Bu ne demek yahu demeyin!
Olumlama nesnelerdeki, mekanlardaki negatif enerjiyi pozitife dönüştüren bir hadise. Belki bunları yazmak benim haddim değil ancak öyle hoşuma gitti ki paylaşmak istedim.
Daha önceki postun devamı olarak yazdığım için, bizim "kocakarı uygulamaları"nın hiçbirinin aslında nedensiz uydurmacalar olmadığını hatırlatmak isterim.
Örneğin sirke bizim kültürümüzde önemli bir yere sahiptir, büyü bozmak için, kem gözlere karşı hep sirke kullanılır. Modern zamana geldiğimizde elma sirkesi olumlamada kullanılan şeylerden birisi. Diyorlar ki yıkanma suyunuza mutlaka küçük bir ölçek elma sirkesi koyup başınızdan dökmeniz, negatif enerjiden arınmanıza yardımcı oluyor. Aynı şekilde bunu herhangi bir nesne için de yapabilirsiniz, evinizin eşiğini, yerlerini elma sirkeli suyla silmek gerekiyor.
Bir diğer negatif enerjiden arınma yöntemi kuvars gibi enerjiyi çeken taşlar kullanmak. Ancak bu taşları da sürekli kullanıyorsanız zaman zaman bol su ile yıkayarak zaman zaman toprakta bekleterek biriken kötü enerjisini atmanız ve kendinizi en iyi hissetiğiniz, enerjinizin yüksek olduğu bir an yeniden kullanmaya başlamanız gerekiyormuş, böylece taşa pozitif enerji yüklemesi sağlanıyormuş. Nazar boncuğunda da aynı durum söz konusuymuş.
Su ve toprak pek çok nesnenin olumlamasında kullanılıyormuş.
Bulunduğunuz ortamda kuru çiçek barındırmamak gerekiyormuş. Kuru çiçek ölümü, bitmişliği simgelediği ve fazlasıyla toz tuttuğu için tavsiye edilmiyor. Ortamda toz tutan şeylere de dikkat etmek gerekiyor.
Atkestanesinin de ortama pozitif enerji yaydığı söyleniyor. Bundan bahsettiğim biri "benim anneannem de çamaşırlarının arasına koyardı" dedi. Kuruyunca atmak kaydıyla her odaya koymak gerekiyormuş.
Enerjinizin düşük olduğu, kendinizi kötü hissettiğiniz günler kırmızı giyinin diyorlar.
Benim bunlara ekleyeceğim bir tek şey daha var: Sizi güldüren, neşeli, pozitif insanları hayatınıza alın, onlarla sohbet edin, gülün eğlenin; mutsuz, sürekli olumsuzu düşünen, eleştiren insanları hayatınızdan çıkarın. Bence hayatınızda yapacağınız en büyük olumlama bu olacak!
16 Temmuz 2012 Pazartesi
12 Temmuz 2012 Perşembe
Beynin Gücü, Olumlama ve Çocukluğumdan Bir Kahraman
İlkokul dördüncü sınıfa geçince ev-semt ve okul değiştirmek zorunda kalmıştım. Yeni taşındığımız yer, eskisinden çok daha iyi bir muhitte, üstelik arkadaşlık açısından da daha zengin bir yerdi. İşte orada benim çok sevdiğim bir arkadaşım olmuştu: Nazlı. Yüreği iyilik dolu, o zaman sevgi kelebeği sözünü bilsem, tam öyle bir kızdı. Hayvanları, insanları sever, bir böceğe bile kıyamazdı. Benden de bir-iki yaş küçüktü sanırım. Nazlı'nın bir de çok çalışan bir annesi vardı: Yıldız teyze. Aynı anda dört iş yapıyor diye anlatırdı Nazlı, hakikaten yurt dışına gider gelir, gecesini gündüzüne katardı. Bir diş hekimi profesörüydü. Öyle sevgi dolu bir kadındı ki, çocukluğumun hayalleri içinde ben onu hep insana iyi gelenlerden saymıştım, o sıcaklığı, sakinliği o zamandan hissetmiştim. Gittiği gezilerde Nazlı'ya ne alırsa, bize de aynılarından alırdı. Böylesi içi sevgi dolu bir insandı, kızının arkadaşlarını kendi kızından ayırmaz, ona biraz daha iyisini almazdı. Sonra Nazlılar taşındı, biz de koptuk gittik.
