4 Nisan 2015 Cumartesi

Daha iyi bir ben: İnsan Detoxu

Hayatımıza sayısız insan giriyor. Zaman zaman yolda yürürken bile birileriyle tanışıyoruz. Girdiğimiz ortamlarda kendiliğinden oluşan tanışıklıklarımız, arkadaşlıklarımız oluyor. Aşk yaşıyoruz, ilişkilere gömülüyoruz. 

Akıp giden, değişip dönüşen hayatımızda bir şeylerin hep aynı kalmasını beklemek çok çok saçma… İlişkiler de böyle: Evriliyor, değişiyor, dönüşüyor, zamanla kimine toleransımız artıyor, kiminin varlığı bile tahammül sınırlarını zorlar hale geliyor. Sonuç olarak istemesek, bazen kabullenmesek de birileri hayatımızdan çıkıp gidiyor. 

Kardeşimden öte dediğin insanlar bir gün el oluyor, diğer yarım diye hissettiğin adamın bir gün aslında başka birisinin diğer yarısı olduğunu görüyorsun, onsuz da yaşanabileceğini hatta onsuz hayatının şahane olduğunu görüyorsun. Bir süre sonra aslında bu tiplerin varlığının sırtına koca bir yükten başka bir şey olmadığını fark ediyorsun


Bu konudaki fikirlerim bazısına çok acımasız gelse de, hayattan zaman zaman insan ayıklamak çok yerinde bir karar. Enerjinizi yiyip bitirenler, içten içe rekabet edip dostunmuş gibi görünenler, en ufak bir ters düşmede ya da onun hayatındaki en ufak bir denge değişmesinde seni satanlar, hayatınızın alanına sizin izin verdiğinizden daha çok müdahale etmeye çalışanlar… Böyle insanlar, hayatımızdaki konumları ne olursa olsun hayatlarımızdan çıkıp gitmeli…

Çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşımdan sırf hayata hep kötü yanından bakıyor diye uzaklaşmıştım mesela… “Ben şanssız bir insan olduğum için…” diye başlayan cümleleri meşhurdu. En dibe battığın anda neşeni yerine getirmek, moral vermek yerine, karamsar dünyasının karanlık cümlelerini üstüne salıp intihara meylettirebilecek potansiyeli vardı. Çok sevsem, kabullenmesem de kötü anlarımda onunla bir araya gelmekten imtina ettiğimi fark edip önce bir şey paylaşmamaya başladım, daha sonra da derinleşen mesafe dolayısıyla koptuk gitti.

Kötü hallerinize üşüşenler var bir de… Sırf merakından ya da kendi halinden daha kötü halde birini görüp rahatlamak isteyen insanların sıkça yaptığı bir şey… Mutluluk ve başarılarınızda arayıp sormayan, mutsuzluklarınızda dost ayağına yatıp “canııımmm nooolldduuu” diye üşüşen, deyim yerindeyse dedikodu malzemesi toplayan ya da bu zayıf andan yararlanıp durumu kendi çıkarına kullananlar… İnanın kimin samimiyetle, kimin sırf bu amaçla yaklaştığını herkes birkaç seferden sonra anlıyor. Atın gitsin… Dostluk felakete üşüşmek değildir, birlikte eğlenmek, aynı şeylere mutlu olmak, paylaşmak, sırf onun iyiliğinden bile mutlu olmak, birbirine bir şeyler katmak, yeri geldiğinde dertleri, kederleri de uzun uzun masaya yatırmaktır, bu masaya yatırış da sadece sizin daha iyi olmanız adına yapılandır, ona psikolojik mastürbasyon yaptırmak değildir


Rekabet edenler… Bu hırs küpleri herhangi bir konuda sizin iyi olmanızı istemezler. En çok okul yıllarında vardı bunlar, sınıfın çalışkanları arasında kanka görünüp kankası kendisinden düşük not alınca sevinenler, aynı erkeğe içten içe oynayanlar, herhangi bir alanda kankasının daha iyi olmasına tahammül edemeyenler… İşin ilginç yanı bu bulaşıcı bir his. Hiç aklınızda yokken onun kendi içinde yarattığı rekabete siz de katılır, siz de kendinizi aynı hesaplar içinde bulabilirsiniz. Ne gerek var enerjinizi bunlara harcamaya, uzaklaşın gitsin.

