28 Mayıs 2015 Perşembe

Üç günlük "yaza merhaba" turu!

Yıl 2002.

Finaller bitmiş, yaz tatili gelmiş. Dünya Kupası maçları sürüyor, herkes kırmızı beyaz giyiniyor, ben 20’lik dişimi çektirmiş iki yanaklı gibi dolaşıyorum. Yaz okulunda üstten ders almışım, bir yandan derslere gidiyorum. Ve karaktersizin teki tarafından kalbim ve onurum feci şekilde kırılıyor. Depresyon belirtileri nedir, hayatımda ilk kez o zaman karşılaşıyorum. Yiyemez, uyuyamaz hale geliyorum. Derslere girecek, çalışacak hiç halim yok. 


Lise sıralarından beri canciğer bir kankam var: Ekin. Çok farklıyız aslında birbirimizden, zaman zaman çatışan, zaman zaman rekabet eden ama birbirimiz ile ilgili iyi niyetin hiçbir zaman şüphe götürmediği bir dostluğumuz var. Yakın oturuyoruz, üniversite tercihlerimizi aynı okulu kazanacak şekilde yapıyoruz ve gerçekten aynı okula giriyoruz. Ekin’in babası Kıbrıslı, baba tarafındaki tüm akrabaları Kıbrıs’ta ve Ekin o yaz, yazı geçirmek üzere Kıbrıs’a gidiyor. Ben de o ruh haliyle sürekli Ekin’e yazıyorum, o oldu, bu oldu, diye. “Gelsene” diyor. 



Dönüş tarihi açık bilet alıp soluğu onun yanında alıyorum. Girne’de amcasının boş kışlık evinde kalıyoruz, babası kalkıp işe gidiyor sabahları, akşamları dönüyor. Biz de canımız isterse denize giriyoruz, geziyoruz, alışveriş yapıyoruz. Amcasının iş için kullandığı kamyonet de bize tahsisli. Fuat Amca, Ekin ve ben o kamyonetin tepesinde bir yandan Kıbrıs’ın gezilip görülecek yerlerini karışlıyoruz, bir yandan amcaların, akrabaların evinde nefis Kıbrıs yemeklerinden tadıyoruz, kumarhanelerde çılgınlıklar yapıyoruz, konser, etkinlik, müze, tarihi yer ne varsa kaçırmıyoruz. Ekin de benim yaşadığım sürece girmeye başlıyor. Derin derin konuşuyoruz, çok gülüyoruz, çok ağlıyoruz, dolmuştan inip denize yürüdüğümüz boş ve uzun yolda yüksek sesle şarkı söylüyoruz. Birbirimizin ciğerine kadar anlar, bilir hale geliyoruz. Bir ayı geçkin süre oradakalıp Ankara’ya bomba gibi dönüyorum. Annem gidişimle dönüşüm arasındaki farkı görüp Ekin’e de, Fuat Amca’ya da hep dua ediyor. 


Şimdi görüşmesek, kötü ayrılsak da o zaman bana yaptıklarını, dostluğunu, arkadaşlığını hiç unutmuyorum, onun da, babasının da hakkını, emeğini ödeyemem, hep güzel anarım. Kanından, canından olmayan birinin kardeşinden öteye geçebileceğinin en güzel kanıtıdır benim için. 


Ve aradan geçen 13 yıldan sonra sezonun ilk ayağı suya sokmasını gerçekleştirmek üzere ben yine Kıbrıs’tayım. Bu sefer öyle lokal lezzetler, gülüp eğlendiğim kankam, kamyonet tepesinde geçen harika geziler yok. MrBalmy’mim, ultra her şey dahil bir otel, deniz, güneş ve ye, iç, yat tatili var.
Kış boyunca yoğunlaşan işler, uzun geceler, soğuk günlerin üzerine kısa bir tatil olarak değerlendirilecek 1 Mayıs ve 19 Mayıs’ın iki cumartesisi de çalışmak zorunda kalınca tatil için iyice kurtlanıp kısa sürede karar verip düşüyoruz yollara.


