Üniversite yıllarımdaki "gezerim, okurum, eğlenirim ama sınavları da iyi derecelerle geçerim, hem dersleri kaçırmam, hem üniversite şenliklerini, çimlere yayılmaktan da vazgeçmem" hallerim herkesin diline dolanmıştı bir ara. En ön sıraya oturup hocanın ağzından her çıkanı yazan bir tip değildim, aksine derslerde son derece ilgisiz görünür, sınava dakikalar kala herkes çalışırken goygoyla vakit geçirirdim. Dolayısıyla yüksek notlar almam çok dikkat çekiyordu. Çünkü ön sıra güzellerini bir kafede, barda, okulun çimlerinde görmek zordu. Oysa ben hem bunları yapıp hem de iyi ortalamalar tutturuyordum. "Senin kadar sosyal inek görmedim" derdi bir arkadaşım.
O yıllarda "şimdi iyi amaaaa çalışma hayatına girince anlayacaksın hanyayı, konyayı" gibi çok bilmişlerin default cümlelerine maruz kalıp "Allah Allah bu iş hayatı insanın canına okuyor demek ki" diye düşünürken kendimi iş hayatında bulmamla hiçbir şeyin değişmediği aksine kendime daha çok zaman ayırabildiğim bir süreç de başlamış oldu. Ne de olsa artık hazırlanması gereken ödevler, bekleyen final sınavları da yoktu. Sabah kalkıp spor yapmak, akşamı arkadaşlarla geçirmek, kaçta yatarsam yatayım, ne kadar üzgün olursam olayım kendimi salmayan hallerim, makyajım, ojelerim... Bu sefer iş hayatındakilerde "evlenince bunlarla uğraşamazsın, pihuuu evin işleri, yemek, kocan derken, zor o işler" cümleleri başladı.
Ama üzgünüm yine öyle olmadı. Evet evim var, kocam var, ama ne sporum, ne süsüm püsüm, ne gezmelerim, ne de kişisel zevklerimi, evlendim artık buna vakit ayıramıyorum cümlesiyle kurban etmiyorum.
Ve şimdi geldiğim nokta: Çocuk olunca bunları zor yaparsın, çocuk olana kadar hayatını yaşa, sonra bütün hayatın çocuk olacak! Üzgünüm, o kadın ben değilim!
Bir kere şunu biliyorum, çocuk anne karnına düştüğü andan itibaren arada öyle bir organik bağ oluşuyor ki, anne mutsuzsa, halinden şikayetçiyse o bebeğin mutlu olması çok zor. Doğup büyüdü, süt vermeye başladın, her an yanındasın, kurduğun her cümle bilinçaltında bir şeyler oluşturuyor ve sen farkına varmasan da onun birey olarak gelişiminde hep bunlar yer ediyor. Ben kendi adıma "seni doğurdum ama bütün hayatımı, mutlu olduğum, beni ben yapan şeyleri senin için çöpe attım" diyen bir anne istemezdim. Bu biraz da gelecek günler için bir pazarlık değil midir? Ben sana saçımı süpürge ettim, bir gün sıra sana gelecek...
Çocuğun olduysa gezemezsin, dışarı çıkamazsın, işte olmadığın her an çocuğunun yanında olmalısın... Yaptığın her şeyi çocukla yapmaya devam etsen bu sefer de ayıplar, çocuğu perişan ediyor derler... Yanlış anlaşılma olmasın, eğer ki durum tercihlerin değişmesinden ibaretse söyleyecek bir şeyim yok. Hani arkadaşlarımla gezmek değil, çocuğumla olmak istiyorum diyene tabi ki saygı duyarım ama kahretsin arkadaşlarımla olmak istiyorum ama çocuk buna bir engel derseniz, burada çocuk değil siz suçlusunuz.
Lise yıllarımdan sevdiğim bir arkadaşımın bir yaşlarında bir bebeği var, durup durup facebooktan yazıyor bana. "Sana öyle özeniyorum ki, çocuk oldu hayatım bitti, ne güzel yiyip içip geziyorsun" diyor. Diyorum ki "e bu çocuk sadece senin mi, bırak babasına, sen de biraz kendine zaman ayır", hararetle karşı çıkıyor: "Babası hayatta bakamaz!!!" Kabul etmiyorum... Kimse anne ya da baba olarak doğmuyor, annelik içgüdüyle yapılıyorsa, babalık da öğreniliyor. Ve evet, güvenip sorumluluk vermediğiniz birinden kendiliğinden başarılı bir icraat beklemek çok çok saçma!
