spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2015 Cumartesi

Daha iyi bir ben!


Geçen haftalarda bir gün aslında ortada dertlenecek ya da kutlanacak hiçbir şey yokken, biraz gri Ankara bunalımı, biraz monoton işin can sıkıntısı yanına yalnız bir akşamın keyfini çıkarma gayesiyle marketten cipsleri, kuruyemişleri, evin yakınındaki pastaneden de en sevdiğim pastayı alıp eve düştüm. “Breaking Bad” sonrası birkaç bölüm ilerlemiş “Better Call Saul”u da açıp Sicilya şarabımla önce bir tuzlu saati yapıp ardından da pastayla altın vuruş yaptım. Dizi de, yiyecekler de bittiğinde dımdızlak kalmıştım, şişen midem akciğerime doğru yayılmış vaziyette, aldığım her nefesi derinden almazsam tıknefes kalıp ölecek gibiydim. Bu durumlarda en iyisi piton gibi sırt üstü yatıp genleşmek ve mide işini bitirene kadar öylece kalmaktı. Tabi bu kadar yemenin, kendime bunu neden yaptığımın sorgulamaları altında…


O yayılmam sırasında işaret gibi önüme bir yazı düştü: Daha iyi bir benEvet tam olarak ihtiyacım olan şey… Yediğimde ya da yemediğimde kilosu çok değişmeyen şanslılardanım ama psikolojim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İtiraf etmek gerekirse öyle piton gibi yatarken kendimi berbat hissediyorum, bedenen hiçbir şey değişmese bile daha iyi hissetmem beni daha iyi bir ben yapıyor ve bu kadar spor disiplini olan biri olarak bu kadar sağlıksız beslenmek bana iradesizlik gibi geliyordu. 
O akşam karar verdim. Daha iyi bir ben benim bu hayattaki hedefim olmalıydı. Sadece bedensel olarak da değil, başka konularda da. Ama ben bedenimden ve sağlığımdan başlamak istedim. 
Haftanın en az 3-4 gününü spor salonunda geçiren, geri kalan günlerde de en azından açık havada yürüyüş yapan, asla kaytarmayan bendenizin tüm sorunu yanlış beslenmek, yemeyi içmeyi sevmek, efkarımı, neşemi bir şekilde yeme içmeyle sonlandırmaktı. Bu kadar spora daha iyi bir bedene sahip olmamamın tek nedeni o boğazımdan geçenlerdir, orası kesin!

Katı kurallara gelemediğimi de biliyordum. Birkaç gün süren, “o yok, bu yok”tan sonra eskisinden beş beter patlama yaşadığımı defalarca test etmiştim. Bu da bir ileri iki geriden başka bir işe yaramıyordu. Her ne olursa olsun, kararında oldu mu, yeme içme işi de hayattan keyif almanın önemli bir yolu, sosyal hayat da zaten öyle katı hallere girmemizi engelliyor. Benim ilk etapta yaptığım şey “çöp” yememekti. Şu an “çöp” yemiyorum ve sadece bu, o yazıyı okuduğum günden bu yana 2 kg hafifletti beni.


Peki çöp nedir? Genel olarak düzenli beslensem de öğleden sonraları uzun süren ofis saatlerinde peş peşe yediğim 2-3 çikolata, bisküvi, gofret mesela, dışarı çıktığımda siparişin yanında gelen ekmekler, pideler, soslar, tok olduğumu hissettiğim halde yemeye devam ettiğim hazır gıdalar, tatlılar, düzeni bozan her şey… Durup düşünüp “şu an buna ihtiyacım yok” diyeceğim her şeye “çöp” dedim ben.
Mesela her akşamüstü ofiste 3-5 çikolata, bisküvi, gofret yemektense haftasonu sevdiğim ve gerçekten iyi bir tatlıyla kendimi tatmin etmeyi denedim. Geçen hafta sonu MrBalmyile bir sufleyi paylaşmak fazlasıyla yetti. Ofisteki o saatlerde ise birkaç fındık, birkaç parça %70 kakao oranlı çikolata ve filtre kahve gerçekten beni durdurmaya yetti. Yemekte söylediğim bonfilenin yanındaki birkaç patatesi tırtıklasam da ekmeği, sosları tamamen yok saydım ve salataya abandım. 

