12 Nisan 2015 Pazar

Evde daha iyi bir ben!

Bu sıralar daha iyi bir ben üzerine kafa yorduğumu bu yazımda söylemiştim. İlk olarak fizyolojik sağlığım üzerine yoğunlaştığım çalışmamda dört hafta devirmişken zaman zaman tabi ki beklentim dışında olaylar gelişiyor, ancak yine de dengeyi bulma ve toparlama kısımlarında başarılı olmaya başladığımı gözlemleyip mutlu oluyorum.

Daha iyi bir ben yolunda ikinci adım insan detoxuydu

“Daha iyi bir ben” için hayatımın birçok alanında düzene sokmam gereken konular var, fiziksel yaşam alanlarım, iş, kültürel ve sosyal hayatımmental ve ruhsal sağlığım, insan ilişkilerim ve aklıma gelmeyen niceleri… Tüm bunlar içinde en kolayı fiziksel koşulları düzenlemek sanırım. Ben de onlardan başladım. 

Hazır baharın ilk kıpırtıları başlamışken bu kez evde bir bahar havası estirmenin ve yaşadığım alanda taze nefeslik yer açmanın zamanı gelmişti. 

Genetik olarak ev işleri konusunda bir hayli temiz, titiz bir aileden geliyorum. Bu konunun ağababası anneannemdir. Temizlik maceralarını anlattığım herkesin ağzı bir karış açık kalır. Ev, düzen, nizam, mimari konusunda pirdir. Yaptıkları arasında evi badana yaptırırken usta gittikten sonra evi bir daha boyamaktan tut, tuvalet kapısını söküp küvette fırçayla sabunlamaya kadar bir sürü hijyenik icadın sahibidir. Bizlerin evine geldiğinde dolap içlerine, yatak altlarına filan bakar, beğenmezse öğütler verir. Böyle bir annesi olan bir kadın tarafından yetiştirilmem küçük yaşta toz bezleriyle tanışmama vesile oldu. Her ne kadar kendi evim olana kadar evin işleri umurumda olmasa da…

Alt yapım sağlam olsa da kendi evim olduğunda deneme yanılma yoluyla öğrendiğim bir sürü şey oldu. Bunlardan biri istediğin kadar kadın tutup evi temizlet, 24 saat çalışan bir hizmetçin yoksa ve o peşinde dolanıp durmuyorsa işlerin büyük çoğunluğunu sen yaparsın, eve gelen gündelikçinin yaptığı kaba iş de zaten atla deve bir şey değildir, önemli olan, zaman alansa ince işlerin yapılmasıdır ve hiçbiri bu işleri yapmaz. Mesela hiçbir kadın dolap içlerine girip temizlemez… 

Geçen yıl 23 Nisan’ımı evdeki dolapların içinde geçirip tatil günümü yemenin ve sonlara doğru sıkılıp bazı yerleri üstünkörü temizlemenin sonucu olarak bu yılki bahar temizliğinde her hafta bir dolabı halledip haftasonu tatilimi heba etmemek gibi bir karar aldım. 

İlk olarak mutfaktan başladım. Tarihi geçen baharatları, bakliyatları çöpe yolladım, çayları, kahveleri kutuladım, kullanmadığım tabağı çanağı birilerine gönderdim. Baharatlıkların hepsini yıkayıp düzenledim, boşalanları doldurdum, tüm dolapları indirip silip, kullanışlılığa göre yeniden düzenledim, yerleştirdim, fırın, bulaşık makinesi, buzdolabının altlarını süpürdüm, buzdolabının raflarını yıkadım. 


İkinci hafta giyinme odasına girdim. Giysilerimin, kozmetiklerimin, kitaplarımın olduğu odada da fazlalık ne varsa attım, tadilata gidecek, yıkanacak, ütülenecek, giymediğim kıyafetlerimi ayırdım. Raflardaki gereksiz evrakları boşalttım, kozmetikleri, kremleri, ilaçları kutuladım, çekmecelerin içine kadar süpürüp temizledim. 