Danimarkalı bir kızla evli Türk bir tanıdığım var. Biri 1.5 yaşında, diğeri 6 aylık iki bebekle Avusturalya'ya gezmeye gidiyorlar. Hiçbir zaman 'aman çocuk da perişan olur' diye bir şey yok. Zaten olmuyor da. Öyle yetiştirmişler, alıştırmışlar. Biz de sadece 8 saatlik yola dayanamaz diye deniz kenarındaki yazlığına gitmeyen aileler var. Halbuki neye alıştırırsan o oluyor. Sonra mutsuz aileler, hayatlarındaki her şeyi o çocuklara göre programladığı için dünya kendi çevresinde dönüyor zanneden tatminsiz çocuklardan oluşan bir toplum halini alıyoruz.
Hariçten gazel okumak istemem ama bir gün cesaret edip bir junior dünyaya getirdiğimde, kendi olmayı ve kendi kalmayı başaran bir anne olacağım! Bunu da buraya not düşmek istedim...
*Görseller internetten alıntıdır, kaynağına maalesef ulaşamadım.
22 Haziran 2014 Pazar
19 Haziran 2014 Perşembe
Haziran ajandasından seçmeler
Buraya yazmamam okumadığım, izlemediğim, kısacası hayatımı dondurduğum anlamına gelmiyor. İşte son zamanlarda okuduklarım, izlediklerim, hayırladığım mekanlar...
Kuklacı Çocuk: Çarpıcı bir İkinci Dünya Savaşı hikayesi. O yıllarda Yahudi bir kuklacı çocuk ve bir Alman askerinin savaş ve sonrasındaki öykülerini ve daha sonra bu iki hayatın yıllar sonra kesişmesini okuyacaksınız. Hikaye gerçekten güzel, etkileyici. Ammavelakin... II. Dünya Savaşı, Nazi zulmü, Yahudi soykırımı ve arkasındaki subliminal "Yaşasın Amerika" mesajlarından artık sıkılmadık mı? Ben sıkıldım... Evet belli ki bu hikayeler iyi satıyor, filmi, kitabı, belgeseli derken büyük mü büyük bir kitle bundan ekmek yiyor. Kimseye yeter artık yazmayın, filmini çekmeyin diyemeyiz ama dünyada ne sarsıcı olaylar, ne katliamlar var ve hiçbirinin altı bu kadar kalın ve defalarca çizilmiyor. Güçlü kimse, onun mağduriyeti en fazla sanki (tanıdık geldi mi)... Eğer ki sıkılmadım, defalarca bu hikayelerden okurum derseniz buyurunuz.
Kuklacı Çocuk: Çarpıcı bir İkinci Dünya Savaşı hikayesi. O yıllarda Yahudi bir kuklacı çocuk ve bir Alman askerinin savaş ve sonrasındaki öykülerini ve daha sonra bu iki hayatın yıllar sonra kesişmesini okuyacaksınız. Hikaye gerçekten güzel, etkileyici. Ammavelakin... II. Dünya Savaşı, Nazi zulmü, Yahudi soykırımı ve arkasındaki subliminal "Yaşasın Amerika" mesajlarından artık sıkılmadık mı? Ben sıkıldım... Evet belli ki bu hikayeler iyi satıyor, filmi, kitabı, belgeseli derken büyük mü büyük bir kitle bundan ekmek yiyor. Kimseye yeter artık yazmayın, filmini çekmeyin diyemeyiz ama dünyada ne sarsıcı olaylar, ne katliamlar var ve hiçbirinin altı bu kadar kalın ve defalarca çizilmiyor. Güçlü kimse, onun mağduriyeti en fazla sanki (tanıdık geldi mi)... Eğer ki sıkılmadım, defalarca bu hikayelerden okurum derseniz buyurunuz.
Bu kitabı okurken yarıda bırakıp iki kitap daha bitirdim. Sonra kaldığım yerden devam ettim.
Kuantumun Gücü: Kitap geldiğinde dayanamayıp kıyıda köşede, bulduğum her fırsatta okudum bu kitabı. Tavsiye etmelik kitaplarımdan biri. İste-olsun, mesajlı, kişisel gelişim kitapları içerisinde bence temel sayılabilecek bilgilerle başlıyor. Ben de bu aleme dalmak, kendimi geliştirmek istiyorum derseniz bu kitapla iyi bir başlangıç yapabilirsiniz. Temel fizik kurallarını anlatarak başlıyor bir kere bu da benim gibi somut örnekler, kanıtlar isteyen biriyseniz aklınıza mantığınıza yatırarak kuantumun gücünden bahsediyor. Bu kitabı bir kez daha okuyacağım, o zaman daha detaylı paylaşmayı düşünüyorum.
Çırılçıplak Aşk: Okumayı seven kız grubuyla "kitap günü" yapmaya karar verdik. İlk toplaşmamızda herkes okuyup beğendiği bir kitabını getirecek, sonra kitap grupta dönecek, herkes her kitabı okuyacak ve gün tamamlanacak. Benim şansıma Aret Vartanyan'ın Çırılçıplak Aşk'ı düştü. Aret Vartanyan'ın ciddi fanları var, sosyal medyada çok aktif ve güçlü bir isim, karizmatik bir adam olması da bu tarz kitapların hedef aldığı belli bir yaşa gelmiş-eğitimli kadınlara hitap etmesi açısından bir artı daha sağlıyor.