Çocukluk insanın içinde bir özlem. Hep aklımıza gelir ya "acaba o şimdi ne yapıyor" diye düşünürüz, belki ilkokul öğretmenimizi, ilk aşkımızı, nefret ettiğimiz birini, sevdiğimiz bir arkadaşımızı. Şimdi facebook, google, twitter bu sorulara çok çabuk yanıtlar buluyor. İşte ben yıllar önce facebooktan Nazlı'yı buldum, birbirimize hatırladığımız komikliklerimizi anlattık. Sonra Yıldız teyzeyi merak ettim. Google araştırmalarım sonucunda ona da ulaştım.
Prof. Yıldız Batırbaygil olarak çıktı karşıma ve tam da benim Yıldız teyzeme yaraşır bir misyonla! Yıldız teyze pozitif düşünme, olumlama, kötü enerjiden arınma ile ilgili şahane yazılar yazıyor.
Bu evrene mesaj gönderme hadisesiyle kafayı bozmuş sayılmasam da bazı şeylerin doğruluğuna kesinlikle inanıyorum ve gündelik hayatımda bunlara dikkat ediyorum. Özellikle içinden çıkılmaz bir hale düştüğümde bu konularla ilgili bir şeylerle meşgul olmak bana motivasyon katıyor. Özellikle o yüksek enerjisini daha çocukken hissettiğim bir insanın kaleminden çıkanlar hayata çok daha kolay entegre ediliyor, inandırıcılığı yüksek oluyor.
Ben buradaYıldız teyzenin yazılarından etkilendiğim, aklımda kalanları paylaşmak istedim. Bu işin uzmanı filan değilim ama şöyle kabaca üstünden geçebilirim sanırım.
Öncelikle beynimiz bizim sandığımızdan çok daha güçlü, etkin. Ağzımızdan çıkan cümlelere, aklımızdan geçen düşüncelere çok dikkat etmeliyiz. Çünkü tabir-i caizse biz kelimelerimiz ve düşüncelerimizle yaşantımıza bazı şeyleri "çağırıyoruz". "Şanssızım" dedikçe şansımızı kaçırıyoruz, "mutsuzum" dedikçe mutsuzluğu hayatımıza çağırıyoruz. Dedikleri gibi "kelimelerinize dikkat edin, kaderiniz olabilirler". Hatta işin bir ileri boyutu olarak duyduklarınıza, dinlediklerinize de dikkat edin, kahırlı, acılı sözleri olan, arabesk şarkılar dinleyen insanların daha bedbaht bir hayatı yok mu?
Bir diğer konu ve benim de artık önemle dikkat ettiğim şeylerden biri, karşımdaki insandan bir şeyi isterken olumsuzla değil, olumluyla istemek. Bunu da bir kişisel gelişim konferansında dinlemiştim, beyin bizden ayrı çalışıyor, sadece olumluya motivasyonlu bir organ. Siz "yapma" dediğinizde beyin yalnızca "yap"ı algılayıp sondaki "-ma"yı yok sayıyormuş. Bu nedenle çocuklara "koşma" dedikçe, daha da çok koşuyorlar!
Bir de bizim kocakarı gelenekleri dediğimiz Türk örfleri aslında bilimsel şeylerle açıklanıyor. Örneğin, sarı rengin negatif enerjiyi içine almadığı kanıtlanmış. Bizde de çocuklara sarı renk giydirilsin ki, sarılık olmasın denirmiş. Mavi renginin ise ortamdaki negatif enerjiyi çektiği, bu nedenle nazar boncuğu kullanıldığı söyleniyor. Ayrıca insanların kıskançlık ve hasetle bakışlarının müthiş bir negatif enerji ortaya çıkardığı bilimsel olarak kanıtlanmış, bizim nazar dediğimiz şeyin anlamı da bu. Üzerimizde o nazar boncuğunu taşıyarak kem bakışların negatif etkisini boncuğun üzerine çekiyoruz.
Nazar ile ilgili olarak annemin başına gelen bir olayı anlatıp bu yazıyı noktalamak ve geri kalanları bir başka yazıda paylaşmak istiyorum.
Annem ablama hamile kaldığında 45-50 kilo civarındaymış ve ablam 6 kiloya yakın doğmuş. Doğduğunda 3 aylık bebek gibiymiş, annemin doğumu çok zor olmuş, neredeyse ölümden dönmüş ve çok bitkinmiş. Doğumdan sonra annemi 5-6 kişilik bir odaya almışlar, anneannem annemin göğsüne büyük bir nazar boncuğu takmış. Emzirmesi için ablamı annemin yanına getirmişler, annem emzirmeyi bitirip ablamı hemşireye verdikten sonra birden göğsündeki nazar boncuğu patlayıp yüzlerce parça halinde odanın içine dağılmış.