Tercihimiz Merit Park Hotel’den yana oluyor. Normalde her şey dahil konsepti hiç sevmesem de üç gecelik bu kaçamakta “ye, iç, yat” tatilinin amacına hizmet etmesi açısından özellikle seçiyoruz burayı. Gerçekten çok da memnun kalıyoruz. Bir kere her şey dahil otellerdeki yemek ve içki kalitesinin standardının düşük olması bir sorundur. Ama burada ne açık büfelerdeki yemeğinde, ne de alkolü bol kokteyllerinde öyle bir sıkıntı yok. Açık büfede kırmızı et, bol deniz ürünü ile karşılaşmak bir hayli keyif vericiydi. Sushi bile vardı, daha ne olsun. Ayrıca akşam yemeği saatleri haricinde 21 saat açık restoranında bile öyle güzel yemekler servis ediliyordu ki!

Varış saatimiz gece saatlerine denk gelince bu 21 saat açık restoranda yemek yedik. Izgara köfte, makarna, salata ile. Sonra havuz başında birkaç kadeh bir şeyler içip casinoyu şöyle bir turladık. Ardından uyumaya gittik. 


Deniz üzerinden odamıza dolan güneşle uyanıp kahvaltı sonrası minbüsle Girne’ye gittik. 13 yıl önce gezdiğim sokakları dolaşırken MrBalmy’e tam aaa ben bu mağazalardan birinden terlik almıştım, hala giyerim diye anlattığım sırada vitrinde aynı terliği gördüm! Hemen içeri dalıp heyecanla anlattım sahiplerine. Sonra aynı terliğin başka rengini alıp çıktım mağazadan, bir Kıbrıs ritüeli yaptım kendimce. Sonra sipariş verilen içkileri, uygun fiyata bulduğumuz Nike’ları alıp bir de bol pembeli bir valizi de kaptıktan sonra otele döndük. 




Hemen deniz kenarına inip güneşlendik bol bol, denize indik. Nefis kokteylleri peşi sıra yuvarladık. Esans basılmamış, alkolü bol, gerçekten iyi hazırlanmışlardı. Tüm gün deniz kenarında yayılıp kitap, gazete okuduk. 


Akşam yemeğinden sonra önce Anadolu Ateşi’nin gösterisini izledik otelde, ardından da Soner Olgun’un sahnesini. İkisi de gerçekten çok güzeldi ama Soner Olgun’u ben böyle bilmezdim. Muhteşem bir repertuar ve orkestrayla sabaha kadar sahnede, mola vermeden coşturdu da coşturdu. Şarkılara eşlik etmekten boğazım tahriş oldu! 



Sabah biraz hoşaf gibi uyandık. Pazar günümüz de deniz kenarı bol yeme, içme, kitap ve deniz arasında gelip geçti. Akşam casinoya uğradık, şansımız epey açıktı. 

Pazartesi sabahı uçaktan inip işe geldik. 

Kısacık da olsa, gerçekten dinlenmiş, yenilenmiş, kurtları dökmüş, iyi hissetmenin doruklarına varmış şekilde döndük. Bu da bizim yaza merhaba partimiz oldu!

20 Mayıs 2015 Çarşamba

"İnsanın kişisel tarihi başladıklarıyla değil, bitirdikleriyle, kazandıklarıyla değil, kaybettikleriyle yazılıyor"

Epeydir elime sarıp sarmalayan, okumak için sabırsızlanıp okuma saatlerini iple çektiğim bir kitap geçmemişti. Çantamda süründüre süründüre okuduğum kitaplar olsa da şöyle zevkten dört köşe olmamıştım nicedir. Nermin Yıldırım'ı da yeni kitap siparişimin araştırmaları sırasında keşfettim. Kitaplarının adlarıyla ilgimi çektikten sonra, yorumları, kitap özetlerini okuyup yazdığı ilk romanı, Unutma Beni Apartmanı'nı sipariş ettim ve gelir gelmez de yaladım yuttum.