Aşk ve ilişkiler üzerine ideal olanı anlatan, ilişkiyi güzelleştirmeyi amaçlayan bir kitap olmuş. Belki ilişkiler üzerine en az kafa yorduğum bir dönemimde olmamdan beni çok açmadı. Ama bu konuda bir arayışınız, soru işaretleriniz varsa iyi gelebilir.
Rush: 1970'lerde Formula 1 pilotu olan iki adamın öyküsünü anlatan bu film afişiyle bile bir "erkek" filmi imajı uyandırabilir. Gerçekten de film bittiğinde Mr. Balmy benden daha çok etkilendi. Filmin gerçek bir hikayeden uyarlanması, anlatımındaki güzellik filmi her kitleye hitap eden bir hale getirmiş. Filmin uzunluğu da makul. Tavsiye...
Sagaris Meyhane: Çayyolu Alacaatlı yolu üzerinde bir villanın bahçesi ve alt katı Sagaris Meyhane olarak hizmet veriyor, üst katında sahipleri yaşıyor, evin hanımı mutfağa girip tek tek yemekleri, mezeleri yapıyor, nefis dekorasyonlu bir bahçede, çimlerin üzerinde yiyip içip sohbete dalıyorsunuz. Canlı müzik biz gittiğimizde tıngır mıngır içeride çalıyordu, biz o caanım bahçeyi bırakamadık o yüzden müzik konusunda çok fikrim yok, haftanın üç günü üç farklı grup müzik yapıyormuş ve daha önce gidenler müziğin güzel olduğunu söylüyor. Mekan sahibesi masa masa dolaşıp hatır soruyor. Çayyolu bize biraz uzak ama yine de arada kaçmalık güzel, sırf çimen üzeri masalar bile yeter...
Yolluk Park 17: Meyhane deyince aklınıza minicik salaş masalarda lezzetli meze, tıngır mıngır bir müzik ve koyu bir arkadaş sohbeti geliyorsa, bu yer de evinize yürüme mesafesindeyse aradığınızı buldunuz demektir. Çoktan bilinen, keşfedilen bir yer olsa da ben ilk kez gittim ve bayıldım. Fiyatlar makul, mezeler şahane, ciğerini ben yemesem de yiyenler bayılıyor. Ayrancı pazarının arkasında. Gidin, yiyin, için, güzelleşin.
Yolluk Park 17: Meyhane deyince aklınıza minicik salaş masalarda lezzetli meze, tıngır mıngır bir müzik ve koyu bir arkadaş sohbeti geliyorsa, bu yer de evinize yürüme mesafesindeyse aradığınızı buldunuz demektir. Çoktan bilinen, keşfedilen bir yer olsa da ben ilk kez gittim ve bayıldım. Fiyatlar makul, mezeler şahane, ciğerini ben yemesem de yiyenler bayılıyor. Ayrancı pazarının arkasında. Gidin, yiyin, için, güzelleşin.
Pizza il Forno: Benim gibi İtalyan yemekleri, pizza delisiyseniz, çok eski olmamasına rağmen Ankara'nın bu güzide pizzacısını duymamaya imkan yok. Standart pizzacıların fiyatına, fırında özel olarak pişirilen İtalyan işi pizza yiyorsunuz, salatalarına bayılıyorsunuz. Yemek sonrası tatlı niyetine nutella pizzası ve hatta tiramisu yiyorsunuz. Tıka basa doyup ertesi gün akşama kadar bir şey yemek istemiyorsunuz ve sonuç eve bile sipariş verebiliyorsunuz! Çankaya Yıldız'da minicik ama şirin, kaliteli ve çoktaaannn namı alıp yürümüş bu pizzacıyı keşfetmeyen kalmasın!
17 Haziran 2014 Salı
Hacettepe mezunu, bütçe uzmanı, finans yüksek lisanslı ve artık pilates eğitmeni: İlke!
"Meslek" dediğimiz şey, bilinçsizce üniversite tercihi yapıp okulu bitirip hasbelkader bir iş bulup para kazanmak uğruna mutsuz yaşamak, katlanmak, haftasonunu beklemek, her pazar gecesini hüzünle geçirmek, yazın yapılacak en fazla iki haftalık tatil için tüm yıl çalışmaktan mı ibaret?
Bir süredir bunu sorguluyorum, burada da yazmıştım.
