aradan sonra kaleme aldığı Yaz… Yolculukta okuduğum kitaplardan biriydi. Kürşat Başar’ı karizmasından dolayı çok sevsem de on yıl bekledikten sonra insanın herhalde beklentisi yükseliyor. Evet güzel bir anlatım var ama klişe bir hikaye ve ilk 200 sayfa boyunca anlatılan hemen hiçbir şey yok. 200’den sonra ise ağır akan hikaye birden bire coşuyor. Bir aşk, bir de Kıbrıs’ta yaşanan eski günlerin romanı bu. Keşke sadece Kıbrıs’taki hikaye olsaydı, dedim. Ama kötü mü derseniz, hayır… Şezlongta, yolculukta rahat rahat okuyacağınız türden.Zaten adının Yaz olmasının tek sebebi de bu bence.

Hannah Kent-Ölü Gömme Törenleri:
Bir diğer kitap birkaç yıl içinde filmi de çekilecek olan Ölü Gömme Törenleri. Adı ürkütücü de olsa aslında öyle gerilim romanı filan değil. Bu İzlandalı son idam mahkumu Agnes’in hikayesi. Hüzünlü, merak uyandırıcı. Hikayenin, mekanların, karakterlerin tamamen gerçek oluşu ancak gerektiği noktada kurguya başvurulmasıyla daha da bir anlam kazandı benim için. Yazarının yoğun bir araştırma ve emekle hazırladığı belli. Toplumsal önyargılar, tabular, İzlanda’nın sosyal hayatı, kültürü hepsinden bir parça bulabilirsiniz. Üstelik bu kitap yepyeni! Sürükleyici roman severlere duyurulur.



Zulu:
Zulu, Orlando Bloom ve Forest Whiteaker’ın Güney Afrika’daki uyuşturucu ve suç çetelerinin ve göz kırpmadan adam öldüren çete üyelerinin peşindeki gözü pek polisleri canlandırdığı 2013 yapımı bir film. Sarsmıyor, şaşırtmıyor ancak kendini izletiyor. Vurucu sahneleri olmakla birlikte konu bir hayli klişe. Sadece Amerika’da değil, Afrika’da geçiyor ve baharat tadında, polislerimizden biri Zulu kabilesinden.



Lucy:
Sinemaya gitmek artık film izlemekten ziyade “sinema”ya gitmekten ibaret bizler için. Filmler vizyona girmeden internete, DVD’ye düşüyor, öyle eskisi gibi vizyona girecek filmlerin heyecanla takip edildiği günlerde değiliz. Geçen hafta vizyonda olan Lucy, bir değişiklikle sinemada izlediğimiz filmlerden, beynimizin %100’ünü kullanırsak neler yapabiliriz düşüncesine bir bakış açısı katarak işlenmiş bir film.

Ben de insan beyninin kapasitesinin zorlanması durumunda göremediği şeyleri görüp, duyamadığı şeyleri duyacağına, içine doğma ile birçok şeyi bileceğine inananlardanım. Buna engel olan tek şeyse, toplumsal baskılar ve yetiştirilişimizde önümüze konulan bloklar. Biliyoruz ki hepimizde “öğrenilmiş çaresizlik” diye bir şey var: Mesela memur zihniyeti. Genellikle memur ailelerin çocukları da maaşlı çalışan insanlar olurlar. Çünkü memur kafası ticaretten korkar ve ticaretten kazanılabilecek paralar yerine batma ihtimaline daha çok odaklanırlar. Memur çocukları da bir türlü riski göze alıp büyük ticari adımlar atamazlar, batmaları halinde dünyanın sonunun geleceğini düşünürler.

Her neyse Lucy’e geri dönersek bir uyuşturucu çetesinin Lucy’nin bağırsaklarına uyuşturucu yerleştirip zorla kuryelik yaptırmaya çalışmasının ardından uyuşturucu paketinin patlayıp vücuduna dağılması neticesinde beyin gücünün kapasitesinin artmaya başlayıp uyuşturucu çetesiyle mücadelesini anlatıyor. Alt detaylarsa çok hoş…
Öncelikle tarihte ilk kadın adının Lucy olduğuna atıfta bulunularak film başlıyor.

Yerleştirilen uyuşturucu hamile kadınların 6 haftalıkken salgıladığı bir hormonun sentetik hali, bebeğin kemiklerinin, beyninin çok hızlı gelişmesini sağlıyor.

Filmde Morgan Freeman’ın belgesel tadında verdiği alt bilgiler bence çok güzel olmuş.

Lucy beyin gücünü arttırdıkça ölümsüzlüğe ulaşabileceğimizi vurguluyor ve aslında “hiç ölmüyoruz” diyerek ölüp gidenin yalnızca bedenlerimiz olduğuna, ruhun ise ölümsüzlüğüne değiniyor. Filmin spiritüel yanı da epey göz önünde.

Eleştirilecek, belki beğenilmeyecek, boşlukta kalabilecek yanları olsa da filmin bir bakış açısı getirdiği muhakkak. Bence rast geldiğinizde bir göz atın.

*Başlığım Lucy filminden, filmin fotoğrafları çeşitli internet sitelerinden.