Birini sevmek, ona gerçekten değer vermek yeri geldiğinde dostunu kendine karşı bile savunmaktır, yani yeri gelip çok sevdiğiniz bir insanın, bir davranışına içerlediğinizde kendinizi durdurup “ama o iyi niyetlidir, o amaçla yapmamıştır” diyebiliyor olmalısınız. En ufak bir ters düşmede satan, kendi hayatındaki her mutsuzluk ve dengesizlikte faturayı size kesen birinden zinhar dost olmaz. Kendi hırslarının, duygularının o kadar esiridir ki rüzgar biraz ters yönden esince sizin tüm kusurlarınızı alt alta diziverir, iyiliği için yaptığınız şeyleri bile kötülüğe yorar, bir de bu tiplerin öyle bir özelliği var ki siz onu hayatınızdan uzaklaştırdığınızda bile hırsları sönmez, sizi arkadan vuracak, irrite edecek şeyler yapmaya, hayatınızın çevresinde dolaşmaya devam ederler. 

Bir de hayatınızı ipotek altına aldığını zannedenler var. Keyifli vakit geçirdiğiniz için sık sık birlikte zaman geçirmeye başladığınızda ondan habersiz başkasıyla görüşemeyeceğinizi düşünen, ona haber vermeden bir şey yapmanızı hazmedemeyen tipler… Kurulur da kurulurlar, onsuz her bir şey yaptığınızda arkasından iş çevirdiğinizi, başkasıyla görüştüğünüzde onun dedikodusunu yaptığınızı kurguladıklarından bu kadar tepki gösteriyor olmalılar, hala mantığını çözemedim çünkü. Ben sosyal medyada paylaşmasam ya da kendi ağzımla sana söylemesem haberin olmaz bile, dolayısıyla bu neyin afra tafrası bilemiyorum bile…

Bu saydıklarımın altına yüzlerce örnek konulabilir, genellikle kadınlar arasında daha derin yaşanan sorunlar olduğunu yazarken fark ettim ama insanız, erkeği de kadını da, yoran, geren, huzursuz edenden uzaklaşın gitsin.

Dünyaya bir kere geliyoruz, ailemizin, işimizin koşullarını her zaman biz belirleyemiyoruz, geri kalan ilişkilerimizin ise her şeyi tamamen bizim irademizle ortaya çıkıyor. Bizim seçtiğimiz belirlediğimiz ilişkilerde yorgunluğa, gerginliğe, abuk sabuk ilişki oyunlarına hiç gerek yok!
Çevrenizde dilinizden anlayan, güzel şeyler paylaştığınız, size kendinizi iyi hissettiren, iyi ki onu tanımışım dedirten insanlar olsun, değerli zamanınızı, enerjinizi de bu güzel insanlara harcayın, yanında mutlu olduğunuz insana sıkı sıkı yapışın, kanınızın son damlasına kadar o insanı kaybetmemek için mücadele edin, enerjinizi yiyip bitiren tayfayı da tarihin karanlık sayfalarına gömün gitsin!

*Görseller internetten alıntıdır.

26 Mart 2015 Perşembe

Gözyaşı ve ter dökerek, kahkahalar patlatıp kavgalar ederek, eğlenerek, mutlu olarak... Kısacası yaşayarak 34 yıl geçirdim!

Yapılan bir araştırmaya göre insanların kendisini en mutlu hissettiği yaş 34’müş. Muhtemelen gelecek kaygılarının azalıp hayatın düzeninin oturması ve kendini yeterince tanıyıp ne istediğini, ne istemediğini iyi bildiğin bir yaş olması bunun nedeni. Hayatımızın akışının seyrini yönlendirecek kadar olgun, gezip eğlenip keyif çatacak kadar genç bir yaş! Ve ben geçtiğimiz günlerde bu mübarek yaşa coşkulu bir kutlamayla giriş yaptım. 


Zaman zaman düşünürken “yapma yaaa o kadar oldum mu” diye kendimi çimdiklemek istesem de bir on yıl öncesine döner misin deseler, kesinlikle hayır derim. Geçtiğim yollar, zorlu, eğlenceli, keyifli, yıpratıcıydı ve ben şu anda olmaktan, bu yaşa gelmekten hayli mutluyum.


Yeniden okul kaygıları, iş stresi çekemem mesela. Gereksiz yere enerji harcadığım insanlara daha da enerji sarf etmenin anlamı yok. Neyi sevip neyi sevmediğimi anlayana kadar çöpe giden deneme yanılmalarım da eksik olsun. Ben “şimdi”den memnunum ve mümkünse tüm ömrümden de “şimdi”den aldığım keyfi alayım, yaşım istediği kadar ilerleyebilir!