Bence çağımızın meslek anlayışı bu değil. Öncelikle sevdiğin, ilgilendiğin bir şeyi meslek seçmelisin, ki bu ülke şartlarında zor, kabul. Öyle ya da böyle bu alanda kendini geliştirmek için ciddi zaman, emek, para harcamalısın. Gerçek mesleğini hayatına tamamiyle entegre etmiş olmalısın, o mesleğin gerektirdiği, getirdiği gibi yaşamalı ve bundan da son derece memnun olmalısın. Hiçbir zaman tamam oldum deyip durmamalısın ve mesleğin için yaptığın hiçbir fedakarlık sana yük gelmemeli. Bence işinde parlayan insanların sırrı bu... Daha zeki, yetenekli, paralı olmaları değil.
Evet ben de üniversite tercihimde popüler bir okulun, popüler bir bölümünü, sadece bu kriterlere göre tercih ettim. Bu okulla bağlantılı bir işim var. Çok şükür, sorunlu, çalkantılı bir iş hayatım yok. Ama üzerimde iyi durmayan bir elbise gibi daha çok...
"Benim mesleğim ne?" diye sorduğumda herkes sporla ilgili bir şey olmalı diyordu. Bense reddediyordum. Ama buna uykumdan, sevdiklerimle geçirdiğim zamandan, keyif saatlerimden feragat ederek ciddi zaman, emek ve para harcıyordum. Yıllardır çok olağandışı bir şey olmadıkça spor yapmayı hiç bırakmadım, benim düğmeme bir bassalar 10 saat durmadan spordan konuşabilirim. Yani aslında meslek tarifime bire bir uyuyor. Ama nedense "ben yaptırmayı değil, yapmayı seviyorum" diye ezberden bir cümleyle bu konuyu kapatıp arayışlarıma devam ediyordum.
Ta ki önüme Türkiye Cimnastik Federasyonu'nun pilates eğitmenlik ilanı düşene kadar... Aslında eğitimler, seminerlerden haberim oluyordu ama diyordum ki "onca beden eğitimi, spor akademisi mezunu var, sümme haşa ne haddime!" Ama sonra bir deneyeyim bakayım dedim, olursa olur, olmazsa 2 hafta sevdiğim bir şey için çabalamış olacağım... Sonra acaba nasıl olur diye bir melek kartı çektim, bu çıktı: Başardın!
Gerekli işaret de gelmiş oldu. İşe girip yüksek lisansı tamamladığımdan beri bir şeyi başarmak için çalışmamıştım. Ne kadar stresli de olsa tadına doyulmaz bir şeymiş, bir kez daha anladım.
Ankara Arena'da ilk hafta uygulama ile geçti, Murat Göktaş, İbrahim Gürbüz ve Nihan Şahingöz hocalarla matten, reformera, oradan beş kişilik gruba eğitmenlikle neredeyse yemeden içmeden çalışıp durduk. Uygulamanın teoriği de bir hayli ağırdı, Mr. Balmy'nin uzun bir seyahate çıkması da şansıma denk geldi, akşamları eve gelip uzun uzun ders çalıştım. Uygulamanın teorik sınavı test olmasına rağmen bir hayli çeldirici soruyla doluydu. Uygulama sınavı ise çok çok heyecanlı... Toplamda 4 aşamalı sınavın iki aşamasında matte ve reformerda hareket serilerini yaparak diğer iki aşamada da mat ve reformerda eğitmenlik yaparak sınavı tamamlamış olduk.
Bunun için de kızları spor salonunda toplayıp bir güzel eğitmenlik pratiği yaptım, sonra da onları başıma dikip hareket serilerini doğru yapıp yapmadığımı test ettirdim. Gerçekten o günün sınavı geçmemde çok büyük etkisi var.
Sonraki hafta daha sakin geçti. 19 Mayıs Stadyumu içindeki cimnastik salonunda teorik derslere katıldık. 8 yaşındayken cimnastik macerası için gittiğim salona 25 yıl sonra gitmek güzeldi. İkinci hafta hem ilk haftadaki gibi stresli bir ortam yoktu, hem de kaynaşıp bir sürü arkadaş edinmenin rahatlığıyla tatilde gibi geçti, sanki 1 yıl geçmişcesine uzaklaştım gündelik hayatımdan...
Köln'den bu belgeyi almak için gelen bir arkadaş vardı, Almanya'da eğitmenlik belgesini almak için 3 yıl kursa devam etmek gerekiyormuş... Eğitmenlik yapmak istediği, onu da geçtim BESYO mezunu olduğu halde hayatında reformer makinesini görmeyeni, "gelmeden önce bir arkadaşım 3 gün pilates yaptırdı, öyle geldim" diyeni, pilatesi büyük top zannedeni... Ülkemizin eksiği o kadar çok ki buna bir şey diyemiyorum, sonuçta federasyon eldeki imkanlarla olabileceğin en iyisini yapıyor bence.
Bu sürecin sonunda sınavları geçtim ve eğitmen oldum. Sonuçta bir işim var, eğitmenlik yapabilir miyim bilmiyorum ama emek verdiğim bir şeyi başarmanın hazzını yaşıyorum. Olan oldu, biten bitti, hiçbir zaman demeyeceğim, kendimi geliştirmenin, beni mutlu edenin peşinden gitmeye devam edeceğim.