Üçüncü hafta benim için en eğlenceli hafta oldu. Yıllardır aldığım hiçbir ayakkabıyı elden çıkarmamıştım. Kıyamıyordum, hepsini temiz kullandığım için yeniden moda olacakları günü bekliyordum. Eve yerleşirken de ayıklama fırsatım olmadan hepsini kutulu şekilde dolaplara yerleştirmiştim. Ancak bu sefer atma sırası onlara geldi. Sayısız çift ayakkabıyı elden çıkarırken çok eğlenceli dakikalar geçirdim, son 20 yılın ayakkabı modasına bir kez daha şahit olurken bir yandan da kutuları azalttıkça hafifleme hissini damarlarımda hissettim ve günün bingosu ayakkabı kutusundan çıkan ne zaman, nasıl oraya girdiğini bilmediğim çeyrek altın oldu!

Dördüncü haftam MrBalmy’nin kullandığı yatak odası dolaplarında geçti. Orası tamamen kontrolüm dışında bir yer olduğundan açıkçası dolap ve çekmecelerin içine girmek benim için daha maceralı oldu. Islak mendilden, fişlere, kırık saatler, kullanılmayan gözlüklere değişik bir çöp ev konseptiyle karşılaştığımı söylemem gerek. Ancak beni en şaşırtan şey dolaptaki hemen her şeyin yıkanmak üzere ayrılması oldu. Çekmeceleri daha işlevsel hale getirip sadeleştirme yoluna gittik. 


Beşinci haftamda ise banyo dolabı ve salondaki dolapların içindeydim. Banyo dolabı da o karanlık deryalardan biri… Yıllardır kullanılmayan krem, şampuan gibi kozmetikler, bir şeye iyi geldiği için alınıp bir kere kullanılan yağlar, promosyon ürünler, son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir sürü kozmetik, eski diş fırçaları, jiletler… Öte yanda kullanılmayan bin tane havlu, deterjanlar… Püf nokta kullanılmayanların hepsini atmak tabi ki. Dolabın dağılmadan kalabilmesi için doğru sınıflandırmayı yapmak diğer bir önemli konu. 

Salondaki dolaplarda ise bendeki durum çeşitli üçlü-beşli prizler, şarj kabloları, tabak çanak, izlediğim filmlerin dvd’leri, elektronik aletlerin kapları, garanti belgeleri, faturalar… Öncelikle izleyip de olmazsa olmaz dediğim filmler haricinde tüm dvdleri atarak başladım. Bayramlarda hediye gelen çikolataları çocuklara dağıttım, fişlerin, prizlerin her birini bir araya topladım. Garanti belgeleri, telefon kapları, faturaların gereksizlerini atıp gerekenlerin de hepsini bir araya topladım. MrBalmy’e iş evrakları için bir göz boşalttım. 

Sonuç olarak ferahlayan bir ev, kapalı kapılar ardında kaotik bir ortam yaratan kargaşadan kurtulmuş oldum.

Beş haftalık bu derin çalışmam sonucunda birkaç tavsiyede bulunmam gerekirse:

- Her şeyi aynı güne sıkıştırmayın, bir yere odaklanın, içinizden gelmiyorsa hiçbir şey yapmayın, çünkü zihinsel olarak sandığınızdan daha çok odaklanmak gerekiyor.
- Eğer oda oda gitmek istemezsiniz bir tavsiye olarak aynı şeyleri düzenlediğiniz çalışmalar yapabilirsiniz: Kıyafetlerin düzenlendiği gün, ayakkabıların düzenlendiği gün, evrakların düzenlendiği gün gibi. 
- En çok karışan, en dağınık çekmece ya da dolaplarınızı sadeleştirin, eşyaları azaltın, en azından birkaç çeşit eşya yerine tek çeşit eşya koyun.
Son bir yıldır kullanmadığınız, giymediğiniz eşyalarınızı atmaktan korkmayın, yenilere yer açılsın!
Hazır düzenleme işine girmişken kuru temizlemeye gidecekleri, tadilata ihtiyacı olan şeyleri de ayırıp temizlenmiş ve onarılmış halleriyle yerlerine kaldırın. 
Sınıflandırma yapmak her açıdan büyük kolaylık… Mutfakta bardakların hepsinin aynı rafta durması, kıyafetlerin renklerine göre dizilmesi, ayakkabıların çeşitlerine göre bir arada olması aradığınızı kolay bulmanızı ve düzenin bozulmamasını sağlar. 
Ve son olarak elinize aldığınızda size neşe vermeyen şeyleri atın gitsin!

