20 Haziran 2012 Çarşamba

Evlilik hazırlığı mı, evlilik sendromu mu?

Yorucu, zor ve bol stresli bir süreçten geçmekteyim. Öncelikle bu yazıdaki tereddütlerin hiçbiri canım sevgilimle ilgili değildir, bunu belirtmek isterim.

Yalnız bu iş ne menem bir şeymiş ya! Evli arkadaşlarıma diyorum ki "siz nasıl dostsunuz, insanı uyarmıyorsunuz, başına bunlar bunlar gelecek" diye. Bir de "aman da ne tatlı bir telaş" diye yorum yapanlar var ki onları ıslatıp dövmek istiyorum! Bunlar hiç tatlı telaş görmemiş. Tatlı telaş dediğin tatile gitmeden önce hissedilir mesela, sevgilin yanına gelmeden önce hissedilir, yıllarca görmediğin arkadaşlarına kavuşmadan önce hissedilir; afedersiniz köpek bağlasan durmayacak evlere emlakçılarla girip çıkıp hayal kırıklıkları yaşayarak hissedilmez! Ama tabi bunu diyenlere "tabi ya haklısınız" diyip geçmek zorundasınız.

Eve gelene kadar da çok dert var, mesela, daha önce hiç tanımadığın insanlarla aile olma durumu... 31 yıldan sonra başka birilerine anne, baba demek. İki taraf da dünya iyisi olsa yine de bir uyum sağlayamama hali mesela, kimi gözlemlesem aynı şey! Kendi annenin, babanın da tuhaflaşması, dedikodu arayan bir sürü ağız... Öööööffff:((( İnsan ilişkisi zor iş!

Düğün telaşı da ayrı bir şey. Bence aynı eve girip bir yıl yaşadıktan sonra düğün yapılmalı. Böylece hem iki stres birden olmayacak, hem de maddi açıdan risk dağıtılmış olacak. Ayrıca baktın bir yıl içinde anlaşamadın, düğünle, gelinlikle uğraşmamış olacaksın. Test sürüşü bir nevi. Ama pardon unutmuşum, evlenmeden olmazdı değil mi! Yoksa bunca ev, eşya ve ilişkilerde dengeyi kurmak arasında gelinlik bul, duvak nasıl olacak, ayakkabım, çamaşırım, fotoğrafçı, saçım nasıl olacak, makyajım nerede yapılacak, araba, çiçek çok püsür! Bir de zaten hangi gelini görsem gözünün feri kaçmış, gariplerim stresten solucana dönmüş, halkalı göz altları, asık surat, bir de üstüne 1000 kişiyle öpüş!

Neyse, ev bulmak var bir de. Bütçe kısıtı-konum ve evin içinin iyi durumda olması gibi bileşenler var ve birinden vazgeçmek hissi insanın kafasını epey karıştırıyor. Kiracı olmanın dertlerine girmeyeceğim çünkü evrenin aklına bir de bunu düşürmek istemiyorum, malum cümlesini kurduğun anda hayatına çekiyorsun bazı şeyleri. Evi bulduktan sonra mobilya işleri, beyaz eşya, eksiği bitmeyen o koca ev. Bu arada aile büyüklerini memnun etme gerginliği, sevgiliyle evlilik hazırlığı, para ve mobilya dışında başka bir muhabbetin kalmaması, zaman zaman birbirini seven insanlar olduğunu unutup iş ortaklığı gibi habire maddi konulardan konuşmak...
Öyle bir durum ki, "yok artık" dedirtse de, gelinlik provasında ya da mobilya seçerken kıyametler koparıp ayrılan çiftler varmış, Allah muhafaza diyorum. Benim en büyük şansım anlayışlı ve sakin bir nişanlımın olması, o da huysuz olsa, atla beşinci kattan!

Hatta şimdi büyük konuşmak gibi olmasın ama ikinci kez evlenenlere de evliya gözüyle bakıyorum. Çünkü bu yüzden "bir kere evlenilir" deniliyor, iki kere bu dert çekilir mi be!


Beni sadece sevgili arkadaşım Aylin uyardı, "evlenmeyin ne gerek var, gezin tozun, hayatınızı yaşayın" diye dinlemedim, şimdi de "çocuk mocuk yapma sakın" diyor, sanırım kulağıma küpe edeceğim bu kez söylediklerini. Üstelik çok sevdiği ve iki gün ayrı kalamadığı bir kocası ve dünya tatlısı bir oğlu varken! Yani öyle kendi mutsuzluğundan başkaları mutlu olmasın isteyen bir tip de değil.

Ben de dost olarak sizi uyarıyorum, illa evleneceğim diyorsanız, gidin çaktırmadan evinizi bulun, içini döşeyin, sonra tatile çıkmış gibi yurtdışına gidin, konsoloslukta evlenin, balayını da yapın gelin. Temiz temiz, oh misssss:)
Not: Fotoğraf dugunum.com'dan alınmıştır.