Bir süredir bunu sorguluyorum, burada da yazmıştım.
Bence çağımızın meslek anlayışı bu değil. Öncelikle sevdiğin, ilgilendiğin bir şeyi meslek seçmelisin, ki bu ülke şartlarında zor, kabul. Öyle ya da böyle bu alanda kendini geliştirmek için ciddi zaman, emek, para harcamalısın. Gerçek mesleğini hayatına tamamiyle entegre etmiş olmalısın, o mesleğin gerektirdiği, getirdiği gibi yaşamalı ve bundan da son derece memnun olmalısın. Hiçbir zaman tamam oldum deyip durmamalısın ve mesleğin için yaptığın hiçbir fedakarlık sana yük gelmemeli. Bence işinde parlayan insanların sırrı bu... Daha zeki, yetenekli, paralı olmaları değil.
Evet ben de üniversite tercihimde popüler bir okulun, popüler bir bölümünü, sadece bu kriterlere göre tercih ettim. Bu okulla bağlantılı bir işim var. Çok şükür, sorunlu, çalkantılı bir iş hayatım yok. Ama üzerimde iyi durmayan bir elbise gibi daha çok...
"Benim mesleğim ne?" diye sorduğumda herkes sporla ilgili bir şey olmalı diyordu. Bense reddediyordum. Ama buna uykumdan, sevdiklerimle geçirdiğim zamandan, keyif saatlerimden feragat ederek ciddi zaman, emek ve para harcıyordum. Yıllardır çok olağandışı bir şey olmadıkça spor yapmayı hiç bırakmadım, benim düğmeme bir bassalar 10 saat durmadan spordan konuşabilirim. Yani aslında meslek tarifime bire bir uyuyor. Ama nedense "ben yaptırmayı değil, yapmayı seviyorum" diye ezberden bir cümleyle bu konuyu kapatıp arayışlarıma devam ediyordum.
Ta ki önüme Türkiye Cimnastik Federasyonu'nun pilates eğitmenlik ilanı düşene kadar... Aslında eğitimler, seminerlerden haberim oluyordu ama diyordum ki "onca beden eğitimi, spor akademisi mezunu var, sümme haşa ne haddime!" Ama sonra bir deneyeyim bakayım dedim, olursa olur, olmazsa 2 hafta sevdiğim bir şey için çabalamış olacağım... Sonra acaba nasıl olur diye bir melek kartı çektim, bu çıktı: Başardın!
Gerekli işaret de gelmiş oldu. İşe girip yüksek lisansı tamamladığımdan beri bir şeyi başarmak için çalışmamıştım. Ne kadar stresli de olsa tadına doyulmaz bir şeymiş, bir kez daha anladım.
Ankara Arena'da ilk hafta uygulama ile geçti, Murat Göktaş, İbrahim Gürbüz ve Nihan Şahingöz hocalarla matten, reformera, oradan beş kişilik gruba eğitmenlikle neredeyse yemeden içmeden çalışıp durduk. Uygulamanın teoriği de bir hayli ağırdı, Mr. Balmy'nin uzun bir seyahate çıkması da şansıma denk geldi, akşamları eve gelip uzun uzun ders çalıştım. Uygulamanın teorik sınavı test olmasına rağmen bir hayli çeldirici soruyla doluydu. Uygulama sınavı ise çok çok heyecanlı... Toplamda 4 aşamalı sınavın iki aşamasında matte ve reformerda hareket serilerini yaparak diğer iki aşamada da mat ve reformerda eğitmenlik yaparak sınavı tamamlamış olduk.
Bunun için de kızları spor salonunda toplayıp bir güzel eğitmenlik pratiği yaptım, sonra da onları başıma dikip hareket serilerini doğru yapıp yapmadığımı test ettirdim. Gerçekten o günün sınavı geçmemde çok büyük etkisi var.
Sonraki hafta daha sakin geçti. 19 Mayıs Stadyumu içindeki cimnastik salonunda teorik derslere katıldık. 8 yaşındayken cimnastik macerası için gittiğim salona 25 yıl sonra gitmek güzeldi. İkinci hafta hem ilk haftadaki gibi stresli bir ortam yoktu, hem de kaynaşıp bir sürü arkadaş edinmenin rahatlığıyla tatilde gibi geçti, sanki 1 yıl geçmişcesine uzaklaştım gündelik hayatımdan...
Köln'den bu belgeyi almak için gelen bir arkadaş vardı, Almanya'da eğitmenlik belgesini almak için 3 yıl kursa devam etmek gerekiyormuş... Eğitmenlik yapmak istediği, onu da geçtim BESYO mezunu olduğu halde hayatında reformer makinesini görmeyeni, "gelmeden önce bir arkadaşım 3 gün pilates yaptırdı, öyle geldim" diyeni, pilatesi büyük top zannedeni... Ülkemizin eksiği o kadar çok ki buna bir şey diyemiyorum, sonuçta federasyon eldeki imkanlarla olabileceğin en iyisini yapıyor bence.
