29 Haziran 2015 Pazartesi

Kötülüğün başlangıç noktası: Kabil

Elimde yaklaşık 150 sayfalık sarı bir kitap var. Kitap ince ama üzerindeki “1998 Nobel Edebiyat Ödülü” yazısı gözümü korkutuyor. Nedense böyle bir imajı var Nobel’in bende, zor okunur, zor anlaşılır gibi. Tatilden 10 gün önce elime alıyorum, 150 sayfa ama 10 günde anca okurum derken, iki günde işlem tamam!

Kitaplarımı internetten, internet araştırması sonucunda alıyorum. Nadiren de gazete, dergilerdeki tavsiye yazıları ya da tanıdık tavsiyesiyle. Bu internet araştırmaları sırasında zaman zaman kocaman bir okuyucu kitlesi olan ama benim adını dahi duymadığım bir yazara rastladığımda utanıyorum. Bunca yıldır okurum, nasıl kaçırdım diye… José Saramago da onlardan. Yazdıklarının sarsıcı, etkileyici hatta ürkütücü olduğunu söyleyebilirim. Ateist olması nedeniyle dini pek çok miti, anlatılagelen mucizeleri sorguladığı enteresan kitapları var ya da mevcut düzeni ciddi ciddi sorgulayıp yerden yere vurduğu alışılagelmemiş romanları da… 


Ben Kabil’den başlamak istedim. 

Tarihin ilk katili ve kötüsü Kabil’in öyküsünü bir yandan tanıdık, bir yandan bildiğimizin dışında bir seyirle okuyoruz. Kabil Ademle Havva’dan doğduktan sonra dini mitlerde anlatılan pek çok olayın şahidi oluyor. Babil Kulesi’nin yıkılışını, İsrailoğullarının savaşlarını, Eyüp peygamberin sabrını ve son olarak da Nuh Tufanı’nı yaşıyor. Tüm bunları yaşarken derin bir sorgulamaya giriyor ve okuyucuyu hem eğlendirip hem düşündürüyor. Öte yandan yazılanların belli bir kesimi çok rahatsız edeceği aşikar, zira yazarın kendi ülkesinde aforoz edildiğini de okudum bir yerlerde. 

José Saramago’nun yazım ve noktalama konusunda kendince bir üslup geliştirdiğini de ekleyip bu konuda da sıradan bir metinle karşılaşmayacağınızı belirteyim ve kitabın vurucu cümleleriyle sizi baş başa bırakayım.

…ölüm tanrılara yasaktır, oysa kendi adlarına ya da kendileri yüzünden işlenen bütün cinayetleri üstlenmeleri gerekir, Tanrı masumdur, eğer o var olmasaydı da her şey aynı olurdu…” (s.32)
Her şey gibi kelimelerin de kendi neden, nasıl, niçinleri vardır. Gösterişli olan kimileri tumturaklı bir havada bize seslenirler, sanki büyük işler için yaratılmış gibi kasılırlar, ama sonunda hafif bir yel bile olmadıkları, bir değirmen kanadını bile döndürmedikleri ortaya çıkar; sıradan, alışıldık, her günkü kelimeler olan diğerleri ise kimsenin öngörmeyeceği sonuçlara yol açar, bu iş için doğmamışlardır ama yine de dünyayı altüst ederler.” (s.46)

İnsanların tarihi, tanrı’yla anlaşmazlıklarının tarihidir; o bizi anlamaz biz de onu anlamayız.” (s.76)

Tanrı’mız, göğün ve yerin yaratıcısı, tam bir zırdeli, çünkü yalnızca eylemlerinin bilincinde olmayan bir deli yüzbinlerce kişinin ölümünden doğrudan sorumlu olmayı ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmayı kabul edebilir, tabii eğer, sonuçta, delilik yoksa, irade sışı, sahici delilik yoksa, dosdoğru kötülüktür bu…” (s.110)

tanrı’nın yalnızca tanrı diye, kurallar, engeller, yasaklar ve aynı ağırlıkta başka boş lakırdılar saptayarak müminlerin mahrem yaşamını keyfince yönetmesi gerektiği zırva fikri nereden kaynaklanmaktadır…” (s. 135)