Peki bu mübarek yaşa nasıl girdim? O gün kızlarla da dikkatimizi çektiği üzere benim doğumgünlerim gerçekten çok eğlenceli geçiyor, herhalde çok heveslendiğimden…  Bu sene de hakikaten ayların, yılların kurtlarını dökercesine hunharca eğlendik. Erkekleri de ortama dahil etmenin rahatlığıyla geceyi uzattıkça uzattık. Kalispera Ankara’daki meyhaneler içinde benim her gittiğimde çok eğlendiğim bir mekan, müzik on numara, yemekler ve mezeler birçok fix mönülü yerin çok üzerinde. Parti için Şafitomla eğlenceli gözlükler, kartlar, mum ve maytaplar aldıktan sonra yerimizi aldık, kadehler kaldırarak eğlenip coşarakgöbecikler atarak, sohbet ederek yeni yaşıma mutlu mesut girdim. E eğlenesimiz varmış, doğum günü de bahanesi olsun!




Asıl doğum günümse pazardı. Geniş bir kahvaltı ardından sinemada Kocan Kadar Konuş’u izledik, epeydir canımın istediği gelatodan yedim. Quick China’da Çin Seddi’ne ve sushiye gömüldüm, rose şarabımın kadehini kendime kaldırdım.


Salı akşamı başka bir arkadaş grubumla derin sohbetli bir akşam yemeği yedik, balkabaklı cheesecake ile mum üfledim. İyi ki doğdum dedim… Bundan sonrası için de  dileyeyim dileyebildiğim kadar!

Çevremde enerjime enerji katan insanlarım, “daha iyi bir ben” için ilhamım, motivasyonum, ayağımı yere sapasağlam basacak sağlıklı bir bedenim, her yaralanmadan aslan gibi çıkacak kadar sağlam sinirlerim, dirayetli bünyem, hayattan keyif alan ve hevesi hiç kaçmayan içimdeki çılgın, her geçen gün yol arkadaşlığından daha çok keyif aldığım sevgilim, güven kelimesinin tam karşılığı annem, babam, ablam, kahkahaların, dertleşmelere, birbirimizi motive etmelere karıştığı dostlarım, her geçen gün sığınak haline gelen evim… Hepsi hep olsunlar! Bir de burada yazmayı unuttuğum ama olsa şahane olacağını düşündüğüm diğer güzel şeyler de olsun!

Doğum günüm kutlu olsun!

21 Mart 2015 Cumartesi

Daha iyi bir ben!


Geçen haftalarda bir gün aslında ortada dertlenecek ya da kutlanacak hiçbir şey yokken, biraz gri Ankara bunalımı, biraz monoton işin can sıkıntısı yanına yalnız bir akşamın keyfini çıkarma gayesiyle marketten cipsleri, kuruyemişleri, evin yakınındaki pastaneden de en sevdiğim pastayı alıp eve düştüm. “Breaking Bad” sonrası birkaç bölüm ilerlemiş “Better Call Saul”u da açıp Sicilya şarabımla önce bir tuzlu saati yapıp ardından da pastayla altın vuruş yaptım. Dizi de, yiyecekler de bittiğinde dımdızlak kalmıştım, şişen midem akciğerime doğru yayılmış vaziyette, aldığım her nefesi derinden almazsam tıknefes kalıp ölecek gibiydim. Bu durumlarda en iyisi piton gibi sırt üstü yatıp genleşmek ve mide işini bitirene kadar öylece kalmaktı. Tabi bu kadar yemenin, kendime bunu neden yaptığımın sorgulamaları altında…


O yayılmam sırasında işaret gibi önüme bir yazı düştü: Daha iyi bir benEvet tam olarak ihtiyacım olan şey… Yediğimde ya da yemediğimde kilosu çok değişmeyen şanslılardanım ama psikolojim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İtiraf etmek gerekirse öyle piton gibi yatarken kendimi berbat hissediyorum, bedenen hiçbir şey değişmese bile daha iyi hissetmem beni daha iyi bir ben yapıyor ve bu kadar spor disiplini olan biri olarak bu kadar sağlıksız beslenmek bana iradesizlik gibi geliyordu. 
O akşam karar verdim. Daha iyi bir ben benim bu hayattaki hedefim olmalıydı. Sadece bedensel olarak da değil, başka konularda da. Ama ben bedenimden ve sağlığımdan başlamak istedim. 
Haftanın en az 3-4 gününü spor salonunda geçiren, geri kalan günlerde de en azından açık havada yürüyüş yapan, asla kaytarmayan bendenizin tüm sorunu yanlış beslenmek, yemeyi içmeyi sevmek, efkarımı, neşemi bir şekilde yeme içmeyle sonlandırmaktı. Bu kadar spora daha iyi bir bedene sahip olmamamın tek nedeni o boğazımdan geçenlerdir, orası kesin!