Annem odadaki kadınlara tek tek bakmış, birkaçı odada yokmuş, bir-ikisi uyuyormuş, uyanık olan tek kadına: "Doğru söyle içinden ne geçirdin, ancak senden kaynaklanmış olabilir bu, sen bir şey geçirdin içinden, ondan oldu", demiş. Kadın da anneme "ya haklısın kusura bakma, şu kadının haline bak, bir de doğurduğu çocuğa bak demiştim", demiş. Boncuk olmasa belki sütü bile kesilebilirdi annemin.
Beynimiz bizden güçlü bunu hep aklımızda tutalım.
Daha yazılacak birkaç şeyim daha var onlar da bir sonraki yazıya.
*Fotoğraf Eren Keçeci'nin sitesinden alınmıştır. Birebir alıntı yapılmasa da Prof.Dr. Yıldız Batırbaygil yazılarından esinlenilmiştir.
10 Temmuz 2012 Salı
Araf
Ama bu Araf başka Araf...
Bundan yaklaşık 10 yıl önce kitapçılara düşmüş Elif Şafak kitabı değil.
O zaman üniversitede okuyordum, Elif Şafakla da bu kitap sayesinde tanışmıştım, Elif Şafak o zaman gazetede köşe yazısı yazmıyor, kitaplarını İngilizce yazıp bize Türkçe çevirisini okutturmuyor ve kredi kartı reklamlarında oynamıyordu. Mahrem, Baba ve Piç, Bit Palas ve Pinhan'ı okuduktan sonra artık "Elif Şafak ne yazsa okurum" demeye başlamıştım ki, Siyah Süt ile biraz koptum, ne zamanki Aşk'ı okudum, aramızdaki her şey bitti. Sonrasında çıkan kitapları bende okuma isteği uyandırmadı.
Neyse konumuz Elif Şafak değil, araf kendisinin en sevdiği kelimelerden biridir ve bu isimde bir kitabı vardır ama ben bugün SOFI OKSANEN kitabı olan ARAF'tan bahsedeceğim. Çünkü kime "şu an Araf'ı okuyorum" desem, "aaa biliyorum o kitabı, Elif Şafak'ın değil mi" diyor.
Birkaç ay önce kitapçı gezmelerimden birinde gördüm bu kitabı. Tarihi bir roman olması ile çekti beni, bir de merak ettirdi, ben bu kitabı almalıyım dedim.
Bir kere okumaya başladım, 100. sayfaya geldim, bıraktım kitabı. Okuma işi tamamen benim ruh halimle ilgili bir şey. Eğer havamdaysam en beğenmediğim kitabı bile okur bitiririm, istikrar benim göbek adım! Ama havamda değilsem, kitaba kendimi veremem ve yarıda bırakıp ilerleyen bir zamanda okumak üzere kitabı ayırırım. Bitirmediğim kitap sayısı azdır. Geçen hafta yeniden Araf'ı elime aldım. İyi ki de almışım. 100. sayfadan sonra roman hareketleniyor ve merak uyandırıyor, keşke ilk seferde biraz daha sıksaymışım dişimi.
Romanın arka planı Estonya'da II. Dünya Savaşı, Sovyet işgali ve SSCB'nin dağılmasına bir panorama oluşturuyor. Ana olay 1992 yılında Estonya'da geçiyor ama 1940'lardan itibaren geçmişe dönülüp hikaye örülüyor.
Hikaye Estonyalı yaşlı bir kadın olan Aliide'nin bir gün bahçesinde baygın bir kız bulmasıyla başlıyor. Bu kızın onu tesadüfen bulmadığını anlamasıyla olay örgüsü ve geçmişle hesaplaşma başlıyor. Kimi zaman II. Dünya Savaşı dönemi Estonyası'na gidip Alman desteği-Sovyet işgali-Estonya milliyetçileri arasında hayatları mahvolan Estonyalıları görüyoruz, kimi zaman savaş sonrası Sovyet işgali ile başlanan cadı avı ve kargaşaya şahit oluyoruz, sürgünleri, işkenceleri görüyoruz, kimi zaman Sovyetler'den kopma sürecinde Estonya'nın kaosa sürüklenmesi, mafya eline düşen insanlar ve mahvolan hayatlara tanıklık ediyoruz.
