mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Haziran 2014 Cuma
İnsanın kalbinde büyük kuşkular doğduğunda, büyük şeylerin olması kaçınılmazdır
Benim çok sorguladığım kavramlar var: Mesela: Mutluluk. Nasıl yakalanır? Nasıl mutlu olunur? Mutluluk neden bu kadar geçişken? Keyif almak mutlulukla aynı mıdır? Mutsuzluk neden daha yerleşik, daha derin? Üzerine ciddi ciddi kafa yorduğum içten içe mutlu olma çalışmaları yaptığım da vakidir. Tabi bu arayışlar algımı da değiştiriyor. Eskiden hiç okumadığım kitapları okuyor, ilgileniyor, anlıyorum.
Osho daha pek çok içsel arayış konusunda sayısız kitabı olan çok ünlü biriyken benim onunla karşılaşmam "öğrenci hazır olduğunda öğretmen belirir" misali bu sorgulamalarımla oldu ve onca kitabın içinden "İnsan Olma Yolculuğu-Sıradan Yaşamda Gerçek Mutluluğu Bulmak Mümkün mü?" isimli kitabını seçtim.
Gerek mutluluğun sıradan olduğu, mutsuzluğun ise egodan kaynaklı olarak seni özel kıldığı fikri, gerek bu dünyadaki her şeyin bir olduğu, her şey ve hiçbir şeyin aynı olduğu, gerek büyüklere saygı konusundaki fikirleri ile kitapta altı çizili yer bırakmamacasına elimden kalem düşmeden okudum bu kitabı.
Bu kitabı okudum artık yeni biriyim diyemem ama değişimin birden bire değil, dönüşümle olması belki de daha iyidir. Kulağıma bir küpe taktı, bunu inkar edemem.
Ben sezonun geç kalmış suya ilk ayak sokmasını gerçekleştirmek üzere Bodrum'a gidiyorum, size de Osho'nun kitabından cümleler bırakıyorum.
Mutlulukla...
"Hatırlamanı istediğim şey, herkesin çocukla, çocuğun kesinlikle ilgilenmediği bir şey için ilgilendiğidir." (s.3)
"Mutlu olduğunda sıradan olursun, çünkü mutlu olmak doğal olmaktır sadece. Mutsuz olmak sıra dışı olmaktır. Mutlu olmanın hiçbir özel tarafı yoktur... Varoluş, mutluluk denen şeyden oluşur.
...
Mutsuzluk seni özel kılar. Mutsuzluk seni egoist yapar. Mutlu bir insana kıyasla, mutsuz bir insanın daha yoğun egosu bir vardır. Mutlu bir insanın egosu olamaz, çünkü insan ancak ego olmadığında mutlu olabilir... Mutlulukla bir arada var olamazsın; yalnızca mutsuzlukla var olabilirsin. Mutlulukta çözünme vardır." (s. 15)
"Olmak, mutsuz olmaktır. Mutlu olmak, olmamaktır." (s. 16)
"Mutsuzluk her zaman bilgililiğinle doğru orantılıdır. Bilgililik bilmek değildir. Bilmek masumiyettir, bilgililik kurnazlıktır." (s. 17)
"İnsan mutsuz, çünkü mutsuz olmak için numaralar öğrendi. Ego bunun temelidir. İnsan mutsuz, çünkü keyif, mutluluk belli ki her yerde. Bu da sorun yaratıyor." (s. 18)
"... bir egoist hep mutsuzdur, çünkü mutlu olmak için insan sahip olduğuyla mutlu olmak zorundadır. Sahip olmadığın şeyle mutlu olamazsın, bununla yalnızca mutsuz olabilirsin. Yalnızca sahip olduğun şeyle mutlu olabilirsin.
...
Ego yalnızca sana hedefler verir, ama o hedeflere ulaştığında, kutlama yapmana izin vermez. İnsan giderek daha mutsuz olur! Hayat geçerken biz mutsuzluk toplamaya, mutsuzluk biriktirmeye devam ederiz. Ve bunu
-kendi mutsuzluğuna yol açtığını fark etmek çok zordur; bu, egoya aykırıdır. Bu yüzden sorumluluğu başkalarına yüklersin.
...