Ve kitabın son cümlesi:
Tanrı’nın cevabı işitilmedi, kabil’in sonraki karşılığı da yok olup gitti; en mantıklısı, birbirlerine karşı hala argüman geliştiriyor olmalarıdır; müspet bilimin öğrettiklerine bakılırsa, tartışmaya devam etmişlerdir ve hala da tartışmaktadırlar. Hikaye bitti, anlatacak başka bir şey olmayacak.” (s.146)

26 Haziran 2015 Cuma

"Catch me if you can": Koşu günlüğü

Çocukluğumda annemin bana taktığı isabetli bir ad vardı: “kurtlu”. Az yiyen, boğazsız ama yerinde duramayan bir çocuktum. En çok özendiklerim buz patencileri, tenisçiler, dansçılar, ritmik jimnastikçiler… Çocukluğumda çeşitli sporlara meylettiysem de sanırım sporcu disiplini denilen şeyi idrak edemediğimden hep yarım yamalak kaldı. 

Lise yıllarında bir şey keşfettik: Yürümek insana iyi geliyordu ve ekonomik de oluyordu. Okul servisinden ayrılıp toplu taşıma artı yürümeyle üniversite sınavının getirdiği fazla kiloları verip cillop gibi mezuniyet kızları oluvermiştik.

Üniversite yıllarımda ise yürümeye devam ettim, bu kez bir yerden bir yere gitme haricinde buna belli bir zaman ayırarak hem de. O yıllardaki yürüyüşlerim, bir yandan düşündüklerimle, dinlediğim müziklerle kendimi keşfetmelerim, bir şeyleri fark etmelerim ile daha da anlam kazandı. Hareket etmenin hem ruha, hem bedene iyi geldiğini o zaman fark ettim. 

İşe başladığımda ise yürüyüş için bazen hava karanlıkken yollara düştüm, seyahatte de olsam sabahları kalkıp hem şehri kokladım, hem de vücudumun ısrarla istediği şeyi vermiş oldum. 


Sabit bir işe geçince ise spor salonu üyeliği yaptım. Neredeyse 10 yıldır tesis kullanıyorum. Tatiller ve belli rahatsızlıklar harici hiç öyle uzun aralar vermedim. Önceleri motivasyonu kolay sağlıyor diye grup derslerine yöneldim, bir sürü şeyi yaptım. Ancak son 1-2 yıldır fitness denilen bir mucize ile haşır neşir oluyorum. Grup dersinin insanı kısıtlayan saatlerindense istediğim ve imkan bulabildiğim her an gitme şansım var, üstelik grup dersindeki her yaş, cinsiyetten insana göre yaptırılan egzersizlerin yerini sadece bana özel hareketler aldı. 

Sürekli yürüyüş yapıp cardio aletlerinin tepesinden inmeseniz de akılda tutulması gereken bir şey, kadınların muhakkak ağırlık egzersizi yapması gerektiği… Çünkü kemik-kas erimesi kadınlarda erkeklere göre çok daha riskli boyutlara ulaşıyor ve kas yoğunluğunuz ne kadar artarsa yağ yakımınız o kadar kolaylaşıyor. Tabi ağırlık çalışması denilince akla body building geliyorsa orada durun… Kimse 3-5 kiloluk dumbella o kaslı vücut şampiyonları gibi olmaz. Gücünüze, vücudunuza göre ağırlık sizi ilk etapta şişirse de sonraki süreçte mutlaka daralma sağlar.


Fitnessın yanı sıra cardio çalışması da yapmak gerekiyor malum. Ben o işi de spor salonundaki aletler üzerinde yaparken sevgili hocam açık havada ve değişik zeminlerdeki koşunun vücuda çok daha faydalı olacağını söyledi. 