Alkol en büyük tuzaklardan biri malum. Rakıyı iki kadeh tek içerek ve mezeleri de ekmeksiz yiyerek çözümü buldum, tabi bir de kaçamak yaptığım günler aralardaki minik ödüllerimi (kuruyemişler, bitter çikolata, meyve) yemiyorum, haftada birden fazla da alkol almamak en iyisi. 

Bunun yanında zaten yaptığım doğrular da vardı: Zinhar kahvaltısız evden çıkmamak, yeşil çayı ihmal etmemek, öğünlerde protein-karbonhidrat dengesine dikkat etmek, ara öğünleri atlamamak ve iş çıkışından yarım saat önce yediğim bir porsiyon yoğurt…


Birkaç yıldır deneyip deneyip bir türlü beceremediğim şeyi başarmaya başlamanın mutluluğu ve okuduğum yazının etkisiyle bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çok klişe de olsa mesele gerçekten başlamak ve karar vermekte. Belki benim bu yazım da bir yerlerde birilerine ilham olur. Daha iyi bir ben için hayatımdaki eylemlerim devam edecek, tabi burada da!

4 Temmuz 2013 Perşembe

Aslında hiçbir şeye ihtiyacımız yok!

Bugünlerde bu söze takılıp kaldım.

Ne zaman bir şeyleri kaybetme üzüntüsü/endişesi yaşasam daha derin düşününce hemen bu sözü tekrarlıyorum: "Aslında hiçbir şeye ihtiyacımız yok!"


Parasız kalmak ya da parayı yetiştirememek mesela.
Asla bitmesini istemediğimiz ilişkilerin gün gelip bitmesi.
Elde etmeye uğraştığımız onca şey.
Hayatımızın büyük kısmını kurban ettiğimiz işimiz.

Hiçbirine ihtiyacımız yok!

Çünkü bizim tüm hücrelerimize muhteşem bir armağan verilmiş: Alışma, değişme, dönüşme, uyum sağlama.

Parasız kaldık mesela, elimize geçen paraya göre hayatımızı devam ettirmiyor muyuz? Tıpkı daha fazlasını elde ettiğimizde o halimize uyum sağlamamız gibi.

En bitmemeli diye düşünülen ilişkiler, en vazgeçilmez sanılan insanlar hayatımızdan, ne kadar istemesek de, çıktığında sarsılsak, dağılsak da yine yaşamaya devam etmiyor muyuz? Yine yaşamdan keyif alacak, mutlu hissettirecek bir şeyler bulamıyor muyuz? Bir gün o insanların yerine konacak yenileri çıkıp gelmiyor mu, kısa vadede değilse de, uzun vadede iyi ki bitmiş demiyor muyuz?

Bir gün hayatımızdaki her şeyi onun sayesinde elde ettiğimizi düşündüğümüz işi kaybetsek dünyanın sonuna gelmişiz mi demektir? Yoksa o halimize de mutlaka bir çare var mıdır?

İşin ilginç yanı hayat odaklanan hedefe ulaşmak mıdır yoksa o hedefe ulaşma yolunda yaşanılan zorluk, kaygı ve endişelerle geçen zaman mıdır?

Hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Daha fazla paraya, daha fazla yemeğe, giysiye, daha fazla insana... Kaygı ve endişelerle geleceği, üzüntülerle geçmişi yaşayarak "an"ın bize getirdiklerini göz ardı ediyoruz. Hayvanları, çocukları örnek almak gerek diyordu bir kitapta: Onların tarihsellikleri yoktur, geçmişte olan bir şeye takılıp kalmazlar, unuturlar ve anın tadını doyasıya çıkarırlar. "Acaba yarın yiyecek bulabilecek miyim" gibi endişeler taşımazlar, ne olursa olsun ihtiyaç duyduklarına istedikleri an ulaşabileceklerini bilerek yaşarlar. Belki kaybetme üzüntüsü/endişesi taşımadıklarından doğumu, ölümü, en olmadık şeyi bile normal kabul edip çabucak uyum sağlarlar. Bizse geçmişle gelecek arasında gidip gelerek hayatımızı geçirir, "şu an" ne demek bilmeyiz bile!

Benim "an"ı yaşadığım nadir anlardan biri spor yapma halimdir mesela. Gerçekten spor yapmak, vücudu hareket ettirmek kimyayı öyle bir etkiliyor ki, her gün canlı canlı mucize yaşıyorum bu sayede. Bunu ancak uzun süre düzenli spor yapan biri anlayabilir. Spor derken illa spor salonunun lüks aletlerine gerek yok, yıllardır her gün düzenli yürüyüş yapmak bile bu mucizeyi tatmaya yeter.

Vücuduna, ruh haline böylesi güzellikler katan bir şeyin sosyal hayatı patlattığı da bir gerçek! Spor yapıp bundan hunharca zevk alandan korkmayacaksın, ben bunu öğrendim! Eğlenmeyi, gezmeyi de bir o kadar sever çünkü bu tipler, bir de böyle manasız kaprisleri, insanı yoran arızaları olmaz genelde. İşte yıllardır sporun bana kattıkları bol bol endorfin, her daim 34 beden bir vücut yanında eğlenceli bir arkadaş grubu da oldu.


Hafta ortası da olsa dün akşam aman herkes tatile gitmeden son bir kez eğlenelim mantığıyla toplaştık bir güzel. Grubumuzun iş bitiricisi Sezocuğum Park Caddesi'ndeki Şaziye Barcode'da yerimizi ayırtıp sonra bize alkollü araba kullandırmamak için kocaman bir minibüs de ayarlayınca gitmek farz oldu. Bu kadar kalabalık olacağımızı bilmezdim ama sorun değil, spor kaynaştırır da zaten. Sonrası bol eğlence, sohbet, dedikodu ve göbek havasından ibaret.


Bu da, her ne kadar Handancığımın ayakkabıları mavi gibi çıksa da, gecemizin yeşil ayakkabılı kızlar klubünden:) Ne kadar minimal yaşayalım desek de, ayakkabıda tutmayın bizi!


19 Şubat 2013 Salı

Sportmen Billy:)



Çocukluğumdan beri hep hopbidi zıpbıdı bir insandım ben. "Tintin" gibi enerjikliği çağrıştıran sayısız lakabım oldu bu nedenle.

Mesela minicikken koltukların üzerinden sık sık zıpladığımı hatırlıyorum. Sonra jimnastik, masa tenisi gibi çeşitli spor maceralarım oldu. Ortaokul yıllarımda arkadaşım Esra ile yaz tatillerinde Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nin çevresinde yürüyüş yapardık. Lise yıllarımda dansa merak saldım, güya sınıfımızda İngilizce Listening dersleri için bulunan teyp ise özellikle kız bolluğu içindeki sınıfta oryantal müsabakalarına kadar vardırdı işi.

Üniversitede ise yürüyüş yapmak hayatımın vazgeçilmezlerinden biri oldu. Dersim sabahsa, öğleden sonra, öğleden sonraysa sabah çıkıp yürüyüş yapardım. Bu yürüyüşlerin şöyle bir güzel yanı da vardı: Bol bol düşünürdüm, hayatım, düşüncelerim, hissettiklerim üzerinde. O yaşların insan ömründeki en dikkat çekici yıllar olduğunu düşünürsek farkındalığımı çok artıran bir aktivite olmuştu, hem bedenim, hem ruhum açısından.