Ben Aziz Nesin ile, Yaşar Kemal ile büyümüş biri olarak romanlardaki gündelik dilden ve terimlerden tutucu bir  şekilde rahatsız oluyorum, tabi ki hat safhada edebi bir dil beklemiyorum ama en azından yazım kuralları, anlatım bozukluklarına dikkat edilen kitaplar benim için her zaman başarılı bir romanın olmazsa olmazı oluyor. Nermin Yıldırım'ın da genç yaşına rağmen bu önemli konuya dikkat ederek yazdığını daha kitabının ilk sayfalarından anlamak mümkün. Bu anlamda da Unutma Beni Apartmanı beni sarıp sarmaladı.

Kitabın kahramanı Süreyya'nın hikayesinin içine çocukluğundan itibaren dalıp bir yandan Türkiye'deki, bir yandan dünyadaki önemli gelişmelerin panoramasını izleyip bir yandan bu gelişmelerin Süreyya'nın hayatındaki izlerine şahit olarak akıp gidiyor roman.

Babasının ölümü sonrası kendisini terk eden annesi ile ilgili travmaları, babaannesi ile büyüme aşamaları, tek başına hayatını kurması, hayatına giren birçok insan... Yeri gelip kitabın kahramanına sinir olmak, yeri gelip hak vermek, anlamaya çalışmak arasında gidip gelinen sürükleyici, çarpıcı bir hikaye olmuş. Zaman zaman gözümüze gözümüze sokulan sert tespitler, zaman zaman "evet, doğru" dedirten saptamalarla kitaba bayılıp yazarını takibe aldım ve ilerleyen günlerde diğer kitaplarını okumak üzere araştırmalara başladım bile.

Öykü sürükleyici, anlatım, dil alıp götüren cinsten. Kitapta altını çizdiklerim de aşağıda. Yaz da başlıyor, uzun sıcak günlere böyle bir kitap yaraşır...

"Acımak, başkalarının çektiği azaba bakıp, onların yasını tutarmış gibi yaparak kendi mutluluğuna şükretmektir. Acımak, kıl payı yırttığın mutsuzluğun diyetini uğursuz, cüretkar bir sadaka gibi dağıtmaktır. İşte bu sadaka, iki damla gözyaşı ya da kimsenin bir işine yaramayacak anlık bir yüek burkuntusu kadardır. Acıyan, kendini yüce duygulara malik, iyi yürekli bir insan olduğu yalanına inandırmaya çalışır. Halbuki bencil bir sahtekardan fazlası değildir. Pek tabi bununla yüzleşmeyi aklının köşesinden bile geçirmez." (s.10)

"Kim sırdaşlarını sever ki? Sırrın emanetçisi gönülsüz bir hamal, kör bir kurşun gibi sokaklarda dolanırken, kim anlık bir patlamadan ya da zaruretten dolayı sırlarını verdiği birini sevmeye devam edebilir ki?" (s. 15)

"Küçücük bir çocuğun tek istediği, diğer çocuklar gibi olmaktır. Herkes nasılsa, öyle olmak. İyi ya da kötü tüm farklılıklar, onu arkadaşlarının gözünde yabancı yapar. Diğer çocukların hayal bile edemeyeceği harika bir bisiklete sahip olmak da, herkesin sahip olduğu bir anneden mahrum bırakılmak da..." (s. 19)

"...intihar insanın kendisini, dünyadaki varlığını biraz fazlaca önemsediği anlamına gelmiyor mu?"(s.45)

"Her defasında benzer semptomları gösterip, üç aşağı beş yukarı aynı şekilde yaşanmasına karşın, içinden geçtiği ana ve sadece o anda değdiği iki kişiye özel olduğuna inanılan tek hastalıktı aşk." (s. 157)

"Ölüm vazgeçişlerin en katmerlisi, kahramanlığa giden yolun kestirmesiydi. Kısa olduğu için kestirmeydi elbette, yoksa kolay olduğundan değil. O yola sapmak kısacık anlardan geçen bir karardı, ama bu uğurda vazgeçilen yollar, sokaklar, kavşaklar, uç uca eklenmiş bir hayattan daha fazlasıydı. Ve ölmek tek bir hayattan daha fazlasını yitirmekti aslında." (s. 282)

"Oysa bazı ölümler, insanın adını, yeryüzündeki varlığını güçlendirir. Bazı ölümler, ölüleri yaşayanlardan daha güçlü, daha canlı kılar. Mesela intiharlar. Pek çokları koca bir hayattan vazgeçebilme cüretini gösterenlere saygı ve merak duyar." (s. 283)

"Bir insanı ölüme iten sebepler, bütün o süreç yakınları tarafından hiç fark edilmemişse belki de kimse yeterince yakınında olmamıştır,değil mi? Yaşanan bir intihardan sonra bütün yakınların yakınlıklarını temize çekmesi garip değil bu yüzden." (s. 284)



12 Nisan 2015 Pazar

Evde daha iyi bir ben!