Havaların da ısınmasıyla benim özellikle sabahları çok sevdiğim Dikmen Vadisi’nde koşmaya başladım. İlk günler nefes ayarlamakta, tempoyu tutturmakta çok zorlandım. Aşil tendonumda anormal ağrılar hissettim. Deneme yanılmayla doğru ayakkabıyı, doğru kıyafeti buldum. Oksijeni ciğerlerime kadar çekip, 8-10 derece sıcaklıkta sırtımdan çıkan tere hayret eden insanları gördükçe zevkim katlandı. En az 10 km’lik her koşunun sonunda damarlarımda kanımın daha bir hevesle aktığını hissettim. Öyle mutlu oldum, öyle bir endorfin salgıladım ki, koşunun sonunda kaslarıma, kemiklerime, beni ayakta tutan sağlığıma teşekkür ettim, onlar yerinde ve sapasağlam olmasa böyle bir mutluluğu yaşayamazdım, diye.


Şimdi mesafeyi uzatmaya, hızlanmaya odaklandım. Yaz sabahlarının en güzel aktivitesi için, iliklerinize kadar “iyi” hissetmek için sadece bir spor ayakkabı yeterli! Durduğunuz kabahat!

16 Haziran 2015 Salı

Daha iyi bir ben: Terapi

Bundan üç yıl öncesinden öyle farklıyım ki…



Bu değişimin bir miladı var mı bilmiyorum ama bu üç yıl içinde öğrendiğim bir şey varsa o da birden bire olan bir şey yok aslında. Evren, hayat, dünya tedricen akıp gidiyor, birden bire olansa sarsıyor, bocalatıyor; hani yavaş yavaş, alıştıra alıştıra olan daha doğal akıp gidiyor misali. O yüzden kendimdeki değişimin yavaş yavaş, yaşaya yaşaya, sindire sindire olması bir bakımdan iyi bence, bünyeyi sarsmadan yani…

Büyük travmalardan bahsetmiyorum tabi. Hayattaki küçük şeylerle oluyor bu değişimler, aksine büyük travmalar, sorunlar daha radikal kararları, daha keskin dönüşleri gerektiriyor ama bu küçük değişimler kadar hayatımızı etkilemiyor bence. O keskin dönüşlerin gitgelleri daha fazla oluyor sanki.

Büyük bir ayrılık ya da kayıp yaşadığınızda, kendinizi onarmayı elli yolu denedikten sonra bulduğunuzda, bir gün o yolların hiç işe yaramadığını görürsünüz örneğin. Bin kere iyi gelen, bin birincide artık sizi iyi etmeye yetmez. Ruh haliniz bir gün o sorunu aşmış gibi hissettirir, bazen hiç geçmemiş gibi.



Benim kastettiğim şeyse başka bir şey… Adı ister üçüncü gözün açılması olsun, ister kendi kendini fark etmek, keşfetmek olsun, isterse empatinin kitabını yazmak olsun, bir kere bu yola girdin mi, geri dönüşü yok, fark ettikçe yenilerini görmemek, her geçen gün bir adım ilerlememek işten bile değil! Üstelik bir şeyleri düzeltmek için bulduğun yolun işe yaramaması gibi bir şey söz konusu değil!

İşte o yüzden değişim değişim deyip durduğum aslında davranışlarım, olaylara yaklaşımım, hissiyatım.

Çocukluktan beri huysuz mu huysuz bir yapım var, son derece heyecanlı ve cadaloz olduğum da bir gerçek. Aniden sinirlenmek, bir türlü sakinleşmeyi bilememek ve sürekli kaygıyla dolaşmak da en sık yaşadıklarımdı. 

Sonra her şeyin bakış açısından ibaret olduğunu fark ettim. Öğrendiğim en önemli şeyse başkasını değiştirmenin çok zor olduğu, en kolayının kendini, bakış açını değiştirmek olduğunu fark ettim. Aynı olayı yaşayan iki kişinin etkilenme dereceleri birbirlerinden farklı olduğuna göre her şeyin bittiği nokta tam da kendimiziz.