Evet kendinizi hizmetçiliğin doruklarında da hissetseniz dolap kapağını açınca karşınıza çıkan o düzenli, o ferah manzara her şeye değer!

4 Nisan 2015 Cumartesi

Daha iyi bir ben: İnsan Detoxu

Hayatımıza sayısız insan giriyor. Zaman zaman yolda yürürken bile birileriyle tanışıyoruz. Girdiğimiz ortamlarda kendiliğinden oluşan tanışıklıklarımız, arkadaşlıklarımız oluyor. Aşk yaşıyoruz, ilişkilere gömülüyoruz. 

Akıp giden, değişip dönüşen hayatımızda bir şeylerin hep aynı kalmasını beklemek çok çok saçma… İlişkiler de böyle: Evriliyor, değişiyor, dönüşüyor, zamanla kimine toleransımız artıyor, kiminin varlığı bile tahammül sınırlarını zorlar hale geliyor. Sonuç olarak istemesek, bazen kabullenmesek de birileri hayatımızdan çıkıp gidiyor. 

Kardeşimden öte dediğin insanlar bir gün el oluyor, diğer yarım diye hissettiğin adamın bir gün aslında başka birisinin diğer yarısı olduğunu görüyorsun, onsuz da yaşanabileceğini hatta onsuz hayatının şahane olduğunu görüyorsun. Bir süre sonra aslında bu tiplerin varlığının sırtına koca bir yükten başka bir şey olmadığını fark ediyorsun


Bu konudaki fikirlerim bazısına çok acımasız gelse de, hayattan zaman zaman insan ayıklamak çok yerinde bir karar. Enerjinizi yiyip bitirenler, içten içe rekabet edip dostunmuş gibi görünenler, en ufak bir ters düşmede ya da onun hayatındaki en ufak bir denge değişmesinde seni satanlar, hayatınızın alanına sizin izin verdiğinizden daha çok müdahale etmeye çalışanlar… Böyle insanlar, hayatımızdaki konumları ne olursa olsun hayatlarımızdan çıkıp gitmeli…

Çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşımdan sırf hayata hep kötü yanından bakıyor diye uzaklaşmıştım mesela… “Ben şanssız bir insan olduğum için…” diye başlayan cümleleri meşhurdu. En dibe battığın anda neşeni yerine getirmek, moral vermek yerine, karamsar dünyasının karanlık cümlelerini üstüne salıp intihara meylettirebilecek potansiyeli vardı. Çok sevsem, kabullenmesem de kötü anlarımda onunla bir araya gelmekten imtina ettiğimi fark edip önce bir şey paylaşmamaya başladım, daha sonra da derinleşen mesafe dolayısıyla koptuk gitti.

Kötü hallerinize üşüşenler var bir de… Sırf merakından ya da kendi halinden daha kötü halde birini görüp rahatlamak isteyen insanların sıkça yaptığı bir şey… Mutluluk ve başarılarınızda arayıp sormayan, mutsuzluklarınızda dost ayağına yatıp “canııımmm nooolldduuu” diye üşüşen, deyim yerindeyse dedikodu malzemesi toplayan ya da bu zayıf andan yararlanıp durumu kendi çıkarına kullananlar… İnanın kimin samimiyetle, kimin sırf bu amaçla yaklaştığını herkes birkaç seferden sonra anlıyor. Atın gitsin… Dostluk felakete üşüşmek değildir, birlikte eğlenmek, aynı şeylere mutlu olmak, paylaşmak, sırf onun iyiliğinden bile mutlu olmak, birbirine bir şeyler katmak, yeri geldiğinde dertleri, kederleri de uzun uzun masaya yatırmaktır, bu masaya yatırış da sadece sizin daha iyi olmanız adına yapılandır, ona psikolojik mastürbasyon yaptırmak değildir


Rekabet edenler… Bu hırs küpleri herhangi bir konuda sizin iyi olmanızı istemezler. En çok okul yıllarında vardı bunlar, sınıfın çalışkanları arasında kanka görünüp kankası kendisinden düşük not alınca sevinenler, aynı erkeğe içten içe oynayanlar, herhangi bir alanda kankasının daha iyi olmasına tahammül edemeyenler… İşin ilginç yanı bu bulaşıcı bir his. Hiç aklınızda yokken onun kendi içinde yarattığı rekabete siz de katılır, siz de kendinizi aynı hesaplar içinde bulabilirsiniz. Ne gerek var enerjinizi bunlara harcamaya, uzaklaşın gitsin.