Bu sıralar daha iyi bir ben üzerine kafa yorduğumu bu yazımda söylemiştim. İlk olarak fizyolojik sağlığım üzerine yoğunlaştığım çalışmamda dört hafta devirmişken zaman zaman tabi ki beklentim dışında olaylar gelişiyor, ancak yine de dengeyi bulma ve toparlama kısımlarında başarılı olmaya başladığımı gözlemleyip mutlu oluyorum.

Daha iyi bir ben yolunda ikinci adım insan detoxuydu

“Daha iyi bir ben” için hayatımın birçok alanında düzene sokmam gereken konular var, fiziksel yaşam alanlarım, iş, kültürel ve sosyal hayatımmental ve ruhsal sağlığım, insan ilişkilerim ve aklıma gelmeyen niceleri… Tüm bunlar içinde en kolayı fiziksel koşulları düzenlemek sanırım. Ben de onlardan başladım. 

Hazır baharın ilk kıpırtıları başlamışken bu kez evde bir bahar havası estirmenin ve yaşadığım alanda taze nefeslik yer açmanın zamanı gelmişti. 

Genetik olarak ev işleri konusunda bir hayli temiz, titiz bir aileden geliyorum. Bu konunun ağababası anneannemdir. Temizlik maceralarını anlattığım herkesin ağzı bir karış açık kalır. Ev, düzen, nizam, mimari konusunda pirdir. Yaptıkları arasında evi badana yaptırırken usta gittikten sonra evi bir daha boyamaktan tut, tuvalet kapısını söküp küvette fırçayla sabunlamaya kadar bir sürü hijyenik icadın sahibidir. Bizlerin evine geldiğinde dolap içlerine, yatak altlarına filan bakar, beğenmezse öğütler verir. Böyle bir annesi olan bir kadın tarafından yetiştirilmem küçük yaşta toz bezleriyle tanışmama vesile oldu. Her ne kadar kendi evim olana kadar evin işleri umurumda olmasa da…

Alt yapım sağlam olsa da kendi evim olduğunda deneme yanılma yoluyla öğrendiğim bir sürü şey oldu. Bunlardan biri istediğin kadar kadın tutup evi temizlet, 24 saat çalışan bir hizmetçin yoksa ve o peşinde dolanıp durmuyorsa işlerin büyük çoğunluğunu sen yaparsın, eve gelen gündelikçinin yaptığı kaba iş de zaten atla deve bir şey değildir, önemli olan, zaman alansa ince işlerin yapılmasıdır ve hiçbiri bu işleri yapmaz. Mesela hiçbir kadın dolap içlerine girip temizlemez… 

Geçen yıl 23 Nisan’ımı evdeki dolapların içinde geçirip tatil günümü yemenin ve sonlara doğru sıkılıp bazı yerleri üstünkörü temizlemenin sonucu olarak bu yılki bahar temizliğinde her hafta bir dolabı halledip haftasonu tatilimi heba etmemek gibi bir karar aldım. 

İlk olarak mutfaktan başladım. Tarihi geçen baharatları, bakliyatları çöpe yolladım, çayları, kahveleri kutuladım, kullanmadığım tabağı çanağı birilerine gönderdim. Baharatlıkların hepsini yıkayıp düzenledim, boşalanları doldurdum, tüm dolapları indirip silip, kullanışlılığa göre yeniden düzenledim, yerleştirdim, fırın, bulaşık makinesi, buzdolabının altlarını süpürdüm, buzdolabının raflarını yıkadım. 