Bunun en somut örneğini trafikte yaşıyorum. Türkiye’de en kibar, en ince adam bile direksiyon başına geçince bir canavara dönüşüyor, kaba saba davranışlar sergiliyor. Kadını erkeği böyleyiz: Ara sokaktan çıkmaya çalışan sürücüye suç işlemiş muamelesi yapıp ısrarla yol vermiyoruz mesela, zar zor önünüze geçip yol aldığındaysa küfür tonlamasıyla kornaya abanıyoruz. Ama ara yoldan çıkan biz olduğumuzda bu kez anayoldaki yol vermeyene aynı tepkileri gösteriyoruz. Sonra el kol hareketleri, küfürler, gereksiz gerginlikler ve hatta fiziksel şiddet… 

Kendimi eğitmeye başladığım ilk alan trafik oldu. Yol isteyene veriyorum, kesinlikle iddialaşmıyorum, sinirlerimi bozacak bir şeyin içine girmemek için sakin olmaya çalışıyorum ve yol istediğimde işaret parmağımı şirince havaya kaldırıp yol istiyorum. Durmayan sayısı çok çok az oluyor. Gerilmiyorum böylece, dizlerimi titreten sinir harpleri yaşamıyorum, o boyutta bir şey olsa da bulaşmadan geçsin gitsin diye bekliyorum.

Aynı şeyleri insan ilişkilerinde de yaşamaya çalışıyorum. En azından sevdiğim insanlarla gerilim yaşadığım anda sakin olmaya, sakin kalmaya çalışıyorum. Söyleyeceklerimi hemen sıralamaktansa üzerine birkaç gün düşünüyorum. Kendimi biliyorum çünkü, gerçekten ne hissettiğimi, olayı büyütüp büyütmediğimi anlamak için üç güne ihtiyacım var. Üç günün sonunda olay hala beni sinirlendiriyor, hala “ama o da şu yönde haklı” diyemiyorsam, söylemem gerekeni bu kez üzerinde düşünmüş olarak söylüyorum. Belki her zaman beni istediğim yere götürmüyor bu davranış ama içimi rahatlatıyor. 



Aslında bu iş bünyede az biraz da umursamazlığı getiriyor. Çünkü bazı şeylerle uğraşmak istemiyor insan artık. Ne bileyim, otoparka park eden yabancı aracın peşine düşüp bu kimmiş, neymiş diye sorgulamıyorum mesela. O adamı bulup arabasını çektirip amacına ulaşıyorsun belki ama gerginlik, zaman kaybını da beraberinde getirmiş oluyorsun çoğu zaman. 

Belki de en önemlisi insanlara yaptıklarımızdan ziyade kendimize ettiklerimiz… Sürekli kaygı taşımak, sürekli endişe duymak, sürekli karamsar gezmek bir insanın terapiye en çok ihtiyaç duyduğu konular. Bunun en önemli çözüm yolu ise anı yaşamak, olmamış belki de hiç olmayacak bir şey için bugünü mahvetmemek… Hatta bir şeyi yapıp “sinirlenmeyecektim, böyle düşünmeyecektim, böyle demeyecektim” diye kendinizi sonradan uyarmanız bile büyük bir ilerleme. O zaman küçük bir kendinize dönüşle daha iyi bir bene biraz daha yaklaşma zamanı! Yavaş ve küçük adımlar bile yeter!

*Görseller pinterest'ten.

28 Mayıs 2015 Perşembe

Üç günlük "yaza merhaba" turu!

Yıl 2002.

Finaller bitmiş, yaz tatili gelmiş. Dünya Kupası maçları sürüyor, herkes kırmızı beyaz giyiniyor, ben 20’lik dişimi çektirmiş iki yanaklı gibi dolaşıyorum. Yaz okulunda üstten ders almışım, bir yandan derslere gidiyorum. Ve karaktersizin teki tarafından kalbim ve onurum feci şekilde kırılıyor. Depresyon belirtileri nedir, hayatımda ilk kez o zaman karşılaşıyorum. Yiyemez, uyuyamaz hale geliyorum. Derslere girecek, çalışacak hiç halim yok. 