Kitabın sonunu yazmıyorum ama bazı sitelerdeki yorumlarda "sonu havada kalmış" gibi şeyler okudum, böyle bir şey yok, her kahramanın, özellikle iki ana karakterin, hikayesi bir sona bağlanıyor.
Her kitap bir ufuk dersek, Baltık kıyısında bugüne kadar aklımın ucundan bile geçmemiş bir ülkenin tarihine bir kitapla tanıklık etmek, bunun farkına varmak beni heyecanlandırıyor. II. Dünya Savaşı oldu, Sovyetler dağıldı diye birkaç cümleyle anlattığımız tarihi olaylar aslında nice insanın hayatında köklü değişikliklere neden olmuş, kitleleri etkilemiş, aileleri parçalamış, büyük acılar yaşatmış. Kader denilen şey bu olsa gerek, bu insanlar başka bir coğrafyada ya da başka bir zamanda yaşasalar hayatları bambaşka olabilirdi. Ya da biz belki de, savaşın, kaosun içinde yaşamıyorsak bu sadece şans ile ilgili bir şeydir. Bunu düşünmek beni etkiliyor. Tarihi olaylar içine yerleştirilmiş insan hikayeleri sevenlere tavsiye edilir.
"Kimsenin kaşığı geçmişi karıştıracak kadar temiz değildir."
Bu kitaptan ne öğrendim? Loto (piyango anlamında kullandığımız kelime) Eston dilinde umut demekmiş.
29 Haziran 2012 Cuma
Kapak Kızı
Bu sıralar bir sürü kitap okuyasım var. Bir sürü de almışım, başucumda onlar bana bakıyor, ben onlara bakıyorum. Buket Uzuner'in son kitabından sonra bir süre bir şey okuyamadım yine, damakta öyle güzel bir tat bırakıyor ki, başka bir şey okumak gelmiyor insanın içinden.
Aynı zevkle okuduğum bir yazar daha var: Ayfer Tunç. İlk olarak Selda sayesinde Yeşil Peri Gecesi kitabı ile tanıştım. Öyle bir akıyor ki hikaye, bir arka sayfada ne olabileceğini bile anlayamıyor insan. Daha sonra geçen yaz denize karşı şezlong üzerinde Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'ni okudum. Sıcaktan bunalmasam denize girmeden sadece kitabı okurdum, o da bir o kadar sürükleyiciydi.
Ve bu kitaptan sonra Ayfer Tunç'un diğer kitaplarını okumak farz oldu. Ben de Kapak Kızı'nı aldım ve son olarak onu okudum. Aslında Yeşil Peri Gecesi, Kapak Kızı'nın devamı gibi. Aynı karakterler var ama ben sırayı bozarak okudum.
Kitapta karlı bir kış günü Ankara'dan İstanbul'a giden bir trende yer alan değişik insanların hayatları konu ediliyor. Ortak noktaları ise kırmızı noktalı bir dergiye çıplak pozlar veren Şebnem. Selda, Ersin, Bünyamin ve onların hayatlarının kapak kızı Şebnem ile kesişen hikayesi ve kendilerini derin bir sorgulayışla yaşadıkları iç hesaplaşmalar, yine akıcı bir şekilde anlatılıyor.Özellikle Selda ve Ersin'in dergiyi görüp yıllar öncesinde içlerine gömdükleriyle, zaaflarıyla, kendilerine bile itiraf edemedikleri gerçeklerle yüzleşmeleri ve korkaklıkları dökülüyor bir bir ortaya.
Zaman zaman insanın kendini sorgulamasına da neden oluyor.Örneğin Selda'nın hep güvenli aile ortamında, sağlamcı bir hayat sürmesine bağladığı, başta aşk olmak üzere hayattan korkaklığı uzun uzun düşündürdü beni. Yanmak gerek diyor, dibe batmayacağım diye kendini engellemek daha mutsuz ediyor insanı diyor.
Sürükleyici, etkileyici bir yaz kitabı isteyenlere tavsiye edilir.
20 Haziran 2012 Çarşamba
Evlilik hazırlığı mı, evlilik sendromu mu?
Yorucu, zor ve bol stresli bir süreçten geçmekteyim. Öncelikle bu yazıdaki tereddütlerin hiçbiri canım sevgilimle ilgili değildir, bunu belirtmek isterim.