İkinci hafta giyinme odasına girdim. Giysilerimin, kozmetiklerimin, kitaplarımın olduğu odada da fazlalık ne varsa attım, tadilata gidecek, yıkanacak, ütülenecek, giymediğim kıyafetlerimi ayırdım. Raflardaki gereksiz evrakları boşalttım, kozmetikleri, kremleri, ilaçları kutuladım, çekmecelerin içine kadar süpürüp temizledim. 




Üçüncü hafta benim için en eğlenceli hafta oldu. Yıllardır aldığım hiçbir ayakkabıyı elden çıkarmamıştım. Kıyamıyordum, hepsini temiz kullandığım için yeniden moda olacakları günü bekliyordum. Eve yerleşirken de ayıklama fırsatım olmadan hepsini kutulu şekilde dolaplara yerleştirmiştim. Ancak bu sefer atma sırası onlara geldi. Sayısız çift ayakkabıyı elden çıkarırken çok eğlenceli dakikalar geçirdim, son 20 yılın ayakkabı modasına bir kez daha şahit olurken bir yandan da kutuları azalttıkça hafifleme hissini damarlarımda hissettim ve günün bingosu ayakkabı kutusundan çıkan ne zaman, nasıl oraya girdiğini bilmediğim çeyrek altın oldu!

Dördüncü haftam MrBalmy’nin kullandığı yatak odası dolaplarında geçti. Orası tamamen kontrolüm dışında bir yer olduğundan açıkçası dolap ve çekmecelerin içine girmek benim için daha maceralı oldu. Islak mendilden, fişlere, kırık saatler, kullanılmayan gözlüklere değişik bir çöp ev konseptiyle karşılaştığımı söylemem gerek. Ancak beni en şaşırtan şey dolaptaki hemen her şeyin yıkanmak üzere ayrılması oldu. Çekmeceleri daha işlevsel hale getirip sadeleştirme yoluna gittik. 


Beşinci haftamda ise banyo dolabı ve salondaki dolapların içindeydim. Banyo dolabı da o karanlık deryalardan biri… Yıllardır kullanılmayan krem, şampuan gibi kozmetikler, bir şeye iyi geldiği için alınıp bir kere kullanılan yağlar, promosyon ürünler, son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir sürü kozmetik, eski diş fırçaları, jiletler… Öte yanda kullanılmayan bin tane havlu, deterjanlar… Püf nokta kullanılmayanların hepsini atmak tabi ki. Dolabın dağılmadan kalabilmesi için doğru sınıflandırmayı yapmak diğer bir önemli konu. 

Salondaki dolaplarda ise bendeki durum çeşitli üçlü-beşli prizler, şarj kabloları, tabak çanak, izlediğim filmlerin dvd’leri, elektronik aletlerin kapları, garanti belgeleri, faturalar… Öncelikle izleyip de olmazsa olmaz dediğim filmler haricinde tüm dvdleri atarak başladım. Bayramlarda hediye gelen çikolataları çocuklara dağıttım, fişlerin, prizlerin her birini bir araya topladım. Garanti belgeleri, telefon kapları, faturaların gereksizlerini atıp gerekenlerin de hepsini bir araya topladım. MrBalmy’e iş evrakları için bir göz boşalttım. 

Sonuç olarak ferahlayan bir ev, kapalı kapılar ardında kaotik bir ortam yaratan kargaşadan kurtulmuş oldum.

Beş haftalık bu derin çalışmam sonucunda birkaç tavsiyede bulunmam gerekirse:

- Her şeyi aynı güne sıkıştırmayın, bir yere odaklanın, içinizden gelmiyorsa hiçbir şey yapmayın, çünkü zihinsel olarak sandığınızdan daha çok odaklanmak gerekiyor.
- Eğer oda oda gitmek istemezsiniz bir tavsiye olarak aynı şeyleri düzenlediğiniz çalışmalar yapabilirsiniz: Kıyafetlerin düzenlendiği gün, ayakkabıların düzenlendiği gün, evrakların düzenlendiği gün gibi. 
- En çok karışan, en dağınık çekmece ya da dolaplarınızı sadeleştirin, eşyaları azaltın, en azından birkaç çeşit eşya yerine tek çeşit eşya koyun.
Son bir yıldır kullanmadığınız, giymediğiniz eşyalarınızı atmaktan korkmayın, yenilere yer açılsın!
Hazır düzenleme işine girmişken kuru temizlemeye gidecekleri, tadilata ihtiyacı olan şeyleri de ayırıp temizlenmiş ve onarılmış halleriyle yerlerine kaldırın. 
Sınıflandırma yapmak her açıdan büyük kolaylık… Mutfakta bardakların hepsinin aynı rafta durması, kıyafetlerin renklerine göre dizilmesi, ayakkabıların çeşitlerine göre bir arada olması aradığınızı kolay bulmanızı ve düzenin bozulmamasını sağlar. 
Ve son olarak elinize aldığınızda size neşe vermeyen şeyleri atın gitsin!

Evet kendinizi hizmetçiliğin doruklarında da hissetseniz dolap kapağını açınca karşınıza çıkan o düzenli, o ferah manzara her şeye değer!

4 Nisan 2015 Cumartesi

Daha iyi bir ben: İnsan Detoxu

Hayatımıza sayısız insan giriyor. Zaman zaman yolda yürürken bile birileriyle tanışıyoruz. Girdiğimiz ortamlarda kendiliğinden oluşan tanışıklıklarımız, arkadaşlıklarımız oluyor. Aşk yaşıyoruz, ilişkilere gömülüyoruz. 

Akıp giden, değişip dönüşen hayatımızda bir şeylerin hep aynı kalmasını beklemek çok çok saçma… İlişkiler de böyle: Evriliyor, değişiyor, dönüşüyor, zamanla kimine toleransımız artıyor, kiminin varlığı bile tahammül sınırlarını zorlar hale geliyor. Sonuç olarak istemesek, bazen kabullenmesek de birileri hayatımızdan çıkıp gidiyor. 

Kardeşimden öte dediğin insanlar bir gün el oluyor, diğer yarım diye hissettiğin adamın bir gün aslında başka birisinin diğer yarısı olduğunu görüyorsun, onsuz da yaşanabileceğini hatta onsuz hayatının şahane olduğunu görüyorsun. Bir süre sonra aslında bu tiplerin varlığının sırtına koca bir yükten başka bir şey olmadığını fark ediyorsun


Bu konudaki fikirlerim bazısına çok acımasız gelse de, hayattan zaman zaman insan ayıklamak çok yerinde bir karar. Enerjinizi yiyip bitirenler, içten içe rekabet edip dostunmuş gibi görünenler, en ufak bir ters düşmede ya da onun hayatındaki en ufak bir denge değişmesinde seni satanlar, hayatınızın alanına sizin izin verdiğinizden daha çok müdahale etmeye çalışanlar… Böyle insanlar, hayatımızdaki konumları ne olursa olsun hayatlarımızdan çıkıp gitmeli…

Çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşımdan sırf hayata hep kötü yanından bakıyor diye uzaklaşmıştım mesela… “Ben şanssız bir insan olduğum için…” diye başlayan cümleleri meşhurdu. En dibe battığın anda neşeni yerine getirmek, moral vermek yerine, karamsar dünyasının karanlık cümlelerini üstüne salıp intihara meylettirebilecek potansiyeli vardı. Çok sevsem, kabullenmesem de kötü anlarımda onunla bir araya gelmekten imtina ettiğimi fark edip önce bir şey paylaşmamaya başladım, daha sonra da derinleşen mesafe dolayısıyla koptuk gitti.

Kötü hallerinize üşüşenler var bir de… Sırf merakından ya da kendi halinden daha kötü halde birini görüp rahatlamak isteyen insanların sıkça yaptığı bir şey… Mutluluk ve başarılarınızda arayıp sormayan, mutsuzluklarınızda dost ayağına yatıp “canııımmm nooolldduuu” diye üşüşen, deyim yerindeyse dedikodu malzemesi toplayan ya da bu zayıf andan yararlanıp durumu kendi çıkarına kullananlar… İnanın kimin samimiyetle, kimin sırf bu amaçla yaklaştığını herkes birkaç seferden sonra anlıyor. Atın gitsin… Dostluk felakete üşüşmek değildir, birlikte eğlenmek, aynı şeylere mutlu olmak, paylaşmak, sırf onun iyiliğinden bile mutlu olmak, birbirine bir şeyler katmak, yeri geldiğinde dertleri, kederleri de uzun uzun masaya yatırmaktır, bu masaya yatırış da sadece sizin daha iyi olmanız adına yapılandır, ona psikolojik mastürbasyon yaptırmak değildir