Lise sıralarından beri canciğer bir kankam var: Ekin. Çok farklıyız aslında birbirimizden, zaman zaman çatışan, zaman zaman rekabet eden ama birbirimiz ile ilgili iyi niyetin hiçbir zaman şüphe götürmediği bir dostluğumuz var. Yakın oturuyoruz, üniversite tercihlerimizi aynı okulu kazanacak şekilde yapıyoruz ve gerçekten aynı okula giriyoruz. Ekin’in babası Kıbrıslı, baba tarafındaki tüm akrabaları Kıbrıs’ta ve Ekin o yaz, yazı geçirmek üzere Kıbrıs’a gidiyor. Ben de o ruh haliyle sürekli Ekin’e yazıyorum, o oldu, bu oldu, diye. “Gelsene” diyor. 



Dönüş tarihi açık bilet alıp soluğu onun yanında alıyorum. Girne’de amcasının boş kışlık evinde kalıyoruz, babası kalkıp işe gidiyor sabahları, akşamları dönüyor. Biz de canımız isterse denize giriyoruz, geziyoruz, alışveriş yapıyoruz. Amcasının iş için kullandığı kamyonet de bize tahsisli. Fuat Amca, Ekin ve ben o kamyonetin tepesinde bir yandan Kıbrıs’ın gezilip görülecek yerlerini karışlıyoruz, bir yandan amcaların, akrabaların evinde nefis Kıbrıs yemeklerinden tadıyoruz, kumarhanelerde çılgınlıklar yapıyoruz, konser, etkinlik, müze, tarihi yer ne varsa kaçırmıyoruz. Ekin de benim yaşadığım sürece girmeye başlıyor. Derin derin konuşuyoruz, çok gülüyoruz, çok ağlıyoruz, dolmuştan inip denize yürüdüğümüz boş ve uzun yolda yüksek sesle şarkı söylüyoruz. Birbirimizin ciğerine kadar anlar, bilir hale geliyoruz. Bir ayı geçkin süre oradakalıp Ankara’ya bomba gibi dönüyorum. Annem gidişimle dönüşüm arasındaki farkı görüp Ekin’e de, Fuat Amca’ya da hep dua ediyor. 


Şimdi görüşmesek, kötü ayrılsak da o zaman bana yaptıklarını, dostluğunu, arkadaşlığını hiç unutmuyorum, onun da, babasının da hakkını, emeğini ödeyemem, hep güzel anarım. Kanından, canından olmayan birinin kardeşinden öteye geçebileceğinin en güzel kanıtıdır benim için. 


Ve aradan geçen 13 yıldan sonra sezonun ilk ayağı suya sokmasını gerçekleştirmek üzere ben yine Kıbrıs’tayım. Bu sefer öyle lokal lezzetler, gülüp eğlendiğim kankam, kamyonet tepesinde geçen harika geziler yok. MrBalmy’mim, ultra her şey dahil bir otel, deniz, güneş ve ye, iç, yat tatili var.
Kış boyunca yoğunlaşan işler, uzun geceler, soğuk günlerin üzerine kısa bir tatil olarak değerlendirilecek 1 Mayıs ve 19 Mayıs’ın iki cumartesisi de çalışmak zorunda kalınca tatil için iyice kurtlanıp kısa sürede karar verip düşüyoruz yollara.


Tercihimiz Merit Park Hotel’den yana oluyor. Normalde her şey dahil konsepti hiç sevmesem de üç gecelik bu kaçamakta “ye, iç, yat” tatilinin amacına hizmet etmesi açısından özellikle seçiyoruz burayı. Gerçekten çok da memnun kalıyoruz. Bir kere her şey dahil otellerdeki yemek ve içki kalitesinin standardının düşük olması bir sorundur. Ama burada ne açık büfelerdeki yemeğinde, ne de alkolü bol kokteyllerinde öyle bir sıkıntı yok. Açık büfede kırmızı et, bol deniz ürünü ile karşılaşmak bir hayli keyif vericiydi. Sushi bile vardı, daha ne olsun. Ayrıca akşam yemeği saatleri haricinde 21 saat açık restoranında bile öyle güzel yemekler servis ediliyordu ki!