Bu sürecin sonunda sınavları geçtim ve eğitmen oldum. Sonuçta bir işim var, eğitmenlik yapabilir miyim bilmiyorum ama emek verdiğim bir şeyi başarmanın hazzını yaşıyorum. Olan oldu, biten bitti, hiçbir zaman demeyeceğim, kendimi geliştirmenin, beni mutlu edenin peşinden gitmeye devam edeceğim.
5 Mayıs 2014 Pazartesi
İstanbul Kırmızısı
“Yola çık, güneye git.
Mümkün olduğunca güneye. Denizin seni okşayan bir renge sahip olduğu, sana iyi
geleceği bir yere. Tek bir lokantanın, yeni tutulmuş bir balığın pişirildiği
tek lokantanın olduğu, etiketsiz, belki biraz reçine kokan beyaz şarabın içildiği
yere git. Oturup günbatımını seyredebileceğin bir yer olsun…
…
Ya da gündoğumunu.
Güneşe karşı gözlerini yumacağın, bedeninin konuşmasına izin vereceğin ve onu
dinleyeceğin bir yer olsun. Ve kiminle sevişmek istersen onunla sevişeceğin bir
yer.
…
Belki böyle bir yer
sadece içimizde var. Orayı aramayı sürdürmeliyiz….. Onu bulamazsak yaratmamız
gerekir. Çünkü kimi zaman yola çıkmak, kaçmak işe yaramaz. Ötede sandığımız
gerçek, çoğu zaman olduğumuz yerdedir ve ancak yüzleşme gücüne sahipsek
bulabiliriz onu. Olduğunuz yerde hareket ederek, gerçeği kabul ederek. Sadece
böyle değiştirebiliriz. Olduğumuz yerde hareket ederek ya da dünyayı gezmek
için bavul hazırlayarak. Tek tek adımlarla.
…
Ve şu anda İstanbul
dünyanın her yeri ve Anna’nınki gibi pek çoğu arasında sadece tek bir öykü. Ve
onu anlatma yürekliliği bulduğunda, kendi öykünü anlattığında her şey değişir.
Çünkü hayatın öyküye dönüştüğü andan karanlık aydınlanır ve ışık sana yol
gösterir. Ve şimdi biliyorsun; o sıcak yer, güneydeki o yer sensin.”
1 Mayıs tatildi, buna rağmen sabah erkenden uyandım,
koltukta açılmayı beklerken biraz televizyona baktım boş boş. Acıktığımı
hissettim bir şeyler atıştırdım, biraz ütü yaptım. Sonra Ahu’nun mesajı geldi:
“Spora gidecek misin?”
“Akşamüstü gideceğim, pilates dersim var.”
23 Nisan’ın neredeyse 14 saatini dolap temizlemekle
geçirmişim, “bugün nereyi temizliyorsun” diye soruyor. Önceki yazımda
bahsetmiştim ya, ışık yanıveriyor. “Ruhumu” diyorum. Evdeyim. “Hiçbir şey
yapmamayı” beceremesem de frene basmayı deneyeceğim diyorum o anda. Mr. Balmy
de hazır işe gitmişken, fırsat bu fırsat…
Uzun zamandır kitap okumaya şöyle geniş zaman ayıramamışım.
Ferzan Özpetek’in kitabı İstanbul Kırmızısı’nı alıyorum elime. Sadece kahve, su
almak, acıktığımı hissedince bir şeyler atıştırmak için kalkıyorum başından, tv
kapalı, müzik açık, telefon sadece iletişim anları için yanımda.
Vuruluyorum. Kolay okunan, çabucak biten bir kitap. Filmleri
gibi, öyle bir anlatıyor ki, bittiğinde sanki o hikayenin içinde ben de
varmışım da şimdi, gözü, kulağı, objektifi bana yönelmiş gibi hissediyorum.
Kendi hayatının, kendi İstanbul’unun yanında Anna isimli
diğer kahramanın öyküsü de kitapta akıp gidiyor. Kitabın sonunda
kahramanlarımızın yolları bir şekilde kesişiyor. Aşk, aile, ilişkiler, anılar,
eski İstanbul, yeni İstanbul… Tıpkı Ferzan Özpetek filmleri gibi, hani kitabın
filmini çekmeye kalksa sanırım benim hayal ettiğimden farklı bir şey çıkmaz
ortaya.
Öte yandan Emek Sineması ve Gezi olayları gibi yakın
tarihimizin önemli olayları da kitaptaki hikâyenin içine yerleştirilmiş, göze
sokmadan, kullanmadan… Bu kitaptan benim anladığım aslında Ferzan Özpetek kendi
hayatındaki önemli birkaç detayın notunu düşmüş gibi.