Derken çalışmaya başladım. Bu ülkenin farklı şehirlerinde, bir yıl kadar otel hayatı yaşadım. Yürüyüşlerim artık koşuya döndü. Gittiğim yerde ilk iş otelin fitness salonuna göz atmak oluyordu ya da çoğunlukla sabah mesai başlamadan eşofmanları kuşanıp artık yol nereye götürürse tempolu tempolu yürüyüp hem de akşam gidebileceğim yerler için keşfe çıkıyordum. Tabi bu aktivite Fethiye, İzmir, Tekirdağ gibi güzel kıyılarda daha güzel oluyordu ama ben Kastamonu, Karaman gibi küçük şehirlerde de hareketi elden bırakmıyordum.

Küçük şehirlerde sabahın altısında koşan bir kız, kimi zaman şehrin küçüklüğünden kendimi şehirlerarası yollarda buluyordum... Pek normal karşılanmıyor haliyle. Karaman'da bir sabah koşuyorum yine, esnaf da her sabah yeni yeni dükkanlarını açıyor, bir tanesi komik bir İç Anadolu şivesiyle "bu da tay gibi her sabah nereye koşuyorsaaa" diyor arkamdan:))) Zor dönemlerimdi aslında ama çok güzelmiş.



Sonra yerleşik hayata geçince bu sefer de hayatım fazla durağan gelmeye başladı. Ne yapsam, ne yapsam derken... Gidip bir spor salonuna üye oldum. Şu çok moda pilatesler, derken dumbıllar, toplar, barlar, step tahtaları hayatıma girdi, ardından Latin dansları eşliğinde koreografik aerobik hareketleri... Bununla birlikte farklı cinsiyet, yaş, meslek ve eğitimde hala görüştüğüm bir sürü arkadaşım oldu.



Her şey çok keyifliydi ki, bizim spor salonu topu attı. Sudan çıkmış balığa döndük. Düzenli spor yapan insanlarda bir endorfin bağımlılığı olduğuna kesinlikle inanıyorum. Ben de bunlardan biriyim, aslında hiçbir şeye çok fazla bağlanmayacaksın düsturunu benimsesem de o sıra aylarca rüyamda bize en acılı seansları yaşatan Burcu Hoca'yı gördüm, ayrılığa dayanmak zor oldu.

Sonra gittim çok daha lüks bir spor salonuna hatta moda deyimle "club"a üye oldum. Üç yılım da orada geçti. Burası da eşiğimi fazlaca yükseltti. Pilates'in pahalı aletlerle yapılanı, üç-beş kişilik özel kinesis dersleri, bosular, spinning derken bir de hayatımıza "hadi spor bitti, saunada buluşalım"lar girdi, yine bir sürü arkadaş eşliğinde.

Şunu gördüm düzenli spor yapan, bunu yaşam biçimi, tutku haline getirmiş bir insanın hayatla kavgası azalıyor, hayattan keyif almayı bilen, bunu beceren bir insana dönüşüyor.

Ve bugüne gelirsek... Evlilik ve bazı nedenlerle uzak kaldığım sporuma dönerek her tarafım ağrıyarak uyanmayı, onca enerjiyi harcayıp kurt gibi acıkmayı nasıl da özlemişim! Şükür kavuşturana!



Şimdi biraz da nedir, ne değildir dersek...

"En iyi spor ya yüzmedir, ya yürüyüş" diyen uzmanlara ve doktorlara inat, en iyi spor siz neyi yapmayı seviyorsanız odur diyerek karşı görüş bildiriyorum. Böyle denildi diye, alışveriş merkezi dolaşmakla ya da denizde 10 dakika kulaç atmakla "aman iyi spor oldu" diyen insanlar var çünkü. Evet mantık 60 yaşına geldiğinde de yapabileceğin sporsa, bence öneri "ya yürü, ya yüz" yerine, "eğer ömrünün sonuna kadar yapabileceğine kanaat getiriyorsan her tür sporu yap" olmalı. Çünkü bu işin baş düşmanı istikrarsızlık, yani yapıp yapıp sonra bırakmak. Bırakmayanları görüyorsunuz, meselaaaaa Ajda Pekkan:) Hala çatır çatır koşu bandında cardio yapan bir insan kendisi.