Katı kurallara gelemediğimi de biliyordum. Birkaç gün süren, “o yok, bu yok”tan sonra eskisinden beş beter patlama yaşadığımı defalarca test etmiştim. Bu da bir ileri iki geriden başka bir işe yaramıyordu. Her ne olursa olsun, kararında oldu mu, yeme içme işi de hayattan keyif almanın önemli bir yolu, sosyal hayat da zaten öyle katı hallere girmemizi engelliyor. Benim ilk etapta yaptığım şey “çöp” yememekti. Şu an “çöp” yemiyorum ve sadece bu, o yazıyı okuduğum günden bu yana 2 kg hafifletti beni.


Peki çöp nedir? Genel olarak düzenli beslensem de öğleden sonraları uzun süren ofis saatlerinde peş peşe yediğim 2-3 çikolata, bisküvi, gofret mesela, dışarı çıktığımda siparişin yanında gelen ekmekler, pideler, soslar, tok olduğumu hissettiğim halde yemeye devam ettiğim hazır gıdalar, tatlılar, düzeni bozan her şey… Durup düşünüp “şu an buna ihtiyacım yok” diyeceğim her şeye “çöp” dedim ben.
Mesela her akşamüstü ofiste 3-5 çikolata, bisküvi, gofret yemektense haftasonu sevdiğim ve gerçekten iyi bir tatlıyla kendimi tatmin etmeyi denedim. Geçen hafta sonu MrBalmyile bir sufleyi paylaşmak fazlasıyla yetti. Ofisteki o saatlerde ise birkaç fındık, birkaç parça %70 kakao oranlı çikolata ve filtre kahve gerçekten beni durdurmaya yetti. Yemekte söylediğim bonfilenin yanındaki birkaç patatesi tırtıklasam da ekmeği, sosları tamamen yok saydım ve salataya abandım. 

Alkol en büyük tuzaklardan biri malum. Rakıyı iki kadeh tek içerek ve mezeleri de ekmeksiz yiyerek çözümü buldum, tabi bir de kaçamak yaptığım günler aralardaki minik ödüllerimi (kuruyemişler, bitter çikolata, meyve) yemiyorum, haftada birden fazla da alkol almamak en iyisi. 

Bunun yanında zaten yaptığım doğrular da vardı: Zinhar kahvaltısız evden çıkmamak, yeşil çayı ihmal etmemek, öğünlerde protein-karbonhidrat dengesine dikkat etmek, ara öğünleri atlamamak ve iş çıkışından yarım saat önce yediğim bir porsiyon yoğurt…


Birkaç yıldır deneyip deneyip bir türlü beceremediğim şeyi başarmaya başlamanın mutluluğu ve okuduğum yazının etkisiyle bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çok klişe de olsa mesele gerçekten başlamak ve karar vermekte. Belki benim bu yazım da bir yerlerde birilerine ilham olur. Daha iyi bir ben için hayatımdaki eylemlerim devam edecek, tabi burada da!

1 Mart 2015 Pazar

Karlar erimeden Ilgaz'a bir haftasonu çıkarması


Üst üste gittiğim şehir gezilerinden sonra havaların soğuyup eve kapanmaya meylettiğimiz bugünlerde canım fena halde doğa içinde uzun yürüyüşler yaptığım, şöyle oksijen çarpması yaşamak istediğim bir doğa gezisi istiyordu. Sapanca, Bolu, hatta Afyon arasında gidip geldim bir süre. Sporu bile parkta yürüyüş yapmaya çevirince gördüm ki kendimi bir yerlere atmam gerekiyordu.


Tam da bu haller içindeyken birkaç arkadaşımdan günübirlik Ilgaz teklifi geldi. Ekip eğlenceli, Türkiye’nin her yerinde çılgınlar gibi kar yağmış, rotayı doğanın yanında kar gezmesini de ekleyerek Ilgaz’a çevirmek farz oldu. Benim Ilgaz’a herhalde dördüncü ya da beşinci gidişim. Her gidişimde farklı ekiplerle ama her seferinde çok eğlenerek döndüm. 