... eğer başkaları seni mutsuz ediyorsa o zaman mutlu olmak seni aşar; tabi tüm dünya sana ayak uydurmak için değişmedikçe.
...
Herhangi bir dönüşüme dair tek umut, senin kendini değiştirebilmendir. Bu, var olan tek umuttur, başka umut yoktur.
Ama ego sorumluluğu üstlenmek istemez. Sorumluluğu başkalarına yüklemeye devam eder. Sorumluluğu başkalarına atarken, özgürlüğünü de attığını unutma. Sorumlu olmak özgür olmaktır. Sorumluluğu başkasına vermek esir olmaktır." (s. 21)
"Mutluluk çok barizdir. Çok yakındır. Mutluluk öyle doğal ve öyle yakındır ki akıl unutur onu. Her çocuk mutlu bir evrede doğar ve her insan -hemen bir insan- mutsuz ölür." (s.24)
"... akıl en basit, en doğal olanı unutmaya meyilldir. O her zaman istisnai şeylerle ilgilenir, çünkü egonun ilgi alanı orasıdır. Ego sıradan olanla ilgilenmez ve Tanrı çok sıradandır. Ego basit olanla ilgilenmez ve Tanrı çok basittir. Ego yakın olanla ilgilenmez ve Tanrı çok basittir. Ego yakın olanla ilgilenmez ve Tanrı çok yakındır. İşte bu şekilde mutluluğuu kaçırır ve mutsuz olursun." (s.28)
"Istırap, kendini kaybettiğin anda yaşadığındır.
Coşku, kendini bulduğun anda yaşadığındır.
Kendini kaybetmek ya da bulmak: İkisi de benliğinin aynı derinliğinde gerçekleşir.
Kendini kaybetmek, bir şey, biri olmaya çalıştığın anlamına gelir. Bir fikrin vardır ve o fikri hayatına geçirmeye çalışıyorsundur.
Tüm idealistler ıstırap içinde yaşar." (s.35)
"Istırap, bu dünyaya temiz bir sayfayla, üzerinde hiçbir yazının bulunmadığı bir tabula rasa (boş sayfa)'yla gelmiş olma deneyimidir. Bu, senin özgün yüzündür.
Şimdi iki şey yapabilirsin. Birincisi, bu boşluktan korkarak başka bir şeyin -para kazanmanın, gücün, öğrenmenin, bilge, eğitmen, politikacı olmanın- sana kimlik hissi verecek, bir şekilde kendi içsel kaosunu saklamana yardımcı olacak bir şeyin peşinden koşmaya başlayabilirsin.
Ancak ne yaparsan yap, kaos oradadır ve orada kalmaya devam edecektir. Bu, senin içsel parçandır. Dolayısıyla anlayan insanlar, ondan kaçmak için hiçbir yola başvurmazlar. Aksine, onun içine girmeye çalışırlar.
İki yol budur: Ya diğer herkes gibi kaçacaksın ya da ona koşacaksın. Ne kadar ıstıraplı, korku verici de olsa onun merkezine ulaşacaksın, çünkü o sensin. Ve en az bir kere benliğinin tam merkezinde olmak iyi bir şeydir.
O merkeze ulaştığın an ikinci bir sözcük önem kazanır: coşku.
...
Istırap coşkuya giden yoldur." (s.47)
"Çocuğa herhangi bir din aşılamaya çalışan kişi merhametli değil, acımasızdır: Yeni, taze bir ruhu kirletmeye çalışır. Çocuk daha soru sormadan, hazır felsefelere, dogmalara, ideolojilere dair yanıtlar alır. Bu çok garip bir durumdur. Çocuk henüz Tanrı'yla ilgili bir şey sormamıştır ve sen ona Tanrı'yı öğretirsin." (s.61)
"Bir evladın babasıyla aynı fikirde olması gibi içsel bir ihtiyaç yoktur. Hatta hemfikir olmaması çok daha iyidir. Evrim bu şekilde gerçekleşir." (s.62)
"Büyüme ve büyüme sürati öyle hızlıdır ki geçmişte yirmi beş yüzyılda olmayan şey şimdi yirmi beş yılda olur. Doğal olarak, eski ve yeni kuşaklar arasındaki uçurum kaçınılmazdır. İnsanlık tarihinde ilk kez, yeni kuşak eski kuşaktan daha çok şey bilmektedir." (s.101)
"... eski kuşak saygı görmediğinden, sevgisini de geri çekiyor. Tüm iletişim, o eski ilişkiler duvara tosladı. Yeni kuşaktan hala saygı duyması, dinlemesi, takip etmesi bekleniyor ki bu imkansızdır.
