eski datça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski datça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Datça Günlüğü-3: Yakın yerlerde keşifler... Turgut, Orhaniye, Kızkumu,Selimiye, Bozburun, Bördübet ve Eski Datça


Tarih boyunca sadece biz zavallı modern zaman insanlarının sahip olduğu hastalıklar, takıntılar, fobiler var. Mesela;
Aktivite bağımlılığı: Bir şey yapmadan duramama hali. 
Zamana yetişememe kaygısı: Halbuki zaman denilen şey ya hiç yok ya da tamamen göreceli bir şey.
Tüketim çılgınlığı: Mümkün olan en kısa zamanda her şeyi görmek, her şeyi yapmak, her şeyi bitirmek, her şeye sahip olmak isteği. 
FOMO (fear of missing out): Devamlı bir şeyleri yaşamayı kaçırıyor olma fobisi.
Sosyal medya baskısı: Sosyal medyada paylaşılamamış bir an boşa geçirilmiş bir andır!

Belki adını bile duymadığımız, aklımıza bile getirmediğimiz hatta fark etmediğimiz onlarcası.


Tatilimizi bile bu hastalıklar, fobiler, takıntılar belirliyor ne yazık ki. Eleştirmekle birlikte bunlardan birkaç adımdan fazla uzağa gidemeyenlerdenim ben de. Datça gibi "slow holiday" için uygun bir yeri seçip giderken "acaba sıkılır mıyız, sıkılırsak ne yaparız" sorularını kendime sık sık sordum, karar verme aşamamı hayli uzattı bu durum. Çünkü biliyordum ki özellikle de tatildeysem bir günün bir önceki günle aynı olması beni fena halde basıyor! Gündelik yaşam için bile böyle bu, kaldı ki 2-3 haftalık müstesna zamanlarda hiç çekilir şey değil. 

O yüzden Datça'yı araştırırken çevresini de bol bol araştırdım. Görmek istediğim Selimiye-Bozburun ve Bördübet her ne kadar Datça tatili içinde sayılacak rotalar değilse de onları görmek için yola düşmeye değerdi. Değdi de...



Hayatımda gördüğüm en güzel manzaralı yollardan geçtim. Deniz beni benden aldı, ormanı, şelalesi, Türkiye'nin amazonu, denizden yürünen hattı ile güzel bir Datça çevresi turu yaptık.







Datça'dan yola çıkarak Orhaniye'yi geçtik ve tabelalardan gördüğümüz Turgut Şelalesi'ne saptık. Buz gibi sular akan şelalede fotoğraflar çektirdik ve yanımıza havlularımızı almamıza içerledik, çünkü şelalenin oluşturduğu doğal havuzlar muhteşem görünüyordu! Sadece ayaklarımızı sokmakla yetinip üstüne mis kokan dev ağaçların altında Türk kahvelerimizi içtik.








Ardından Selimiye'nin yolunu tuttuk. Sadece doğal güzelliğiyle değil, yaşam biçimiyle, varoluş haliyle bile Selimiye Türkiye'nin buram buram kalite kokan kasabalarından biri bence. Modern ama asla dejenere değil. Biraz "high society" hali de var. Ama insanı rahatsız eden bir durum değil bu, el sanatları tezgahları, galeriden farkı olmayan dükkanlarıyla, özgün cafe ve restoranlarıyla, mütevazi ama zevkli ve kaliteli pansiyonlarıyla Türkiye'de bir deniz kasabası imajından çok uzak.





Selimiye'den sonraki istikamet yemyeşil dağ yolundan geçerek Bozburun oldu. Bozburun'da da muhteşem bir manzara hakim, ancak denizi daha çok tekneler için sanki. Denize girme hayaliyle gittiysek de hem kirli, hem de dalgalı su bizi pek cezbetmedi. Biz de Pembe Yunus Pansiyon'da öğle yemeğimizi yedik, pansiyonun terasında ağaç altında denize nazır yemek daha iyiydi cidden!




Bozburun zaten son duraktı, sonra yeniden dönüş yoluna geçtik. Yine muhteşem manzaralar eşliğinde Orhaniye-Kızkumu'nda mola verdik ve dizlerimize gelen su eşliğinde denizin içinden karşı kıyıya yürüdük. Oradaki insan seli, curcunadan sadece tadımlık bir mola verdik ve yola devam ettik.









Son mola yerimiz sit alanı olarak korunan Türkiye'nin amazonları olarak bilinen Bördübet'ti. Doğru dürüst bir yolu yok buranın, herhangi bir işletme filan da. Sadece iki ya da üç tane otel mevcut. Onun dışında ağaç, orman, deniz ve denizden orman içine uzanan minik nehirler, kuş, böcek sesleri ve göze bayram nefis manzaralar. Burada akılda tutulması gereken şey, otellerin müşterisi dışında çay, kahve, şezlong hizmeti sunmuyor oluşu. Biz gidebileceğimiz en uzak noktadaki Club Amazon Bördübet'in önünden geçip sahile indik. Otelin şezlonglarından yararlanamadık tabi ama sabahın dokuzundan beri ayağı suya sokamayınca denize girdik. Gayet iptidai şartlardaki duşlarından faydalanabildik neyse ki. Burası sit alanı olduğundan otelin duş vs gibi şeyleri kurmasına izin verilmiyormuş. Hayatımdaki en sessiz ortamlardan biriydi burası ve Mr. Balmy'e "benim burada tatil geçirmem için hayattan çok bıkmam, hayatımdan kaçmak istemem lazım, neyse ki henüz o aşamaya gelmedim!" dedim. Tam bir inziva yerindesiniz. Gerçi benden birkaç gün sonra Bördübet'e tatile giden arkadaşım, otelde kano gezintisi, yıldız manzaralı piknik, sinema gösterimi gibi farklı pek çok aktiviteyle çok keyifli zaman geçirdiklerini söyledi.