Mesela ben su sevmeyen bir insanım, denizin üzerinde, karşısında olmayı severim ama içine sadece serinlemek için girerim. "Hadi en iyi spor yüzmeymiş" diye bir ay düzenli yüzmeyi denedim, sevmediğim için sürekli kaytarma eğilimine girdiğimi fark ettim. Bundan hayır gelir mi? Buyur en iyi spor...

Ben neler yapıyorum:

Pilatesle başlarsak... 7 yıldır allegrosundan, çemberine, boy boy topundan lastiğine kadar her tür aletle pilates yapan biri olarak ilk başladığınızda öyle yerlerinizi ağrıtıyor ki, burada kas mı varmış, ben ne zaman çalıştırmışım da bu kadar ağrıyor, dedirtiyor. Pilates esneklik, dayanıklılık ve güç üzerine yapılan bir spor bence. Yani "pilatesle 5 kilo verdim" bir yalandan ibaret. Kilo vermek iki yolla olur: 1- Diyet yaparak, 2- Nabzınızı yükselten cardio egzersizleri yaparak. Pilates ise nabzınızı yükselten bir spor değil. Buradan faydasız olduğu hissine kapılmayın. Gerçekten vücudu şekillendiren, duruşu düzelten, kasları güçlendiren, vücuda esneklik kazandıran bir spor. Bununla birlikte ağırlıklarla yapılan egzersizler de aynı etkileri sağlıyor. Kilo vermek için biraz boğazı tutup pilates yapılabilir. Böylece beslenmeyle verilen kiloların yarattığı sarkmalara bir önlem alınmış olur.

Cardio egzersizlerine gelirsek... Bunlar nabzı belli bir seviyenin üzerine çıkaran, sizi terleten egzersizler: Koşu, tempolu yürüyüş, hareketli danslar, step, spinning... Ben bunların tümünü denedim. Sabırsız bir yapım olduğu için pilateslerdeki "evet şimdi sopa hareketinde 1 dakika bekliyoruz" gibi hareketlerde sıkılıyorum biraz, o yüzden cardio egzersizlerini daha çok seviyorum. Hiphop, oryantal, latin danslarının aerobik hareketleriyle harmanlandığı dans dersleri, koreografik dans eşliğinde step dersleri ya da bir disco ortamında geçen ve sabit bir bisikletin pedalını çevirmek ne kadar zor olabilir ki, dedirten ama insanı sucuğa çeviren spinning...

Genellikle tavsiye edilen ise 30 dakikalık bir cardio egzersizi sonrası yine en az o kadarlık kas egzersizi şeklinde. Yani hepsinden biraz, böylece cardio sonrası yapılan kas egzersizlerinde de yağ yakımı devam ediyor. Hatta her gün yarım saat yerine, haftada 3 gün 1 saat sporun daha faydalı olduğu da bilimsel olarak kanıtlanmış bir şey.

Ama en önemlisi ne biliyor musunuz? Severek, isteyerek, görev hissine kapılmadan sadece vücudunuza konsantre olarak içinizden gelen sporu, içinizden geldiği kadar, içinizden geldiği zaman yapmanız. Bununla beraber üşengeçlikten arınmanız. Benim çok olmuştur, "öf hiç spor yapasım yok" diyip çıktığımda "iyi ki gelmişim" dediğim.

Hareket edin, pişman olmazsınız:)

*İlk görsel internetten ama maalesef kaynağını bulamadım, diğerleri www.chillinpanda.com sitesinden.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Endorfin, Sushi, Kaynatan Kızlar, Kızartma Tabağı, İki Film Birden



Pazartesi geldi yine.