Aksine, eski kuşak artık dinlemek ve yeni insanlara saygı duymak zorundadır. Ve ancak eski kuşak kendi çocuklarına saygı duyacak kadar tevazu gösterdiğinde, çocuklar belki büyüklerine saygı duyabilirler. Bunun başka bir yolu yoktur." (s.103)
"...bireyselliğin kişilik olmadığını unutma. Kişiliğinden vazgeçtiğinde, bireyselliğini kabul edersin ve yalnızca birey aydınlanabilir." (s.122)
"... kuşku çağı olan her çağ mükemmel bir çağdır. İnsanın kalbinde büyük kuşkular doğduğunda, büyük şeylerin olması kaçınılmazdır. Büyük kuşkular doğduğunda, büyük mücadeleler ortaya çıkar." (s.127)
"Sevginin ıstırabı, kederi, yasası budur, çünkü sevgi bir olmak ister. Sevgi tüm ayrılıkları, tüm sınırları kaldırmak ister. Ama tekrar tekrar, kişi engel olur, sınır olur.
Dolayısıyla bu, anlaşılması gereken ilk temel gerçektir: Kendi dışında kimse mahremiyetine giremez. Bu, bir taş ile arandaki farktır. Taşın merkezine girilebilir; mahremiyeti yoktur. Bu, madde ile bilinç arasındaki farktır.
Maddenin mahremiyeti yoktur; bilincin mahremiyeti vardır. Madde dışarıdan anlaşılabilir, çünkü maddenin içi yoktur. Maddede iç diye bir şey yoktur, her şey dıştır. Ve bilinçte bunun tam tersi geçerlidir: Her şey içtir ve dış yoktur.
Bilinç sonsuz içselliktir." (s.128)
"Olmadığın şeyden vazgeç ki, olduğun bireyi tanıyabilesin." (s.133)
"Aydınlanma ulaşılacak bir şey değil, yalnızca yaşanacak bir şeydir. Aydınlanmaya ulaştğımı söylediğimde, yalnızca onu yaşamaya karar verdiğimi kastediyorum... Ve o günden beri de onu yaşıyorum. Bu, sorun yaratmakla ilgilenmediğinde vereceğin bir karardır, hepsi bu. Tüm bu sorun sorun yaratma ve çözüm bulma saçmalığını bir kenara bıraktığında vereceğin bir karardır." (s. 137)
"Ego boşlukta var olamaz, savaşacak bir şeye ihtiyaç duyar. Hayal gücünün bir hayaleti bile iş görür, ama ego bir varlık değil, bir gerilimdir. Ne zaman çatışma olsa gerilim artar ve ego var olur.; çatışma olmadığında gerilim kaybolur, ego da öyle. Ego bir şey değil, yalnızca gerilimdir.
Ve elbette kimse küçük gerilimler istemez, büyük gerilimler ister. Kendi sorunların yetmiyorsa insanlığı, dünyayı ve geleceği düşünmeye başlarsın..." (s.138)
"Eksik bıraktığın her şey rüyalarında tamamlanır; yaşamadığın her ne varsa sürüncemede kalır ve kendini zihinde tamamlar -rüya budur. Bütün gününü düşünerek geçirirsin. Düşünmek yalnızca yaşamak için kullandığından daha fazla enerjiye sahip olduğunu gösterir; sözde hayatının ihtiyaç duyduğundan daha fazla enerjiye sahipsindir.
Gerçek hayatı kaçırıyorsundur. Daha çok enerji kullan. O zaman taze enerjiler akmaya başlar... Endişe, sorun, kaygı, tüm bunlar tek bir şeyi işaret eder: doğru yaşamadığını, hayatının bir kutlama, bir dans, bir festival olmadığını. Dolayısıyla tüm sorunları.