Beklentim çok yüksek değildi açıkçası ama her zamanki gibi ekip eğlenceli olunca beklentimin çok üzerinde eğlenceli saatler geçirdim. Uzun zamandır hiç bu kadar çok kahkaha atmamıştım. Arkadaşlar iyi ki varlar!

Pazar sabahı erkenden yollara düşmek pek eğlenceli olmasa da dört kız ve MrBalmy’li ekiple zaman zaman kaynatarak, zaman zaman dedikodunun dibine vurarak 3-3.5 saate Ilgaz’daydık. Ankara’nın aksine pırıl pırıl ve ılık bir hava karşıladı bizi. Biraz keşif gezisi yaptıktan sonra Bardak isimli cafenin önündeki barbeküden kar tatillerinin vazgeçilmezi sucuk ekmeklerimizi, içeceklerimizi aldıktan sonra bir güzel atıştırdık. Üzerine Canay’ın nefis çikolatalı kekini ve kahvelerimizi de yuvarladıktan sonra Fatoş’u snow boarduyla piste uğurladık.



Ben ne yapacağım konusunda bir süre kararsız kaldım, kayak mı yapsam, doğada mı yürüsem yoksa temel fotoğrafçılık dersi almaya başlamam sebebiyle biraz fotoğraf denemesi mi yapsam derken “çok azdır” düsturuyla “yine” her şeyi birden yapmak yerine seçenekleri değerlendirdim ve en güzelinin yürüyüş yaparken bir yandan da fotoğraf pratiğimi geliştirmek olduğuna karar verdim. Milli park içerisindeki rotada zaman zaman kar oynayarak, kayarak, eğlenceli ve uzun bir yürüyüş yaptık. Ilgaz Mountain Resort’a kadar yürüyüp oradan ring servisi ile dönme planları yaparken dönüşü de karlar arasındaki dev çamlar arasında yürüyerek yaptık. 





Tekrar zirveye geldikten sonra bu kez bu tarz gezilerin en eğlenceli kısmı telesiyeje binmeye geldi. Dörtlü olarak telesiyeje binip nefis manzaraya hayran kaldıktan sonra zirvedeki cafede saleplerimizi içip bir süre ısındık, sohbet ettik. Ardından yeniden aşağıya inip kalan son dakikalarımızda ürkerek de olsa kızakla kayarak vakit geçirdik. En son sıcacık çorba ve sıcak şarapla içimizi ısıttık ve dönüş yoluna geçtik. 


Her şey o ana kadar çok iyi gitmişken dönüş yolunda bozulan otobüs bir hayli canımızı sıktı, 7 saatte, gerilmiş, acıkmış, yorulmuş ve uykusuz kalmış şekilde eve kendimizi zor attık. Ama hiç önemli değil! Tertemiz kar havasını aldım, çok güldüm, çok eğlendim, güzel fotoğraflar çektim, o da nazarlığımız olsun!

21 Şubat 2015 Cumartesi

Meydanlarda şampanya patlatarak, havai fişeklerle coşarak yeni yıla girmek...


Yatakta huzursuzca kıpırdanıyorum. Seyahatlerin son günleri hep böyle oluyorum. Garip bir yorgunluk çöküyor bedenime,gezmenin yorgunluğu mu, bitmesinin hüznü mü bilemediğim… Hava epey bir süre aydınlanmıyor, huzursuz ihtiyarlar gibi odada dolaşıp duruyorum. Sonra MrBalmy ile kahvaltıya inip hızlı hızlı yapıyoruz kahvaltımızı. 





Bugünkü planlar arasında Amsterdam’ın dünyaca ünlü ve en önemli müzeleri Van Gogh ve Rijksmuseum ziyaretleri var, ayrıca daha önce denk gelip bakmadığımız yerlere girip çıkacağız, almak istediklerimizi alacağız, son günümüz akılda kalanları tamamlama günü olacak yani biraz. 
Sabahın 10’u olmadan müze meydanına gidip nispeten boş olan I amsterdam’da yine fotoğraf çekmeye çalışıyoruz daha sonra bir önceki gün hızlı sıra diye 1 euro fazlaya satılan müze biletlerimizle müzelere dağılıyoruz. Kızlar Van Gogh Müzesi’ne gidiyor, bizse benim önceki gelişimde Van Gogh’u görmüş olmam nedeniyle Rijksmuseum’a. Eğer zamanınız kısıtlıysa ya da çok müze meraklısı değilseniz önceliğiniz Van Gogh Museum olsun. Yaklaşık iki saat süren müze gezisinden sonra kendimizi kahveyle ödüllendiriyoruz.