Ben bu hafta sonu kendim için bir sürü bir şey yaptım. Cumartesi günü neredeyse 24 saatim dışarlarda geçti. Kendimi hafiflemiş, rahatlamış, "hah işte böyle olmalı" derken buluyorum bu hafta sonunun ardından.

Öncelikle bu hafta sonu evlilik hazırlıkları ve daha sonraki birtakım belirsizlikler nedeniyle ara verdiğim sporuma yeniden kavuştum. Ne olursa olsun insanın kendini mutlu etmek için elinden geleni yapması gerektiğine inanıyorum, kendine iyi gelenin ne olduğunu bir an önce keşfedip hayattan şikayet etmek yerine bunlara yönelmesi gerektiğini de! Ben hayatımın hiçbir döneminde hareketsiz yaşayan biri olmadım, hatta endorfin bağımlısı bile olabilirim, hele şimdi evlendim artık evimin kadınıyım, alan almış nasılsa mantığına şiddetle karşı çıkıyorum! O yüzden yıllar sonra verdiğim sekiz aylık ara, bu sekiz aylık süreçteki genel mutsuzluk halimin de en önemli sebebiydi bence. Gitmeli miyim, gitmemeli miyim, sorumluluklarım arttı, ya her şeye yetişemezsem gibi endişelerimden, suçluluk duygularımdan bir an uzaklaşıp kararımı uygulamaya başladım. Burada biraz hayatın gerçekleri:

1- Aklına bir şey düştüyse, er ya da geç yaparsın. Tereddütlerin, kaygıların, yokluk hislerin, imkansızlıkların, mantığın buna engel olamaz, sadece biraz erteler ve sürüncemede bırakır. Ama illa ki aklına düşeni yaparsın! O yüzden derler ya ilk aklına gelen doğrudur!

2- En çok şeyi, en verimli şekilde en yoğun olduğun zamanda yaparsın. Çünkü zaman programlaması harika yapılmıştır. Tembelleşmeye, üşenmeye başladığın anda yapacaklarını ertelemek diye bir şey olmadığını bilirsin. Ayrıca üzerine öyle bir güç, kendine öyle bir güven gelir ki, yapmak istediklerini büyük bir istekle yaptığın müddetçe neredeyse biyonik bir insana dönüşürsün, yorulmazsın, acıkmazsın. Ama buradaki en önemli etken yaptıklarından, bu halinden her an büyük bir mutluluk duymak gereği. Öyleyse kim tutar!

Hatta denemediğim bazı sporlara da yönelmek niyetindeyim. Tecrübeleri paylaşırım.

Ardından birazcık aile ziyaretleri ile bir sürü büyüğümüz, küçüğümüz ve sevdiklerimiz mutlu edildi veeeee sonrasında muhteşem cumartesi başladı.

Benim işyerimin birçok olumsuzluklara rağmen güzel bir yanı var: Güzel insanlarla aynı işyerini paylaşıyor olmam. Tamamen arkadaşlık, paylaşım üzerine kurulu, rahatlıkla sohbetler edilen, işsel hırsların sıfır olduğu ilişkiler bunlar. Beraber dışarı çıkıyoruz, ev gezmeleri yapıyoruz, tatillere gidiyoruz. İşyerinde biraz bunalınca birbirimize nefes oluyoruz. Selda benim tatil arkadaşım mesela, Demet yaşam koçum... Sonra geçen yıl aramıza kısa süreliğine katılan bir fıstığımız daha oldu: Ayşem. Yaklaşık 8 ay yanımızda kaldıktan sonra kocası tarafından İstanbul'a götürüldü. Bizi de üzdü, Ayşem'i de. Ama ilişkimiz hiç kopmadı. Sık sık görüşüyoruz, her İstanbul ve Ankara yolculuklarında birbirimize zaman ayırıyoruz, her an temastayız. İşte bu hafta Ayşem misafirimiz oldu, ne de güzel oldu!