Yaşarsan, ego kaybolur. Hayat ego tanımaz, yalnızca yaşamayı, yaşamayı, yaşamayı bilir." (s. 141)
"Hayat sıkıcı değildir, ama zihin sıkıcıdır. Ve etrafımıza öyle bir zihin öreriz ki Çin Seddi gibi güçlü bir zihin, hayatın içimize sızmasına izin vermez. Bizi hayattan koparır." (s. 159)
"Eşin, kocan, çocukların -kimse sana ait değildir. Hepsi insan ürünü, isteğe bağlı ilişkilerdir; çocukların bile sana ait değil. Onun senin aracılığınla gelirler, sana ait değiller. Sen geçmişe aitsin; onlar geleceğe ait. Hiçbir bağlantı yok, hiçbir ilişki yok; dolayısıyla insan zeka seviyesini arttırdıkça, kuşaklar arasında büyük bir uçurum oluşmuştur." (s.174)
26 Haziran 2013 Çarşamba
İnsanlar ikiye ayrılır: Mutsuzlar ve mutlu olmak için çabalayanlar!
Hayat belli zorunluluklar, sıkıntılar, bunaltılar arasında akıp giderken her güzelliğin kendi içimizden geldiğine inandığımı hep söylerim. Her mutluluk, her mutsuzluk bizim kendi içimizden kopan bir şey, izin vermezsek bir şey bizi ne mutlu, ne de mutsuz edebilir. Bu yüzden insanlar ikiye ayrılır: Mutsuzlar ve mutlu olmak için çabalayanlar!
Bunu yazar yazmaz, niye böyle bir ayırım yaptım ki diye düşündüm şimdi. Mesela şöyle de diyebilirdim: İnsanlar ikiye ayrılır: Mutlular ve kendini mutsuz etmeye çalışanlar. Çok da yanlış bir tanım olmazdı ama galiba mutsuzluğun daha yerleşik, daha uzun süreli, daha bulaşıcı ve insanı daha çabuk etkilemesi nedeniyle mutsuzluğa daha meyilliyiz, mutluluksa emek istiyor, o yüzden böylesi daha doğru geldi.
Mutsuz:
"Hayat berbat"
"Offff sıcak"
"Offff soğuk"
Mutlu olmaya çalışan:
"Bu hafta ne kötüydü ama, ne yapsam da biraz dağıtsam kafamı, çıkıp şu caddede biraz yürüsem, oradan da bizim kızlarla buluşsak?"
"Oooofff çok sıcak cidden, gideyim serin bir ağaç altına, bir de gazete alayım yanıma, serin serin okurum."
"Ooooo bu ne soğuk, gideyim güzel bir film alayım, bir de sıcacık kahve, evde film keyfi yapayım."
Ben ikinci gruptayım tabi ki. Hayattaki küçük hoşlukları, bunlara kafa yormayı severim, birçokları bu şeyleri boş görse de. Bazen evde boş boş oturup tv izlemektense yılbaşı ağacımın süsleri nasıl olsun diye saatlerce internet araştırması yapmayı tercih ederim mesela. Sıkıldım mı kendime hemen bir meşgale yaratırım. Zorunluluklar/sorumluluklar kısmını planlayıp mümkün olduğunca kısa tutup kendime, kendimi mutlu etmeye ve şımartmaya uzun zamanlar ayırmaya çalışırım. İnsanı hayata bağlayan da bu kafa yormalar bence, bunun en büyük kanıtı olarak özellikle 65 yaş üstü insanları bir gözlemlemenizi öneririm. Amaçsız (illa büyük amaçlar düşünmeyin, her sabah köpeğimi yürüyüşe çıkarmalıyım bile olur) olanlar çöküyor, yürüyemiyor, sağlık problemleri ile boğuşuyor, mutsuz olup ölmeyi bekliyor. Öte yandan kendince sosyal çevresi, meşgalesi, küçük küçük amaçları olanlar ne güzel yaşlanıyor, dimdik ayakta duruyor.