Bördübet sonrası Datça'ya yaklaşınca acıktığımızı hissedip Datça'ya yakın Şerif'in yerinde odun fırınında pidelerimizi yiyip otele geçtik. Duş ve giyinme faslından sonra akşamı Eski Datça'da geçirmeye karar verdik. Önce ev yapımı şeftalili pasta yiyip ardından Antik Cafe'de canlı müzikle mojitoları yuvarladık. 12 yıl önce İstanbul'un finans piyasalarının göbeğinden kalkıp buraya yerleşip cafe işleten, ipek böcekçiliği yapan ve el sanatları atölyeleri olan bu çifte hayran olmamak elde değil! Sahibesinin bizzat ilgilendiği Antik Cafe ortamı, müziği ve kokteyllerinin başarısıyla bence bir akşamınızı orada geçirmeyi hak ediyor. Cafenin huzurlu ortamında epey oturduktan sonra çocuklar, kediler ve köpeklerle dolu sokaklardan geçip Can Yücel'in müdavimi olduğu köy kahvesinin ve Sinekli Bakkal'ın önünden geçip otele döndük.

28 Temmuz 2015 Salı

Datça Günlüğü-2: Bük yollarından geçtik, Eski Datça'yı kokladık!


Uzun zaman sonra ilk kez, Datça'da muhteşem yıldız manzaralı bir gökyüzü ile uyuduk, uzun zamandır ilk kez uykumuz sivrisinekler tarafından bölündü ve sabah odaya dolan güneş tatilde olduğumuz için içimizi kaynatarak gerine gerine uyanmamızı sağladı. Villa Aşina'da iyi kalite peynirler, zeytinler, kütür kütür biberler, muz reçelinden, havuç reçeline lezzetli mi lezzetli kahvaltılıklar eşliğinde kahvaltımızı yapıp önceki gün deniz yolundan gittiğimiz yolu bu kez karadan aştık.

Giderken dağ yolunu kullandık. Mesudiye, Hayıtbükü, Ovabükü gibi sapakları geçip Yakaköy ve Yazıköy'den geçtik. Bu iki köy Datça'nın ünlü ekolojik köylerinden, arabanın camından içeri kekik kokuları doldu bol bol. Ardından Palamutbükü'ne saptık. Otel araştırmalarımda favori otellerden birisi de Palamutbükü'ndeki Mavi-Beyaz Hotel'di. Merakından otelin sahil işletmesine girip sabah kahvelerimizi söyledik. Sonra sahilde oturmak isteyince herhangi bir ücret ödemeden şezlonglarda uzandık. 


Sıcaktan bunalınca kendimizi denize attık ama deniz ne deniz! Suyun içinde buram buram iyot kokusu sarhoş ediyor insanı resmen, pırıl pırıl, turkuaz bir renk, metrelerce derin suyun dibindeki en ufak taşı, yosunu, balığı net bir şekilde görmek mümkün. Otelin işletmeciliği de harika! Böyle olunca akşama kadar orada kalıp okuyup, yiyip, içip, denizle oynaştıktan sonra kalkarken Mr.Balmy ile pazarlık yaptım: "Buraya bir daha gelelim!"





Dönüş yolunu bu kez deniz yolundan yaptık. Manzaranın muhteşemliğine inanamazsınız! Deniz-dağ-orman! Okuduğum Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Toprak kitabının da etkisiyle doğayla aşk yaşar bir insan haline geldim zaten! Tam yerinde, tam da kitabını bulmuşum! Kitabı okuyup üstüne bu manzaralarla karşılaşınca bu doğanın, suyun, toprağın meftunu olmamak elde değil!






Dönüş yolunda Eski Datça'ya uğradık. Koruma altındaki taş evler, sıcak bir mahalle ortamı, el becerileri ve sanat eserlerinin satıldığı modern mi modern bir yer burası. Kısa bir tur atıp birkaç fotoğraf çektik burada, daha sonra yeniden gelmek üzere ayrıldık.





Otele dönecekken acıkıp Zekeriya Sofrası'nda ev yemeklerinden tadıp sonra otele hiç geçmemeye karar verdik. Datça limanda dolaştık, keçi sütünden nefis dondurma yapan bir yerde dondurmalarımızı yedik. Limanda turlarken tüm kasabanın elektrikleri kesildi! Jenaratörü olan belki bir-iki mekan dışında tüm sahil ve ardındaki şehir karanlıklara gömüldü. Burayı seven de bundan seviyor zaten! Bu bozulmamışlık, eldeğmemişlik, doğallık... Sahilde telefonlardan gelen ışıklarla yolumuzu bulurken sahilin en sonundaki Mambocino cafeden nefis bir keman sesi duyduk. El yordamı bir yer bulup mum ışığı ve sangrialarımız eşliğinde uzun uzun keman sesine bıraktık kendimizi. Birkaç saat sonunda elektrikler geldi ve bizi de bu rüyadan uyandırdı.


Geceyarısı olmuş ama hala deniz tuzumuzu üzerimizden atamamıştık. Yine yıldızlı gökyüzüne baka baka uykuya daldık...