Park Caddesi'ndeki QuickChina'da kırmızı şarap, mentollü sigara, sushi ve nefis sohbetlerin eşliğinde hasret giderdik, içtik içtik, içtikçe güzelleştik:) Mekanın ambiyansına, bahçesine, hizmet kalitesine, personeline ayrı ayrı bayıldım. Ben şehir merkezine yakın oturan biri olarak Çayyolu genelde pek tercihim olmuyor ama özellikle QuickChina için o kadar yol tepilir. Ve o geceki falım, bu bir işaret olmalı!



Ardından aynı ekiple Kıtır'a geçip başka arkadaşlar ve yeni tanışılan bir sürü insanla keyifli vakit geçirdik. Park Caddesi Kıtır, Tunalı'ya beş basar bence, sırf isim yapmış olmasından kaynaklı Tunalı'da kötü yemeklere maruz kalırken, Park Caddesi Kıtır'ın nefis kızartma tabağı parmaklarımızı yedirtti. Gece 2 gibi onlardan ayrılıp soluğu bu sefer gece gezmelerinde olan kocamın yanında, Viktoria'da aldım. Eve sabaha karşı girdik ve günümüzü noktaladık.

Ertesi günün uyanışı biraz zor oldu tabi. O kadar hareketin ardından pazar gününe yaraşır bir sakinlikle kitabımı okudum, yedik, içtik, film izledik.



İlk film halen vizyonda olan Oscar adaylarından romantik komediye ufacık tefecik dokunan Umut Işığım idi. İnsanın içini ısıtan güzel mi güzel, romantik bir film Umut Işığım. Özellikle Robert De Niro ve onun oğlunu Pat rolünde canlandıran Bradley Cooper'ın performansını ben çok beğendim. Tiffany rolündeki Jennifer Lawrence'ın da hakkını yememek gerek.

Bir şeyin sadece bir yolu yok, mutluluğun kaynağı bizim sandığımız gibi tek bir şeyde değil, en büyük mutluluklar, en güzel aşklar hep beklenmeyen zamanda gelir. Hayata gözlerimizi koca koca açarak bakmalı, ezberlerimizi bozmalıyız.

Filmin bana düşündürdüğü bunlar oldu. Eski karısının onu aldattığını öğrendikten sonra aldatıldığı adamı hastanelik eden Pat rehabilitasyon süreci sonrası hayata yeniden başlıyor ve burada düşündüğü tek bir şey var: Eski karısının istediği gibi bir adam haline gelip onu yeniden kazanmak. Ancak "tanrı biz plan yaparken yukarıdan izleyip gülermiş" hikayesi gibi o sırada karşısına çıkan Tiffany Pat'in yaşamını bambaşka yerlere götürüyor. İzleyin, keyif alın...


Ve bir film daha, yine vizyondan, yine Oscar adayı: Steven Spielberg'in Amerikan başkanı Abraham Lincoln'ün iç savaş ve kölelikle mücadelesini anlatan filmi Lincoln. Konu ne kadar ilgimi çekse de filmin pek açtığını söyleyemeyeceğim. Aslında kimseyi etki altında bırakmak istemem ama filmde müthiş bir durağanlık söz konusu. Daniel Day Lewis'in muhteşem performansı dışında dikkatimi çeken pek bir şey olmadı maalesef. Ama hep söylediğim gibi, bir filmi, bir oyunu, bir kitabı belki başka bir zaman, başka bir ruh haliyle izlesek ya da okusak o zaman bambaşka şeyler hissedebiliriz, önyargı oluşturmak asla istemem, izlemek isteyenlerin takdirine bırakmak en iyisi belki de.

İşte haftasonu böyle geçti. İki gün bu kadar güzel enerji depolamışken Mutya Buena-Amy Winehouse düeti eşliğinde B Boy Baby ile başlayan bir pazartesi ne kadar sendromlu olabilir ki?