Rekabet edenler… Bu hırs küpleri herhangi bir konuda sizin iyi olmanızı istemezler. En çok okul yıllarında vardı bunlar, sınıfın çalışkanları arasında kanka görünüp kankası kendisinden düşük not alınca sevinenler, aynı erkeğe içten içe oynayanlar, herhangi bir alanda kankasının daha iyi olmasına tahammül edemeyenler… İşin ilginç yanı bu bulaşıcı bir his. Hiç aklınızda yokken onun kendi içinde yarattığı rekabete siz de katılır, siz de kendinizi aynı hesaplar içinde bulabilirsiniz. Ne gerek var enerjinizi bunlara harcamaya, uzaklaşın gitsin.

Birini sevmek, ona gerçekten değer vermek yeri geldiğinde dostunu kendine karşı bile savunmaktır, yani yeri gelip çok sevdiğiniz bir insanın, bir davranışına içerlediğinizde kendinizi durdurup “ama o iyi niyetlidir, o amaçla yapmamıştır” diyebiliyor olmalısınız. En ufak bir ters düşmede satan, kendi hayatındaki her mutsuzluk ve dengesizlikte faturayı size kesen birinden zinhar dost olmaz. Kendi hırslarının, duygularının o kadar esiridir ki rüzgar biraz ters yönden esince sizin tüm kusurlarınızı alt alta diziverir, iyiliği için yaptığınız şeyleri bile kötülüğe yorar, bir de bu tiplerin öyle bir özelliği var ki siz onu hayatınızdan uzaklaştırdığınızda bile hırsları sönmez, sizi arkadan vuracak, irrite edecek şeyler yapmaya, hayatınızın çevresinde dolaşmaya devam ederler. 

Bir de hayatınızı ipotek altına aldığını zannedenler var. Keyifli vakit geçirdiğiniz için sık sık birlikte zaman geçirmeye başladığınızda ondan habersiz başkasıyla görüşemeyeceğinizi düşünen, ona haber vermeden bir şey yapmanızı hazmedemeyen tipler… Kurulur da kurulurlar, onsuz her bir şey yaptığınızda arkasından iş çevirdiğinizi, başkasıyla görüştüğünüzde onun dedikodusunu yaptığınızı kurguladıklarından bu kadar tepki gösteriyor olmalılar, hala mantığını çözemedim çünkü. Ben sosyal medyada paylaşmasam ya da kendi ağzımla sana söylemesem haberin olmaz bile, dolayısıyla bu neyin afra tafrası bilemiyorum bile…

Bu saydıklarımın altına yüzlerce örnek konulabilir, genellikle kadınlar arasında daha derin yaşanan sorunlar olduğunu yazarken fark ettim ama insanız, erkeği de kadını da, yoran, geren, huzursuz edenden uzaklaşın gitsin.

Dünyaya bir kere geliyoruz, ailemizin, işimizin koşullarını her zaman biz belirleyemiyoruz, geri kalan ilişkilerimizin ise her şeyi tamamen bizim irademizle ortaya çıkıyor. Bizim seçtiğimiz belirlediğimiz ilişkilerde yorgunluğa, gerginliğe, abuk sabuk ilişki oyunlarına hiç gerek yok!
Çevrenizde dilinizden anlayan, güzel şeyler paylaştığınız, size kendinizi iyi hissettiren, iyi ki onu tanımışım dedirten insanlar olsun, değerli zamanınızı, enerjinizi de bu güzel insanlara harcayın, yanında mutlu olduğunuz insana sıkı sıkı yapışın, kanınızın son damlasına kadar o insanı kaybetmemek için mücadele edin, enerjinizi yiyip bitiren tayfayı da tarihin karanlık sayfalarına gömün gitsin!