Bir arkadaşımın emekli olalı yıllar olmuş, neredeyse benim anneannem yaşında olan annesi faturalarını otomatik ödemeye vermeyi ısrarla reddediyordu, neden diye sorduğumuzda "faturaları takip etmek, gidip bankaya ödemek bana bir meşgale oluyor. En azından bu sayede giyiniyorum, saçıma başıma özen gösteriyorum, dışarı çıkıyorum ve hazır bankaya gitmişken başka şeyler de yapıyorum, bu da olmasa evden çıkmaya bahanem olmaz", diyordu.
Ben hiçbir zaman ev insanı olmadım. Hani böyle insanlar vardır, eline çayını kahvesini alır, ayağını uzatır, oturur da oturur. Asla yapamadığım bir şey bu benim. Evdeysem mutlaka bir şeylerle uğraşırım ya da dışarıdayımdır. Hep yapacak bir şeylerim, gidecek bir yerlerim, kendimi dışarılara atmak için bahanelerim vardır. Öte yandan ne kadar az da zaman geçirsem evim benim için hep "sığınak" olmuştur. Bu annemin babamın evindeyken de böyleydi, şu anda kendi evim için de böyle.
Evimi güzelleştirmek de bu bahsettiğim mutluluk yaratma çabalarımın bir parçası. Öncesinde zevkli mi zevkli bir araştırma safhası ve ardından uygulamaya geçme anı! Örneğin, kıştan beri aklımda yaza güzel bir balkon yapma planlarım vardı. Bu yüzden lale ve sümbül soğanları dikmiştim ama birazcık da Mr. Balmy'nin gereksiz ilgisi yüzünden çiçekler açmadan kuruyup kaldı. Başka bahara dedim ben de.
Bu haftasonu daha önce defalarca gittiğim ancak farklı şeylerini denediğim Çukurambar Fırıncı Orhan'da enfes bir kurutulmuş etli-rokalı pizza ile kadayıfa sarılmış keçi peynirli salata yedim. Tavsiye mahiyetinde buraya not düşmek istedim. Hani doymak için değil, damağa bayram olsun diye yenilecek şeylerdi ikisi de.
Ardından balkon için başladık çalışmalara! Her ne kadar 70'li yılların trendi olan Fransız balkona (ince-uzun) sahip olsak da önemli olan nasıl dekore edeceğini bilmektir diyerek Koçtaş'tan şirin mi şirin bir bistro masası ile iki sandalye alarak işe başladık. Beyaz saksılar ve renk renk çiçekler alıp onları dikme işiyle negatif enerjimizi "toprakladık".
Sandalyelere minder, duvara nazar boncuklu süsler, korkuluk kenarlarına süslü mumlar derken bizim Fransız Hintli gibi rengarenk çıktı ortaya:) Karşı apartmandaki teyze bile balkonuma 10 puan verdi:)
Akşama da biralarımızı cafe creme'mizi alıp hafif bir müzik eşliğinde sefamızı sürdük, bu arada ben bezelye ayıklama işimi de bu güzel balkonda fesleğen kokuları arasında yaptım. Hem uçarı bir özgür kızım, hem de domestik bir ev hanımı, görüldüğü üzere!
Bir bütün üzerinde binlerce parçayız işte. İçimizde her şeyden biraz var . Sınıflandırmalar, ayrıştırmalar ne boş, gereksiz, yanlış! Zamana, mekana, yaşımıza, ruh halimize göre bazen hiç olmadığımız gibiyiz, yabancıyız. İnsanız işte, maya sadece bundan ibaret, bu mayaya katılanlar da bizim elimizde!
O yüzden şimdi ayağa kalkın ve mutlu olun!
Bunu yazar yazmaz, niye böyle bir ayırım yaptım ki diye düşündüm şimdi. Mesela şöyle de diyebilirdim: İnsanlar ikiye ayrılır: Mutlular ve kendini mutsuz etmeye çalışanlar. Çok da yanlış bir tanım olmazdı ama galiba mutsuzluğun daha yerleşik, daha uzun süreli, daha bulaşıcı ve insanı daha çabuk etkilemesi nedeniyle mutsuzluğa daha meyilliyiz, mutluluksa emek istiyor, o yüzden böylesi daha doğru geldi.
Mutsuz:
"Hayat berbat"
"Offff sıcak"
"Offff soğuk"
Mutlu olmaya çalışan:
"Bu hafta ne kötüydü ama, ne yapsam da biraz dağıtsam kafamı, çıkıp şu caddede biraz yürüsem, oradan da bizim kızlarla buluşsak?"