Birini sevmek, ona gerçekten değer vermek yeri geldiğinde dostunu kendine karşı bile savunmaktır, yani yeri gelip çok sevdiğiniz bir insanın, bir davranışına içerlediğinizde kendinizi durdurup “ama o iyi niyetlidir, o amaçla yapmamıştır” diyebiliyor olmalısınız. En ufak bir ters düşmede satan, kendi hayatındaki her mutsuzluk ve dengesizlikte faturayı size kesen birinden zinhar dost olmaz. Kendi hırslarının, duygularının o kadar esiridir ki rüzgar biraz ters yönden esince sizin tüm kusurlarınızı alt alta diziverir, iyiliği için yaptığınız şeyleri bile kötülüğe yorar, bir de bu tiplerin öyle bir özelliği var ki siz onu hayatınızdan uzaklaştırdığınızda bile hırsları sönmez, sizi arkadan vuracak, irrite edecek şeyler yapmaya, hayatınızın çevresinde dolaşmaya devam ederler. 

Bir de hayatınızı ipotek altına aldığını zannedenler var. Keyifli vakit geçirdiğiniz için sık sık birlikte zaman geçirmeye başladığınızda ondan habersiz başkasıyla görüşemeyeceğinizi düşünen, ona haber vermeden bir şey yapmanızı hazmedemeyen tipler… Kurulur da kurulurlar, onsuz her bir şey yaptığınızda arkasından iş çevirdiğinizi, başkasıyla görüştüğünüzde onun dedikodusunu yaptığınızı kurguladıklarından bu kadar tepki gösteriyor olmalılar, hala mantığını çözemedim çünkü. Ben sosyal medyada paylaşmasam ya da kendi ağzımla sana söylemesem haberin olmaz bile, dolayısıyla bu neyin afra tafrası bilemiyorum bile…

Bu saydıklarımın altına yüzlerce örnek konulabilir, genellikle kadınlar arasında daha derin yaşanan sorunlar olduğunu yazarken fark ettim ama insanız, erkeği de kadını da, yoran, geren, huzursuz edenden uzaklaşın gitsin.

Dünyaya bir kere geliyoruz, ailemizin, işimizin koşullarını her zaman biz belirleyemiyoruz, geri kalan ilişkilerimizin ise her şeyi tamamen bizim irademizle ortaya çıkıyor. Bizim seçtiğimiz belirlediğimiz ilişkilerde yorgunluğa, gerginliğe, abuk sabuk ilişki oyunlarına hiç gerek yok!
Çevrenizde dilinizden anlayan, güzel şeyler paylaştığınız, size kendinizi iyi hissettiren, iyi ki onu tanımışım dedirten insanlar olsun, değerli zamanınızı, enerjinizi de bu güzel insanlara harcayın, yanında mutlu olduğunuz insana sıkı sıkı yapışın, kanınızın son damlasına kadar o insanı kaybetmemek için mücadele edin, enerjinizi yiyip bitiren tayfayı da tarihin karanlık sayfalarına gömün gitsin!

*Görseller internetten alıntıdır.

26 Mart 2015 Perşembe

Gözyaşı ve ter dökerek, kahkahalar patlatıp kavgalar ederek, eğlenerek, mutlu olarak... Kısacası yaşayarak 34 yıl geçirdim!

Yapılan bir araştırmaya göre insanların kendisini en mutlu hissettiği yaş 34’müş. Muhtemelen gelecek kaygılarının azalıp hayatın düzeninin oturması ve kendini yeterince tanıyıp ne istediğini, ne istemediğini iyi bildiğin bir yaş olması bunun nedeni. Hayatımızın akışının seyrini yönlendirecek kadar olgun, gezip eğlenip keyif çatacak kadar genç bir yaş! Ve ben geçtiğimiz günlerde bu mübarek yaşa coşkulu bir kutlamayla giriş yaptım. 