*Görseller internetten alıntıdır.

26 Mart 2015 Perşembe

Gözyaşı ve ter dökerek, kahkahalar patlatıp kavgalar ederek, eğlenerek, mutlu olarak... Kısacası yaşayarak 34 yıl geçirdim!

Yapılan bir araştırmaya göre insanların kendisini en mutlu hissettiği yaş 34’müş. Muhtemelen gelecek kaygılarının azalıp hayatın düzeninin oturması ve kendini yeterince tanıyıp ne istediğini, ne istemediğini iyi bildiğin bir yaş olması bunun nedeni. Hayatımızın akışının seyrini yönlendirecek kadar olgun, gezip eğlenip keyif çatacak kadar genç bir yaş! Ve ben geçtiğimiz günlerde bu mübarek yaşa coşkulu bir kutlamayla giriş yaptım. 


Zaman zaman düşünürken “yapma yaaa o kadar oldum mu” diye kendimi çimdiklemek istesem de bir on yıl öncesine döner misin deseler, kesinlikle hayır derim. Geçtiğim yollar, zorlu, eğlenceli, keyifli, yıpratıcıydı ve ben şu anda olmaktan, bu yaşa gelmekten hayli mutluyum.


Yeniden okul kaygıları, iş stresi çekemem mesela. Gereksiz yere enerji harcadığım insanlara daha da enerji sarf etmenin anlamı yok. Neyi sevip neyi sevmediğimi anlayana kadar çöpe giden deneme yanılmalarım da eksik olsun. Ben “şimdi”den memnunum ve mümkünse tüm ömrümden de “şimdi”den aldığım keyfi alayım, yaşım istediği kadar ilerleyebilir!



Peki bu mübarek yaşa nasıl girdim? O gün kızlarla da dikkatimizi çektiği üzere benim doğumgünlerim gerçekten çok eğlenceli geçiyor, herhalde çok heveslendiğimden…  Bu sene de hakikaten ayların, yılların kurtlarını dökercesine hunharca eğlendik. Erkekleri de ortama dahil etmenin rahatlığıyla geceyi uzattıkça uzattık. Kalispera Ankara’daki meyhaneler içinde benim her gittiğimde çok eğlendiğim bir mekan, müzik on numara, yemekler ve mezeler birçok fix mönülü yerin çok üzerinde. Parti için Şafitomla eğlenceli gözlükler, kartlar, mum ve maytaplar aldıktan sonra yerimizi aldık, kadehler kaldırarak eğlenip coşarakgöbecikler atarak, sohbet ederek yeni yaşıma mutlu mesut girdim. E eğlenesimiz varmış, doğum günü de bahanesi olsun!




Asıl doğum günümse pazardı. Geniş bir kahvaltı ardından sinemada Kocan Kadar Konuş’u izledik, epeydir canımın istediği gelatodan yedim. Quick China’da Çin Seddi’ne ve sushiye gömüldüm, rose şarabımın kadehini kendime kaldırdım.


Salı akşamı başka bir arkadaş grubumla derin sohbetli bir akşam yemeği yedik, balkabaklı cheesecake ile mum üfledim. İyi ki doğdum dedim… Bundan sonrası için de  dileyeyim dileyebildiğim kadar!

Çevremde enerjime enerji katan insanlarım, “daha iyi bir ben” için ilhamım, motivasyonum, ayağımı yere sapasağlam basacak sağlıklı bir bedenim, her yaralanmadan aslan gibi çıkacak kadar sağlam sinirlerim, dirayetli bünyem, hayattan keyif alan ve hevesi hiç kaçmayan içimdeki çılgın, her geçen gün yol arkadaşlığından daha çok keyif aldığım sevgilim, güven kelimesinin tam karşılığı annem, babam, ablam, kahkahaların, dertleşmelere, birbirimizi motive etmelere karıştığı dostlarım, her geçen gün sığınak haline gelen evim… Hepsi hep olsunlar! Bir de burada yazmayı unuttuğum ama olsa şahane olacağını düşündüğüm diğer güzel şeyler de olsun!

Doğum günüm kutlu olsun!