Varış saatimiz gece saatlerine denk gelince bu 21 saat açık restoranda yemek yedik. Izgara köfte, makarna, salata ile. Sonra havuz başında birkaç kadeh bir şeyler içip casinoyu şöyle bir turladık. Ardından uyumaya gittik. 


Deniz üzerinden odamıza dolan güneşle uyanıp kahvaltı sonrası minbüsle Girne’ye gittik. 13 yıl önce gezdiğim sokakları dolaşırken MrBalmy’e tam aaa ben bu mağazalardan birinden terlik almıştım, hala giyerim diye anlattığım sırada vitrinde aynı terliği gördüm! Hemen içeri dalıp heyecanla anlattım sahiplerine. Sonra aynı terliğin başka rengini alıp çıktım mağazadan, bir Kıbrıs ritüeli yaptım kendimce. Sonra sipariş verilen içkileri, uygun fiyata bulduğumuz Nike’ları alıp bir de bol pembeli bir valizi de kaptıktan sonra otele döndük. 




Hemen deniz kenarına inip güneşlendik bol bol, denize indik. Nefis kokteylleri peşi sıra yuvarladık. Esans basılmamış, alkolü bol, gerçekten iyi hazırlanmışlardı. Tüm gün deniz kenarında yayılıp kitap, gazete okuduk. 


Akşam yemeğinden sonra önce Anadolu Ateşi’nin gösterisini izledik otelde, ardından da Soner Olgun’un sahnesini. İkisi de gerçekten çok güzeldi ama Soner Olgun’u ben böyle bilmezdim. Muhteşem bir repertuar ve orkestrayla sabaha kadar sahnede, mola vermeden coşturdu da coşturdu. Şarkılara eşlik etmekten boğazım tahriş oldu! 



Sabah biraz hoşaf gibi uyandık. Pazar günümüz de deniz kenarı bol yeme, içme, kitap ve deniz arasında gelip geçti. Akşam casinoya uğradık, şansımız epey açıktı. 

Pazartesi sabahı uçaktan inip işe geldik. 

Kısacık da olsa, gerçekten dinlenmiş, yenilenmiş, kurtları dökmüş, iyi hissetmenin doruklarına varmış şekilde döndük. Bu da bizim yaza merhaba partimiz oldu!

20 Mayıs 2015 Çarşamba

"İnsanın kişisel tarihi başladıklarıyla değil, bitirdikleriyle, kazandıklarıyla değil, kaybettikleriyle yazılıyor"

Epeydir elime sarıp sarmalayan, okumak için sabırsızlanıp okuma saatlerini iple çektiğim bir kitap geçmemişti. Çantamda süründüre süründüre okuduğum kitaplar olsa da şöyle zevkten dört köşe olmamıştım nicedir. Nermin Yıldırım'ı da yeni kitap siparişimin araştırmaları sırasında keşfettim. Kitaplarının adlarıyla ilgimi çektikten sonra, yorumları, kitap özetlerini okuyup yazdığı ilk romanı, Unutma Beni Apartmanı'nı sipariş ettim ve gelir gelmez de yaladım yuttum.


Ben Aziz Nesin ile, Yaşar Kemal ile büyümüş biri olarak romanlardaki gündelik dilden ve terimlerden tutucu bir  şekilde rahatsız oluyorum, tabi ki hat safhada edebi bir dil beklemiyorum ama en azından yazım kuralları, anlatım bozukluklarına dikkat edilen kitaplar benim için her zaman başarılı bir romanın olmazsa olmazı oluyor. Nermin Yıldırım'ın da genç yaşına rağmen bu önemli konuya dikkat ederek yazdığını daha kitabının ilk sayfalarından anlamak mümkün. Bu anlamda da Unutma Beni Apartmanı beni sarıp sarmaladı.

Kitabın kahramanı Süreyya'nın hikayesinin içine çocukluğundan itibaren dalıp bir yandan Türkiye'deki, bir yandan dünyadaki önemli gelişmelerin panoramasını izleyip bir yandan bu gelişmelerin Süreyya'nın hayatındaki izlerine şahit olarak akıp gidiyor roman.