Zaman zaman düşünürken “yapma yaaa o kadar oldum mu” diye kendimi çimdiklemek istesem de bir on yıl öncesine döner misin deseler, kesinlikle hayır derim. Geçtiğim yollar, zorlu, eğlenceli, keyifli, yıpratıcıydı ve ben şu anda olmaktan, bu yaşa gelmekten hayli mutluyum.


Yeniden okul kaygıları, iş stresi çekemem mesela. Gereksiz yere enerji harcadığım insanlara daha da enerji sarf etmenin anlamı yok. Neyi sevip neyi sevmediğimi anlayana kadar çöpe giden deneme yanılmalarım da eksik olsun. Ben “şimdi”den memnunum ve mümkünse tüm ömrümden de “şimdi”den aldığım keyfi alayım, yaşım istediği kadar ilerleyebilir!



Peki bu mübarek yaşa nasıl girdim? O gün kızlarla da dikkatimizi çektiği üzere benim doğumgünlerim gerçekten çok eğlenceli geçiyor, herhalde çok heveslendiğimden…  Bu sene de hakikaten ayların, yılların kurtlarını dökercesine hunharca eğlendik. Erkekleri de ortama dahil etmenin rahatlığıyla geceyi uzattıkça uzattık. Kalispera Ankara’daki meyhaneler içinde benim her gittiğimde çok eğlendiğim bir mekan, müzik on numara, yemekler ve mezeler birçok fix mönülü yerin çok üzerinde. Parti için Şafitomla eğlenceli gözlükler, kartlar, mum ve maytaplar aldıktan sonra yerimizi aldık, kadehler kaldırarak eğlenip coşarakgöbecikler atarak, sohbet ederek yeni yaşıma mutlu mesut girdim. E eğlenesimiz varmış, doğum günü de bahanesi olsun!




Asıl doğum günümse pazardı. Geniş bir kahvaltı ardından sinemada Kocan Kadar Konuş’u izledik, epeydir canımın istediği gelatodan yedim. Quick China’da Çin Seddi’ne ve sushiye gömüldüm, rose şarabımın kadehini kendime kaldırdım.


Salı akşamı başka bir arkadaş grubumla derin sohbetli bir akşam yemeği yedik, balkabaklı cheesecake ile mum üfledim. İyi ki doğdum dedim… Bundan sonrası için de  dileyeyim dileyebildiğim kadar!

Çevremde enerjime enerji katan insanlarım, “daha iyi bir ben” için ilhamım, motivasyonum, ayağımı yere sapasağlam basacak sağlıklı bir bedenim, her yaralanmadan aslan gibi çıkacak kadar sağlam sinirlerim, dirayetli bünyem, hayattan keyif alan ve hevesi hiç kaçmayan içimdeki çılgın, her geçen gün yol arkadaşlığından daha çok keyif aldığım sevgilim, güven kelimesinin tam karşılığı annem, babam, ablam, kahkahaların, dertleşmelere, birbirimizi motive etmelere karıştığı dostlarım, her geçen gün sığınak haline gelen evim… Hepsi hep olsunlar! Bir de burada yazmayı unuttuğum ama olsa şahane olacağını düşündüğüm diğer güzel şeyler de olsun!

Doğum günüm kutlu olsun!

21 Mart 2015 Cumartesi

Daha iyi bir ben!


Geçen haftalarda bir gün aslında ortada dertlenecek ya da kutlanacak hiçbir şey yokken, biraz gri Ankara bunalımı, biraz monoton işin can sıkıntısı yanına yalnız bir akşamın keyfini çıkarma gayesiyle marketten cipsleri, kuruyemişleri, evin yakınındaki pastaneden de en sevdiğim pastayı alıp eve düştüm. “Breaking Bad” sonrası birkaç bölüm ilerlemiş “Better Call Saul”u da açıp Sicilya şarabımla önce bir tuzlu saati yapıp ardından da pastayla altın vuruş yaptım. Dizi de, yiyecekler de bittiğinde dımdızlak kalmıştım, şişen midem akciğerime doğru yayılmış vaziyette, aldığım her nefesi derinden almazsam tıknefes kalıp ölecek gibiydim. Bu durumlarda en iyisi piton gibi sırt üstü yatıp genleşmek ve mide işini bitirene kadar öylece kalmaktı. Tabi bu kadar yemenin, kendime bunu neden yaptığımın sorgulamaları altında…


