rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2012 Çarşamba

Stranger in Moscow-1

Nazım’ın mezarından sonra soluğu Kremlin Meydanı’nda aldık. Kremlin Sarayı’nın hemen yanında bulunan Kurtarıcı İsa Kilisesi ve külliyesini (!) gezmeye karar verdik. Önce giriş biletlerimizi gişeden alıp daha sonra bize külliyeyi gezdirecek bir tur paketi de satın aldık. Bu pakette bir rehber bize eşlik etti ve kulağımızda kulaklıklarla İngilizce olarak manastırla ilgili bilgileri aldık.








Kubbeleri soğan şeklinde ve altın kaplı bu manastırı gezdik, Çar Çanı’nı ve Çar Topu’nu gördük. Bu çan dünyadaki en büyük çan, aynı zamanda bir kere bile çalınmamış olmasıyla da ünlü. Çıkan bir yangında daha bir kere bile çalınmadan parçası kopuyor ve şimdi Kurtarıcı İsa Kilisesi’nin bahçesinde sergileniyor.




Sonra Kızıl Meydan’da Lenin’in mezarı karşısında ironik bir şekilde duran kapitalizmin sembolü sayılabilecek mağazaların bulunduğu alışveriş merkezini gezdik. Ardından Çin Mahallesi denilen bölgeyi gezdik. Ne hikmetse her şehirde bir Çin Mahallesi var, biraz karışık, biraz oryantal her mahalle Çin Mahallesi! Ama bir numarası yok benden söylemesi!






Ardından bir de şehri Moskova Nehri üzerinden görmek için tekne turuna katılalım dedik. Ancak bir yağmura yakalandık ki benim hayatımın fırtınalarından biriydi. Önce bir tramvay durağına sığındık, sonra durağın içine de girmeye başlayınca duraktaki banka oturduk, bir süre sonra ayaklarımızın altından dere akmaya başlayınca ayakkabıları elimize alıp baykuş gibi tünedik ve böyle 1,5 saat yağmurun dinmesini bekledik. Oflama poflamayla geçti ama şimdi hatırlıyorum da geyiğin dibine vurmuştuk, o bile güzeldi!







Yağmur dindikten sonra nehrin kıyısına inip botların kalktığı yere geldik. Yağmur sonrası arada hala hafif hafif atıştıran yağmur eşliğinde teknenin içinde Moskova’yı seyre daldık. Bizim “Radisson Otel”e geldiğimizde hala keyifli keyifli otururken “son durak” dediler. Meğer bizim bindiğimiz gezi teknesi değil, bildiğimiz ulaşım aracıymış! Neyse ki tanıdık bir yerde indik, hemen metroyu bulup bu kez Arbat Sokağı’na doğru yol aldık.










Arbat Sokağı Moskova’nın İstiklal Caddesi denilebilir, turist çeken trafiğe kapalı, hediyelik eşya dükkanları ve restoranların yoğunlukta olduğu bir cadde. Matruşkalar şahane!



30 Kasım 2012 Cuma

Rusya'ya, Nazdarovya!



Gezi yazılarımı genellikle sıcağı sıcağına yazsam da hayatımda bu konudaki en büyük pişmanlığım Rusya gezimle ilgili notlar almamış olmamdır. Çünkü tam bir gezgin gibi gezdiğim, tabanlarımın patladığı, döndüğümde babamın şaşkınlıkla “ne kadar zayıfladın böyle” dediği bir geziydi.


Tüm seyahat boyunca metro-otobüs-minibüs-banliyö trenlerinde dolaştık, yürümekten helak olup bulduğumuz her rahat mekanda ayakkabıları çıkarıp ayaklarımızı rahatlattık, o yüzden Rusya’nın bendeki yeri bambaşkadır.

Ben bu blogta en azından hatırladığım kadarıyla Rusya anılarımdan bahsetmeye karar verdim.

2010’un Mayıs’ında Moskova-St. Petersburg gezisine bir tur şirketi aracılığıyla gittik. Kuzeylere gidiyoruz aman da çok soğuk olur deyip kürkleri, montları kuşandık ama o kürklere, montlara İstanbul'a dönünce ihtiyacımız oldu. "Beyaz Geceler" sezonunda giderek uzun süreli gündüzler yaşadık. Ben gün ışığıyla dinamizm kazanan biri olarak gecenin birinde kararıp sabahın dördünde yeniden aydınlanan havaları çok sevdim, gezmeye bol bol enerji bulduk böylece.

Turun otel+uçak ve transferini kullanıp geri kalanını kendi kendimize gezerek Moskova ve St. Petersburg'un altını üstüne getirdik. Hatta tur rehberi gezdiğimiz yerleri ve gezebildiğimizi gördüğünde “ya siz bir yerlerde gezi yazısı filan mı yazıyorsunuz” diye sormuştu. Bu bizi Seldo ile iyice havaya sokmuştu. Çünkü Rusya’da kendi kendinize gezmek gerçekten müthiş zor! Her ne kadar sosyalizm gideli 20 yıl olsa da hala daha o kapalılık halini hissediyorsunuz. Ne kadar turist gelirse gelsin, turizmi geliştirelim, hizmet sektöründe aşıp devirelim gibi bir iddiaları yok. Herhangi bir yerde İngilizce bir yazı görmek ya da İngilizce bilen insanlarla karşılaşmak neredeyse imkansız. Belki sadece otel lobilerinde bu mümkün! Çok geniş alana yayılmış, kalabalık şehirler, üstelik bambaşka bir alfabe ve telaffuzla zaman zaman çok moralimizin bozulduğu ya da “aha şimdi s.çtık” dediğimiz zamanlar oldu ama hepsinden alnımızın akıyla çıktık.

Daha güzel, daha çok keyif aldığım yerler de gördüm ama gezmenin arındırmasını en çok Rusya’da anladım.

Yine söylüyorum sıcağı sıcağına yazmadığıma pişmanım ama yine de aklımda kalanları yazmaya da niyet ettim bir kere…