“Uçurtma uçurmayı
bilmeyen bir erkek, bir kadını mutlu edemez.” (s.21)
“Aşk cinsiyet ayırmaz:
aşk seçer” (s.57)
“… Ama şimdi
biliyorum, aşkın ana noktası bu: akşamları kapıda bekleyen birinin olması. Seni
kucaklayan birinin. Ebediyen değil, tek bir gün için bile olsa kolları arasında
kendini yuvanda hissetmeni sağlayan birinin.
…
Aşk. Ne öğrendim aşk
hakkında? Aşk hakkında öğrendiğim, aşkın var olduğudur. Ya da belki, daha yalın
anlatımla aşk hakkında öğrendiğim ve öğrenmeyi sürdürdüğüm, filmlerimde, bütün
filmlerimde anlattığımdır. Yani, sevdiğimiz insanları asla unutmadığımız, onların
daima bizimle kaldıklarıdır; bizi onlara artık var olmasalar bile çözülmez
biçimde bağlayan bir şeyler olduğudur.
İmkansız aşklar, yarım
kalmış aşklar, var olabilecekken olmamış aşklar olduğunu öğrendim. Yara izi
bıraksa da dağlayıcı bir damganın daha iyi olduğunu öğrendim; kışı andıran bir
yürektense bir yangın yeğdir.
…
Duygular söz konusu
olunca gizemli yasalarca yönetildiğimizi, belki kader belki serap; ama
kesinlikle akıl ermez, açıklanamaz bir şeylerin var olduğunu öğrendim. Çünkü
temelde aşık olmayı açıklayacak bir neden asla yoktur. Sadece olur. Bu bir
gizemin içine girmek gibidir: sınırı aşmak, eşiği atlamak gerekir. Ve orada, bu
gizemde mümkün olduğunca uzun süre kalmayı denemektir.” (s.65)
“Korkuyorum da. Onun
için, eski bir sinema için, bir hayali anmak için protesto gösterisi yapan
halkına karşı polis gönderen bu ülke adına korkuyorum.” (s.96)
“Hayatta asla
başkalarının yargılarına takılıp kalmamak, insanların acımasızlığına ve
dedikodularına kulak asmamak gerekir. Sevdiklerimizin ve bizi sevenlerin
zayıflıklarını anlamaya çalışmak, bizde yarattıkları acılar yüzünden onları
bağışlamak gerekir. Çünkü gerçekten önemli olan, göze görünen değil, duyguların
özüdür.” (s.105)
“Biliyor muydun,
Japonya’da kırık seramikleri onarırken kırığı örtmeye çalışmazlar, tam tersine
onu vurgulamak için kırık yeri altınla doldurarak düzeltirler, diyor. Çünkü bir
şey zarar gördüyse, bir öyküsü varsa bu daha güzel sayılır. Hayatın seni unufak
ettiyse onu altınla onar!” (s.110)
2 Mayıs 2014 Cuma
Hiçbir şey yapmamak: Çok zor çoookkk!
Siz de şu koşup duran savaşçı kadınlardan mısınız? Kimseye muhtaç değilim, her işimi kendim görürüm diyenlerden ve bunun için zaman, para, enerji yaratmaya debelenip duranlardan…
Ben öyleyim. Öyle yetiştirildim. Gerek var mıydı dersek, hem evet, hem hayır derim.
İnsanın iş başa düşünce ne gerekiyorsa soğukkanlılıkla yapabilmesi büyük bir güç, kabul. Öte yandan bu öyle bir hayatımıza kazınıyor ki başkalarının yapabileceği ya da yapması gerekenleri sırtımıza alıp hayattaki sorumluluklara yenilerini ekliyoruz.
Maalesef benim kuşağımda, eğitimli olan her kadında bu sendrom var.
Halbuki daha kolayı varken zoru seçmek neden? Bazen sadece durmak ve hiçbir şey yapmamak istiyorum ve kendimi bu konuda bile daha yolun çok başında hissediyorum, çünkü hiçbir şey yapmadan duramıyorum.