O yayılmam sırasında işaret gibi önüme bir yazı düştü: Daha iyi bir benEvet tam olarak ihtiyacım olan şey… Yediğimde ya da yemediğimde kilosu çok değişmeyen şanslılardanım ama psikolojim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İtiraf etmek gerekirse öyle piton gibi yatarken kendimi berbat hissediyorum, bedenen hiçbir şey değişmese bile daha iyi hissetmem beni daha iyi bir ben yapıyor ve bu kadar spor disiplini olan biri olarak bu kadar sağlıksız beslenmek bana iradesizlik gibi geliyordu. 
O akşam karar verdim. Daha iyi bir ben benim bu hayattaki hedefim olmalıydı. Sadece bedensel olarak da değil, başka konularda da. Ama ben bedenimden ve sağlığımdan başlamak istedim. 
Haftanın en az 3-4 gününü spor salonunda geçiren, geri kalan günlerde de en azından açık havada yürüyüş yapan, asla kaytarmayan bendenizin tüm sorunu yanlış beslenmek, yemeyi içmeyi sevmek, efkarımı, neşemi bir şekilde yeme içmeyle sonlandırmaktı. Bu kadar spora daha iyi bir bedene sahip olmamamın tek nedeni o boğazımdan geçenlerdir, orası kesin!

Katı kurallara gelemediğimi de biliyordum. Birkaç gün süren, “o yok, bu yok”tan sonra eskisinden beş beter patlama yaşadığımı defalarca test etmiştim. Bu da bir ileri iki geriden başka bir işe yaramıyordu. Her ne olursa olsun, kararında oldu mu, yeme içme işi de hayattan keyif almanın önemli bir yolu, sosyal hayat da zaten öyle katı hallere girmemizi engelliyor. Benim ilk etapta yaptığım şey “çöp” yememekti. Şu an “çöp” yemiyorum ve sadece bu, o yazıyı okuduğum günden bu yana 2 kg hafifletti beni.


Peki çöp nedir? Genel olarak düzenli beslensem de öğleden sonraları uzun süren ofis saatlerinde peş peşe yediğim 2-3 çikolata, bisküvi, gofret mesela, dışarı çıktığımda siparişin yanında gelen ekmekler, pideler, soslar, tok olduğumu hissettiğim halde yemeye devam ettiğim hazır gıdalar, tatlılar, düzeni bozan her şey… Durup düşünüp “şu an buna ihtiyacım yok” diyeceğim her şeye “çöp” dedim ben.
Mesela her akşamüstü ofiste 3-5 çikolata, bisküvi, gofret yemektense haftasonu sevdiğim ve gerçekten iyi bir tatlıyla kendimi tatmin etmeyi denedim. Geçen hafta sonu MrBalmyile bir sufleyi paylaşmak fazlasıyla yetti. Ofisteki o saatlerde ise birkaç fındık, birkaç parça %70 kakao oranlı çikolata ve filtre kahve gerçekten beni durdurmaya yetti. Yemekte söylediğim bonfilenin yanındaki birkaç patatesi tırtıklasam da ekmeği, sosları tamamen yok saydım ve salataya abandım. 

Alkol en büyük tuzaklardan biri malum. Rakıyı iki kadeh tek içerek ve mezeleri de ekmeksiz yiyerek çözümü buldum, tabi bir de kaçamak yaptığım günler aralardaki minik ödüllerimi (kuruyemişler, bitter çikolata, meyve) yemiyorum, haftada birden fazla da alkol almamak en iyisi. 

Bunun yanında zaten yaptığım doğrular da vardı: Zinhar kahvaltısız evden çıkmamak, yeşil çayı ihmal etmemek, öğünlerde protein-karbonhidrat dengesine dikkat etmek, ara öğünleri atlamamak ve iş çıkışından yarım saat önce yediğim bir porsiyon yoğurt…


Birkaç yıldır deneyip deneyip bir türlü beceremediğim şeyi başarmaya başlamanın mutluluğu ve okuduğum yazının etkisiyle bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çok klişe de olsa mesele gerçekten başlamak ve karar vermekte. Belki benim bu yazım da bir yerlerde birilerine ilham olur. Daha iyi bir ben için hayatımdaki eylemlerim devam edecek, tabi burada da!