Yalnız bu iş ne menem bir şeymiş ya! Evli arkadaşlarıma diyorum ki "siz nasıl dostsunuz, insanı uyarmıyorsunuz, başına bunlar bunlar gelecek" diye. Bir de "aman da ne tatlı bir telaş" diye yorum yapanlar var ki onları ıslatıp dövmek istiyorum! Bunlar hiç tatlı telaş görmemiş. Tatlı telaş dediğin tatile gitmeden önce hissedilir mesela, sevgilin yanına gelmeden önce hissedilir, yıllarca görmediğin arkadaşlarına kavuşmadan önce hissedilir; afedersiniz köpek bağlasan durmayacak evlere emlakçılarla girip çıkıp hayal kırıklıkları yaşayarak hissedilmez! Ama tabi bunu diyenlere "tabi ya haklısınız" diyip geçmek zorundasınız.
Eve gelene kadar da çok dert var, mesela, daha önce hiç tanımadığın insanlarla aile olma durumu... 31 yıldan sonra başka birilerine anne, baba demek. İki taraf da dünya iyisi olsa yine de bir uyum sağlayamama hali mesela, kimi gözlemlesem aynı şey! Kendi annenin, babanın da tuhaflaşması, dedikodu arayan bir sürü ağız... Öööööffff:((( İnsan ilişkisi zor iş!
Düğün telaşı da ayrı bir şey. Bence aynı eve girip bir yıl yaşadıktan sonra düğün yapılmalı. Böylece hem iki stres birden olmayacak, hem de maddi açıdan risk dağıtılmış olacak. Ayrıca baktın bir yıl içinde anlaşamadın, düğünle, gelinlikle uğraşmamış olacaksın. Test sürüşü bir nevi. Ama pardon unutmuşum, evlenmeden olmazdı değil mi! Yoksa bunca ev, eşya ve ilişkilerde dengeyi kurmak arasında gelinlik bul, duvak nasıl olacak, ayakkabım, çamaşırım, fotoğrafçı, saçım nasıl olacak, makyajım nerede yapılacak, araba, çiçek çok püsür! Bir de zaten hangi gelini görsem gözünün feri kaçmış, gariplerim stresten solucana dönmüş, halkalı göz altları, asık surat, bir de üstüne 1000 kişiyle öpüş!
Neyse, ev bulmak var bir de. Bütçe kısıtı-konum ve evin içinin iyi durumda olması gibi bileşenler var ve birinden vazgeçmek hissi insanın kafasını epey karıştırıyor. Kiracı olmanın dertlerine girmeyeceğim çünkü evrenin aklına bir de bunu düşürmek istemiyorum, malum cümlesini kurduğun anda hayatına çekiyorsun bazı şeyleri. Evi bulduktan sonra mobilya işleri, beyaz eşya, eksiği bitmeyen o koca ev. Bu arada aile büyüklerini memnun etme gerginliği, sevgiliyle evlilik hazırlığı, para ve mobilya dışında başka bir muhabbetin kalmaması, zaman zaman birbirini seven insanlar olduğunu unutup iş ortaklığı gibi habire maddi konulardan konuşmak...
Öyle bir durum ki, "yok artık" dedirtse de, gelinlik provasında ya da mobilya seçerken kıyametler koparıp ayrılan çiftler varmış, Allah muhafaza diyorum. Benim en büyük şansım anlayışlı ve sakin bir nişanlımın olması, o da huysuz olsa, atla beşinci kattan!
Beni sadece sevgili arkadaşım Aylin uyardı, "evlenmeyin ne gerek var, gezin tozun, hayatınızı yaşayın" diye dinlemedim, şimdi de "çocuk mocuk yapma sakın" diyor, sanırım kulağıma küpe edeceğim bu kez söylediklerini. Üstelik çok sevdiği ve iki gün ayrı kalamadığı bir kocası ve dünya tatlısı bir oğlu varken! Yani öyle kendi mutsuzluğundan başkaları mutlu olmasın isteyen bir tip de değil.
Ben de dost olarak sizi uyarıyorum, illa evleneceğim diyorsanız, gidin çaktırmadan evinizi bulun, içini döşeyin, sonra tatile çıkmış gibi yurtdışına gidin, konsoloslukta evlenin, balayını da yapın gelin. Temiz temiz, oh misssss:)
Not: Fotoğraf dugunum.com'dan alınmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