"Oooofff çok sıcak cidden, gideyim serin bir ağaç altına, bir de gazete alayım yanıma, serin serin okurum."
"Ooooo bu ne soğuk, gideyim güzel bir film alayım, bir de sıcacık kahve, evde film keyfi yapayım."
Ben ikinci gruptayım tabi ki. Hayattaki küçük hoşlukları, bunlara kafa yormayı severim, birçokları bu şeyleri boş görse de. Bazen evde boş boş oturup tv izlemektense yılbaşı ağacımın süsleri nasıl olsun diye saatlerce internet araştırması yapmayı tercih ederim mesela. Sıkıldım mı kendime hemen bir meşgale yaratırım. Zorunluluklar/sorumluluklar kısmını planlayıp mümkün olduğunca kısa tutup kendime, kendimi mutlu etmeye ve şımartmaya uzun zamanlar ayırmaya çalışırım. İnsanı hayata bağlayan da bu kafa yormalar bence, bunun en büyük kanıtı olarak özellikle 65 yaş üstü insanları bir gözlemlemenizi öneririm. Amaçsız (illa büyük amaçlar düşünmeyin, her sabah köpeğimi yürüyüşe çıkarmalıyım bile olur) olanlar çöküyor, yürüyemiyor, sağlık problemleri ile boğuşuyor, mutsuz olup ölmeyi bekliyor. Öte yandan kendince sosyal çevresi, meşgalesi, küçük küçük amaçları olanlar ne güzel yaşlanıyor, dimdik ayakta duruyor.
Bir arkadaşımın emekli olalı yıllar olmuş, neredeyse benim anneannem yaşında olan annesi faturalarını otomatik ödemeye vermeyi ısrarla reddediyordu, neden diye sorduğumuzda "faturaları takip etmek, gidip bankaya ödemek bana bir meşgale oluyor. En azından bu sayede giyiniyorum, saçıma başıma özen gösteriyorum, dışarı çıkıyorum ve hazır bankaya gitmişken başka şeyler de yapıyorum, bu da olmasa evden çıkmaya bahanem olmaz", diyordu.
Ben hiçbir zaman ev insanı olmadım. Hani böyle insanlar vardır, eline çayını kahvesini alır, ayağını uzatır, oturur da oturur. Asla yapamadığım bir şey bu benim. Evdeysem mutlaka bir şeylerle uğraşırım ya da dışarıdayımdır. Hep yapacak bir şeylerim, gidecek bir yerlerim, kendimi dışarılara atmak için bahanelerim vardır. Öte yandan ne kadar az da zaman geçirsem evim benim için hep "sığınak" olmuştur. Bu annemin babamın evindeyken de böyleydi, şu anda kendi evim için de böyle.
Evimi güzelleştirmek de bu bahsettiğim mutluluk yaratma çabalarımın bir parçası. Öncesinde zevkli mi zevkli bir araştırma safhası ve ardından uygulamaya geçme anı! Örneğin, kıştan beri aklımda yaza güzel bir balkon yapma planlarım vardı. Bu yüzden lale ve sümbül soğanları dikmiştim ama birazcık da Mr. Balmy'nin gereksiz ilgisi yüzünden çiçekler açmadan kuruyup kaldı. Başka bahara dedim ben de.
Bu haftasonu daha önce defalarca gittiğim ancak farklı şeylerini denediğim Çukurambar Fırıncı Orhan'da enfes bir kurutulmuş etli-rokalı pizza ile kadayıfa sarılmış keçi peynirli salata yedim. Tavsiye mahiyetinde buraya not düşmek istedim. Hani doymak için değil, damağa bayram olsun diye yenilecek şeylerdi ikisi de.
Ardından balkon için başladık çalışmalara! Her ne kadar 70'li yılların trendi olan Fransız balkona (ince-uzun) sahip olsak da önemli olan nasıl dekore edeceğini bilmektir diyerek Koçtaş'tan şirin mi şirin bir bistro masası ile iki sandalye alarak işe başladık. Beyaz saksılar ve renk renk çiçekler alıp onları dikme işiyle negatif enerjimizi "toprakladık".