1 Mart 2015 Pazar

Karlar erimeden Ilgaz'a bir haftasonu çıkarması


Üst üste gittiğim şehir gezilerinden sonra havaların soğuyup eve kapanmaya meylettiğimiz bugünlerde canım fena halde doğa içinde uzun yürüyüşler yaptığım, şöyle oksijen çarpması yaşamak istediğim bir doğa gezisi istiyordu. Sapanca, Bolu, hatta Afyon arasında gidip geldim bir süre. Sporu bile parkta yürüyüş yapmaya çevirince gördüm ki kendimi bir yerlere atmam gerekiyordu.


Tam da bu haller içindeyken birkaç arkadaşımdan günübirlik Ilgaz teklifi geldi. Ekip eğlenceli, Türkiye’nin her yerinde çılgınlar gibi kar yağmış, rotayı doğanın yanında kar gezmesini de ekleyerek Ilgaz’a çevirmek farz oldu. Benim Ilgaz’a herhalde dördüncü ya da beşinci gidişim. Her gidişimde farklı ekiplerle ama her seferinde çok eğlenerek döndüm. 



Beklentim çok yüksek değildi açıkçası ama her zamanki gibi ekip eğlenceli olunca beklentimin çok üzerinde eğlenceli saatler geçirdim. Uzun zamandır hiç bu kadar çok kahkaha atmamıştım. Arkadaşlar iyi ki varlar!

Pazar sabahı erkenden yollara düşmek pek eğlenceli olmasa da dört kız ve MrBalmy’li ekiple zaman zaman kaynatarak, zaman zaman dedikodunun dibine vurarak 3-3.5 saate Ilgaz’daydık. Ankara’nın aksine pırıl pırıl ve ılık bir hava karşıladı bizi. Biraz keşif gezisi yaptıktan sonra Bardak isimli cafenin önündeki barbeküden kar tatillerinin vazgeçilmezi sucuk ekmeklerimizi, içeceklerimizi aldıktan sonra bir güzel atıştırdık. Üzerine Canay’ın nefis çikolatalı kekini ve kahvelerimizi de yuvarladıktan sonra Fatoş’u snow boarduyla piste uğurladık.



Ben ne yapacağım konusunda bir süre kararsız kaldım, kayak mı yapsam, doğada mı yürüsem yoksa temel fotoğrafçılık dersi almaya başlamam sebebiyle biraz fotoğraf denemesi mi yapsam derken “çok azdır” düsturuyla “yine” her şeyi birden yapmak yerine seçenekleri değerlendirdim ve en güzelinin yürüyüş yaparken bir yandan da fotoğraf pratiğimi geliştirmek olduğuna karar verdim. Milli park içerisindeki rotada zaman zaman kar oynayarak, kayarak, eğlenceli ve uzun bir yürüyüş yaptık. Ilgaz Mountain Resort’a kadar yürüyüp oradan ring servisi ile dönme planları yaparken dönüşü de karlar arasındaki dev çamlar arasında yürüyerek yaptık. 





Tekrar zirveye geldikten sonra bu kez bu tarz gezilerin en eğlenceli kısmı telesiyeje binmeye geldi. Dörtlü olarak telesiyeje binip nefis manzaraya hayran kaldıktan sonra zirvedeki cafede saleplerimizi içip bir süre ısındık, sohbet ettik. Ardından yeniden aşağıya inip kalan son dakikalarımızda ürkerek de olsa kızakla kayarak vakit geçirdik. En son sıcacık çorba ve sıcak şarapla içimizi ısıttık ve dönüş yoluna geçtik. 


Her şey o ana kadar çok iyi gitmişken dönüş yolunda bozulan otobüs bir hayli canımızı sıktı, 7 saatte, gerilmiş, acıkmış, yorulmuş ve uykusuz kalmış şekilde eve kendimizi zor attık. Ama hiç önemli değil! Tertemiz kar havasını aldım, çok güldüm, çok eğlendim, güzel fotoğraflar çektim, o da nazarlığımız olsun!