Babasının ölümü sonrası kendisini terk eden annesi ile ilgili travmaları, babaannesi ile büyüme aşamaları, tek başına hayatını kurması, hayatına giren birçok insan... Yeri gelip kitabın kahramanına sinir olmak, yeri gelip hak vermek, anlamaya çalışmak arasında gidip gelinen sürükleyici, çarpıcı bir hikaye olmuş. Zaman zaman gözümüze gözümüze sokulan sert tespitler, zaman zaman "evet, doğru" dedirten saptamalarla kitaba bayılıp yazarını takibe aldım ve ilerleyen günlerde diğer kitaplarını okumak üzere araştırmalara başladım bile.

Öykü sürükleyici, anlatım, dil alıp götüren cinsten. Kitapta altını çizdiklerim de aşağıda. Yaz da başlıyor, uzun sıcak günlere böyle bir kitap yaraşır...

"Acımak, başkalarının çektiği azaba bakıp, onların yasını tutarmış gibi yaparak kendi mutluluğuna şükretmektir. Acımak, kıl payı yırttığın mutsuzluğun diyetini uğursuz, cüretkar bir sadaka gibi dağıtmaktır. İşte bu sadaka, iki damla gözyaşı ya da kimsenin bir işine yaramayacak anlık bir yüek burkuntusu kadardır. Acıyan, kendini yüce duygulara malik, iyi yürekli bir insan olduğu yalanına inandırmaya çalışır. Halbuki bencil bir sahtekardan fazlası değildir. Pek tabi bununla yüzleşmeyi aklının köşesinden bile geçirmez." (s.10)

"Kim sırdaşlarını sever ki? Sırrın emanetçisi gönülsüz bir hamal, kör bir kurşun gibi sokaklarda dolanırken, kim anlık bir patlamadan ya da zaruretten dolayı sırlarını verdiği birini sevmeye devam edebilir ki?" (s. 15)

"Küçücük bir çocuğun tek istediği, diğer çocuklar gibi olmaktır. Herkes nasılsa, öyle olmak. İyi ya da kötü tüm farklılıklar, onu arkadaşlarının gözünde yabancı yapar. Diğer çocukların hayal bile edemeyeceği harika bir bisiklete sahip olmak da, herkesin sahip olduğu bir anneden mahrum bırakılmak da..." (s. 19)

"...intihar insanın kendisini, dünyadaki varlığını biraz fazlaca önemsediği anlamına gelmiyor mu?"(s.45)

"Her defasında benzer semptomları gösterip, üç aşağı beş yukarı aynı şekilde yaşanmasına karşın, içinden geçtiği ana ve sadece o anda değdiği iki kişiye özel olduğuna inanılan tek hastalıktı aşk." (s. 157)

"Ölüm vazgeçişlerin en katmerlisi, kahramanlığa giden yolun kestirmesiydi. Kısa olduğu için kestirmeydi elbette, yoksa kolay olduğundan değil. O yola sapmak kısacık anlardan geçen bir karardı, ama bu uğurda vazgeçilen yollar, sokaklar, kavşaklar, uç uca eklenmiş bir hayattan daha fazlasıydı. Ve ölmek tek bir hayattan daha fazlasını yitirmekti aslında." (s. 282)

"Oysa bazı ölümler, insanın adını, yeryüzündeki varlığını güçlendirir. Bazı ölümler, ölüleri yaşayanlardan daha güçlü, daha canlı kılar. Mesela intiharlar. Pek çokları koca bir hayattan vazgeçebilme cüretini gösterenlere saygı ve merak duyar." (s. 283)

"Bir insanı ölüme iten sebepler, bütün o süreç yakınları tarafından hiç fark edilmemişse belki de kimse yeterince yakınında olmamıştır,değil mi? Yaşanan bir intihardan sonra bütün yakınların yakınlıklarını temize çekmesi garip değil bu yüzden." (s. 284)