Sandalyelere minder, duvara nazar boncuklu süsler, korkuluk kenarlarına süslü mumlar derken bizim Fransız Hintli gibi rengarenk çıktı ortaya:) Karşı apartmandaki teyze bile balkonuma 10 puan verdi:)
Akşama da biralarımızı cafe creme'mizi alıp hafif bir müzik eşliğinde sefamızı sürdük, bu arada ben bezelye ayıklama işimi de bu güzel balkonda fesleğen kokuları arasında yaptım. Hem uçarı bir özgür kızım, hem de domestik bir ev hanımı, görüldüğü üzere!
Bir bütün üzerinde binlerce parçayız işte. İçimizde her şeyden biraz var . Sınıflandırmalar, ayrıştırmalar ne boş, gereksiz, yanlış! Zamana, mekana, yaşımıza, ruh halimize göre bazen hiç olmadığımız gibiyiz, yabancıyız. İnsanız işte, maya sadece bundan ibaret, bu mayaya katılanlar da bizim elimizde!
O yüzden şimdi ayağa kalkın ve mutlu olun!
Etiketler:
balkon,
balkon dekorasyonu,
bezelye,
bitki,
çiçek,
fırıncı orhan,
mutluluk,
saksı
13 Şubat 2013 Çarşamba
Farklı Yönlerimizin Hepsiyle Mutlu Olmak Nasıl Bir Şey?
Bence hayata geliş amacımız, yaptığımız her şeyin bir tek nedeni var: Mutlu olmak/daha mutlu olmak.
Kariyer, para, hırslarımız, sağlığımız, sevdiğimiz insanlar... Hepsinin bize mutluluk, daha çok mutluluk getirmesini beklemiyor muyuz?
Bu aralar uzun uzun "mutlu olmak" üzerinde düşünüyorum. Aklıma gelenler şöyle:
Mutluluk çok daha geçişken ve anlık bir şey; mutsuzluk daha yerleşik, daha kronik.
Mutluluk beceri isteyen bir şey. Sen kendini mutlu etmeyi beceremezsen kimse edemez. O yüzden gözünü açıp kendine bir bakmalı ve mutsuzluğuna engel olmanın yollarını aramalısın. En azından ne iyi gelir bilmeli, mutsuzluğa meylettiğin anda derinlere dalmak yerine silkelenmelisin.
Mutluluk emek isteyen bir şey. Oturup üzerinde uzun uzun çalışmalısın.
Ve mutluluk insan doğasını en belirgin olarak ortaya çıkaran bir kavram bence. Mesela emek sarfetmeden elde ettiklerimizin bir kıymeti yok değil mi, emek sarf etmeden gelen mutluluk ne kadar sürer bu durumda? Maymun iştahlı yaratılmış mıyız? Bak işte mutluluğa, elimizdekilerle, sahip olduklarımızla mutlu olmak yerine sahip olmadıklarımızla mutsuz olmaya daha meyilli değil miyiz? Para ve sağlık varken durup "aman ne mutluyum param var, sağlığım yerinde" demezken yokluklarınla büyük mutsuzluklar yaşamıyor muyuz?
Bugün kitap okurken (daha sonra bahsedeceğim bu kitaptan) başlıktaki cümleyi gördüm: Farklı yönlerimizin hepsiyle mutlu olmak nasıl bir şey? Üzerinde de bu resim... Örneğin derin bir yas halindeyken bile mutluluğu düşünmeliyiz, ona kafa yormalıyız gibi bir anlam çıkardım ben bu cümleden. Ya da ne bileyim oburun tekisin mesela, oturup tabak tabak yedikten sonra mutlu olmak nasıl olur? Trafikte ağzından köpükler saçarak kavga ederken mutlu olmak ne menem bir şeydir mesela?
Bu da bir tek şekilde mümkün bence: Kendini, olanı, olduğu gibi kabul etmekle. Nasıl zor, nasıl... Ama yapabildin mi daha güzel günlerin bizi beklediği kesin!
*Başlığım ve ikinci görsel S*ktir Et-Terapi kitabından, ilk görsel izismile.com sitesinden.
Etiketler:
mutlu olmak,
mutluluk,
mutsuzluk,
s*ktir et
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)