25 Mayıs 2012 Cuma

Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Su



Huzur ve sakinlik deyince aklıma sadece bir kare geliyor: Sürükleyici bir kitabı almışım elime, nefessiz okuyorum. Ya evdeki en rahat koltuktayım, yaz rüzgarı penceredeki perdeyi uçuruyor ya da doğanın bir yerinde, yemyeşil bir ormanda, masmavi bir deniz kıyısında... Bu hayalde en önemli unsur: kitap...
Çocukluğumdan beri okumaya bayılan ama son zamanlarda hayatımızda dikkati dağıtan, bizi oyalayan bir sürü şey olduğu bahanesiyle o kadar da sık sık kitapları deviremeyen biriyim. Bazen bir kitap denk geliyor, hikayesi sarıp sarmalayan, merakımı uyandıran, şaşırtan, diliyle dinlemeye doyamadığım bir şarkıya dönüşen... Aldığım keyfin haddi hesabı olmuyor o zaman ama sonrasında damakta öyle güzel bir tat bırakıyor ki elime başka bir kitap alasım da gelmiyor, çünkü aynı tadı vermiyor. İşin bir de sizin o anki ruh haliniz de var belki. Bazen bir kitaba başlarım, sarmaz, sıkar, 30-40 sayfadan sonra bırakırım bir köşeye, aradan biraz zaman geçince yeniden okumaya başlarım, bu sefer soluksuz okuyup o güzel kitabı okumayı ertelediğime yanarım ama dedim ya ruh hali demek ki...
Buket Uzuner hayatıma lise yıllarımda girmişti, önce İki Yeşil Susamuru, ardından Kumral Ada Mavi Tuna ile. Özellikle Kumral Ada Mavi Tuna, öyküsü, kahramanları, şaşırtıcı sonu, kahramanlarının ruh haliyle, anlatımı, diliyle beni derinden etkilemişti. Bu kitabı keşke ben yazsaydım diye çoook düşünmüştüm. Buket Uzuner ilgi alanıma girmişti böylece. Televizyon, gazete röportajlarını ilgiyle takip ettim, bu kadının anlattıklarını dinlemeyi seviyordum ben! Uzun aralıklarla kitap yazdığı için çok sıkı takip edemesem de, fark ettim ki her romanını okumuşum. Uzun Beyaz Bulut: Gelibolu ve İstanbullular da dahil.
Ve geçenlerde, kitapçı ziyaretlerimden birinde, en son romanına rastladım. Eski Türk Gelenekleri, Kutadgu Bilig, farklı bir kadın kahraman, onun kaybolma hikayesi, günümüz Türkiye'sinin sorunları... İlgimi çekti, Buket Uzuner vardı, aldım kitabı.
Hayalimin içinde olabilecek bir kitaptı dersem herhalde düşüncelerimi anlarsınız.
Öncelikle tarihe ilgili, geçmişteki olayların günümüze yansıyışını her zaman çok merak etmiş biri olarak eski Türk geleneklerine atıflar ve 1000 yıldan beri devam eden alışkanlıklarımız, geleneklerimizi okumak bana büyük bir haz verdi.
Örneğin, eski Türk geleneğinde doğadaki her şey eşit sayılırmış: Bir çiçek, bir insan, bir ağaç... Hepsi eşit kabul edilir ve aynı ölçüde korunurmuş. Bir ağaç kesilmeden önce karşısına geçilip özür dilenir, ihtiyaçtan fazlasının kesilmeyeceğine, doğadan alınan her meyvenin çekirdeğinin yine alınan yere gömüleceğine söz verilirmiş. Bir hayvan avlanmadan önce de kendisiyle göz göze gelinerek özür dilenir, ihtiyaçtan fazlasının öldürülmeyeceğine ve kalanların ihtiyaç sahipleriyle paylaşılacağına yemin edilirmiş. Doğaya son derece saygılı insani geleneklerin ne zaman bu hale geldiğini düşünmemek elde değil!
Öte yandan Defne Kaman adlı gazetecinin ortadan kaybolması ekseninde, İstanbul-Kadıköy'de geçen ve Defne Kaman'ın akrabaları, onu bulmaya çalışan komiser ve komiserin yakınları ile ilgili de birçok öykü iç içe geçmiş durumda. Alevi-Sünni ayırımı, töre/kadın cinayetleri, çevre sorunları gibi pek çok toplumsal konunun da işlendiği romanda merak edilen kayboluş hikayesi de kitabı ayrıca sürükleyici hale getiriyor.
Sonunda bazı merak edilenler çözülse de, yepyeni merak edilenler eklenerek, yarım kalarak kitap bitiyor.
Bize de serinin Çorum'da geçecek ikinci kitabı Toprak'ı beklemek kalıyor!

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Fotoğraf Köşem:)


Ben buna bayıldım! Aslında evin kapısına yapacaktım ama evin içinde önünde fotoğraf çekilecek bir köşe daha cazip geldi, hazırladığım pembe güllü süsüm inşallah ilerleyen günlerde kendi evimin kapısını süsleyecek!

Nişan çikolatalarım ve sepetim




Çikolatalar hazır olmakla birlikte etiketlerin tasarımı bana ait, sepeti de yine konsepte uygun olarak ben yaptım, kurabiyelerse canım arkadaşım Demet'in bana nişan hediyesi.

Nişan yastığı ve makası



28.04.2012 tarihinde isteme+nişan şeklinde evde, aile arasında bir kutlama yaptık. İlk olarak yaptığım nişan yastığını sizlerle paylaşmak istedim, elbisemin pembe-siyah olması nedeniyle konseptimiz de o yöndeydi.