Hep en bakımlı, en güzel halimle dolaşmak istiyorum. Saçlarım parlasın, cildim ışıldasın, ellerim, ayaklarım bakımlı olsun, vücudum şekillensin, en temiz, en güzel kıyafetleri giyeyim, işimde çok başarılı olayım, evim hep temiz ve düzenli kalsın, ev ekonomisinin gözüne vurayım, istediğimi alayım, yapayım ama yine de ay sonunda para arttırayım, işte başarıdan başarıya koşayım, hobilerim olsun onlarla ilgileneyim, sağlıklı yemekler pişireyim, sağlıklı besleneyim…
Ancak tıkanıp kalıyoruz işte. Halbuki bunların hiçbirini yapmasak da ölmüyoruz. Hafta sonu geldiğinde muhakkak kuaföre gitmek, evi temizlemek, yemek yapmak, sağlıklı beslenme adına yoğurt mayalamak, spora gitmek, mutlaka bir aktiviteye katılmak hatta gezmek gibi aslında hiç de gerekli olmayan “zorunluluk”ları hayatımda buluveriyorum, bunları yapmadığımda kendimi mutsuz hissediyorum bir de. Halbuki bunlar olmasa da olur, bir cumartesi yataktan kalkıp koltuğa, koltuktan kalkıp yatağa yatarak gün geçirilebilir ya da cumadan “haftasonu yapacaklarım” listesini hazırlamadan hafta sonu o an aklına ne geliyorsa o yapılabilir ve “yapılması gerekenler”se bekleyebilir.
İdealini anlatıyorum ama hadi bu haftasonu yapayım dersem yine yapamıyorum. Aşama kaydettim ama… Mr. Balmy’e gereksiz yüklendiğim bazı şeyleri atıverdim mesela, manikürü, pedikürü sırf gidiş-geliş ve bekleme zamanını kazanmak için evde yaparken dört büklüm olup kendim yapacağıma ayda bir kendini şımartma kontenjanından kuaföre gidiyorum, uygun fiyata bir ütücü bulup gömlekleri gönderiyorum, temizlikle zaman harcayacağıma bunu iş haline getirenlere paslıyorum, bir nevi zamanımı satın almış oluyorum, canım istemiyorsa hayatı kaçırıyorum hissini bir kenara bırakıp dışarı çıkmıyorum. Yetmez tabi…
İdealini anlatıyorum ama hadi bu haftasonu yapayım dersem yine yapamıyorum. Aşama kaydettim ama… Mr. Balmy’e gereksiz yüklendiğim bazı şeyleri atıverdim mesela, manikürü, pedikürü sırf gidiş-geliş ve bekleme zamanını kazanmak için evde yaparken dört büklüm olup kendim yapacağıma ayda bir kendini şımartma kontenjanından kuaföre gidiyorum, uygun fiyata bir ütücü bulup gömlekleri gönderiyorum, temizlikle zaman harcayacağıma bunu iş haline getirenlere paslıyorum, bir nevi zamanımı satın almış oluyorum, canım istemiyorsa hayatı kaçırıyorum hissini bir kenara bırakıp dışarı çıkmıyorum. Yetmez tabi…
Çamaşırlıkta asılı çamaşırları bir hafta toplamasam, şu 3 gün de spor yapmayıvereyim diyebilsem, evden çıkmadan bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirmesem, yeni açılan bir mekana gitmek zorunda hissetmesem, şehrin en iyi dönerini yapan yeri keşfetmesem, en azından koltukta üstüme aldığım battaniyeyi bile katlamasam bu iş oldu diyeceğim ama bunun için daha çok yolum var.
Bu da nereden çıktı yıllardır hep bir şeylerle meşgul olmak iyidir, diyen sen değil misin, diyebilirsiniz. Bunu aslında Demet çıkardı… Bir şeyler yapmadan duramamanın iyi değil, kötü bir şey olduğunu, hiçbir şey yapmamanın da önemli olduğunu söyledi. Meditatif bir yanı var bu konunun. Zihnimizi susturmak için sürekli bir şeyler yaptığımızı, hâlbuki bu şekilde bilinçaltının karanlık kanallarının aslında temizlenmeyeceğini, sadece “halı altına süpürme” eylemini gerçekleştirdiğimi söyledi.
Bu da nereden çıktı yıllardır hep bir şeylerle meşgul olmak iyidir, diyen sen değil misin, diyebilirsiniz. Bunu aslında Demet çıkardı… Bir şeyler yapmadan duramamanın iyi değil, kötü bir şey olduğunu, hiçbir şey yapmamanın da önemli olduğunu söyledi. Meditatif bir yanı var bu konunun. Zihnimizi susturmak için sürekli bir şeyler yaptığımızı, hâlbuki bu şekilde bilinçaltının karanlık kanallarının aslında temizlenmeyeceğini, sadece “halı altına süpürme” eylemini gerçekleştirdiğimi söyledi.
Kabul etmek konusunda zorlanmadım, doğru. Hiçbir şey yapmamak “kendini dinlemek” olacak. Her kendini dinleme sancılı ve uzun bir süreci getirecek. Değişime zorlayacak. Buna hazır değilseniz benim gibi her şeyi yapmalıyım kafasıyla dolaşıp duracaksınız, yorulduğunuzda da aklınıza bu gelecek: Hiçbir şey ihtiyaç değil, dur bir içine bak, ne yaptığına, amacının ne olduğuna…
Ve ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…
Ancak her şeyin bir zamanı var. Fark ederek bir aşamayı geçtim, uygulamaya geçtiğimde asıl yolu kat etmiş olacağım…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