Ardından da çiçek pazarından lale ve peynir alışverişine gidiyoruz. Peynirlerin otlu, acılı ve susamlı olanlarını tercih ediyorum, bir de wasabili hardal atıyorum sepete. Lalelerden de renkli bir paketin yanı sıra siyah lalelerden de alıyorum.

Sonrasında markete gidip filtre kahve, şarap gibi standart yurtdışı alışverişimi tamamlıyorum. Magnetleri ve bir önceki gün alışveriş merkezinde promosyonla 25 euroya satılan Beyonce-Heat markalı parfümü de alıyorum, sonra bir kez daha yılbaşı indirimi ve vergi iadesi nedeniyle piyasanın çok altında bir fiyata gelen Chanel Allure’mi ve Lancome Hypnose Drama’mı da alıyorum. 

Amsterdam’dan çok matrak hediyelik eşyalar almanız mümkün. İlk günün bu yazısında gördüğünüz çeşit çeşit kondomlardan penis şeklindeki muhtelif biblo ve eşyalara, yine vajina ya da penis şeklindeki lolipoplardan komik iç çamaşırı ve hatta vibratörlere kadar… Şehrin simgelerinden birinin sex olması nedeniyle burada penis şeklinde herhangi bir eşya bulmak mümkün: Kupadan, magnete, buz kalıbından makarnaya… Herkese değilse de samimi arkadaşlara komik hatıralar getirmek mümkün yani.

Amsterdam’da 31 Aralık gecesi için otelin birkaç uyarısı var: 5’ten sonra dükkanlar kapanıyor, açık yer bulamazsınız, buralılar havai fişeklerden bir an önce kurtulmak için evlerine gider, diye. Aslında bizim niyetimiz Humprey’s’te güzel bir yılbaşı yemeği yemek olsa da bu haber üzerine otelde atıştırmalıklar ve bol bira ile öğünü geçiştiriyoruz.

Yılbaşı programını aylar öncesinde yaparken yeni yıla Avrupa’nın nezih meydanlarında havai fişekler eşliğinde şampanya patlatarak girmekti benim hedefim. Ekibimizde gece kulüplerinin en vazgeçmez müptelası olunca meydandaki yılbaşından sonra sabaha kadar bu kulüplerden birinde eğlenebiliriz fikrine de sıcak baktık.



Öncelikle Paradiso’ya gittik. İki gün önce de biletimiz olmadığı gerekçesiyle kapıdan çevrilmiştik, yine aynı şey oldu, hatta “pazartesi de bizi geri çevirdiniz, bari bugün alın bizi” şirinliklerime “aralık ayının tüm biletleri önceden satıldı” cevabını aldık. Escape’in önündeki sırada sadece içeri girişin 65 euro olduğunu ve İngiltere’den gelen bir çiftin biletlerini nisan ayında aldığını öğrenmemizle şaşkınlığımız daha da arttı. Yılın bu dönemi gideceklere tavsiye bu gece kulüplerine gitmek niyetindeyseniz, uçak, otel rezervasyonlarından sonra kulüplerin biletlerini de internetten halledin. 

Böylelikle gece hayatına dalma girişimimiz bir kez daha sonuçsuz kaldı. Sanıldığının aksine her restoran da kapalı değilmiş bunu da görmüş olduk. Açlığımızı Burger King’te bastırıp marketten şampanya, bira aldıktan sonra planladığımız gibi meydana doğru harekete başladık. Israrla Dam Meydanı’nda değil Nieuw Markt Meydanı’nda havai fişekleri izleyin tavsiyesi aldığımızdan oraya doğru yol aldık. Tam 12’de şampanyamızı patlattık, limandan atılan havai fişeklerle coştuk ve tam 12’de telefonumu kaybettim, 12.30’da bir turist kız MrBalmy’e mesaj yollayarak telefonumu geri getirdi. Yeni yıla telefon arayarak girdim yani. 

Uzun süre sokaklarda kalabalıkla birlikte coşup eğlenip birkaç mekana daha girme girişiminden sonra yorgunluk ve üşümeyle sabahı ettik. Böylece uzun zamandır hayalini kurduğum yeni yıla girme planlarımı da hayata geçirmiş oldum. 

Ertesi gün yorgunlukla uyanıp toparlandıktan sonra eve dönüş yolunda aklımda şu düşünce vardı: Sanırım bir süre daha dingin, içe dönük tatiller yapmak daha iyi olacak…